Köşe Yazıları

Dış Politika ve Etnisite – Sermin Özürküt

Avrupa, Ekim Ayı başında bir ilk’e tanıklık etti. Ilk kez bir özerk bölge halkı, bağımsızlık referandumunda çoğunlukla ’evet’ oyu kullandı. Üç yıl önce İskoçlar, İngiltere Birleşik Krallığın’dan ayrılmaya ’hayır’ demişti. Katalanlar ise, Ekim oylamasında İspanyadan bağımsız olmayı kabul ettiler. Böylece, İspanya merkez parlamentosu ile merkeze bağlı özerk Katalonya meclisi arasında yıllardır süren güç mücadelesi, parlamenter bir çatışmaya dönüştü. Halkoylamasına sunulan bağımsızlık bildirgesi, Katalonya parlamentosu tarafından dört yıl önce karar altına alınmıştı.

Meclisler arasındaki çatışma, anayasa mahkemesi kararları ile sürdürülüyor. Ispanya, ulus devletin bölünmesini önleme mücadelesi verirken Katalonya, yeni bir devlet kurmak istiyor. Konu ulus devlet olunca, doğaldır ki, bir üst ve bir alt iki parlamento arasındaki çatışma, dünya dış politika gündemine de girdi. İlk tepki, Fransa’dan geldi. Fransa’nın Avrupa Birliği Bakanı, Nathalie Loiseau, katalanlar Ispanya’dan bağımsızlığını alsa bile Katalonyayı bir ulus devlet olarak tanımayacaklarını bildirdi.

Fransa’nın bu tepkisi şaşırtıcı değil. Çünkü, Fransa devlet sınırları içinde de katalanlar var. Ispanyanın elli milyonluk nüfusu içinde katalanların sayısı, sekiz milyon. Fransa’nın kuzeyinde ise, yarım milyon katalan yaşıyor. Bu yarım milyonun ne İspanyadaki gibi özerk bölgesi var; ne de etnik azınlık dili statüsü. Buna neden olarak Fransa’nın  kuruluşta ulusçuluğun (milliyetçiliğin) politik yorumunu temel alması gösterilebilir. Yani ulus devletin kuruluş sürecinde Fransa, ortak kültür ve dil ölçütlerinden çok yaşanılan toprak parçasını esas alıyor. Sınırları belli toprak parçası üzerindeki her etnisiteyi, fransız olmak ile eş değerde sayıyor.

Ernest Renan (1823-1892)

Fransa gerçeğini yani çeşitli etnik kökenin ulus devleti kuran franklık ile nasıl kaynaştığını, Fransız siyaset bilimci Ernest Renan, 1882 yılında şöyle açıklıyor :  ”..Bugün hiçbir fransız, burgon ya da breton olduğunu bilmez. Fransa’da etnik fransız olduğunu kanıtlayabilen on aile bile çıkmaz. Çıksa bile, soy ağaçlarını etkileyen gizli veya belirlenmesi güç kesişmeler nedeniyle gösterilen kanıtın tümüyle doğruluğunu saptamak mümkün değildir..”

Ernest Renan’ın tanımladığı etnik kaynaşma, günümüz İspanyasında  karşımıza, etnik ayrışma biçiminde çıkıyor. Katalonya özerk bölgesi bu etnik ayrışmanın göstergesidir. Sayısı onyediyi bulan özerk bölgedeki katalanlığın, basklığın, galiçyalılığın ve merkezi devletteki ispanyolluğun hepsi birer etnisitedir. Ispanyada yaşanan çatışmanın temel sorunu da, Ispanyayı kuran ispanyollara karşı azınlıkta kalan katalanların bu yapıyı etkileme ve yeniden biçimlendirme çabasından oluşmaktadır.

Fransanınki gibi kaynaşma, Ispanyanınki gibi ayrışma biçiminde sürüp giden etnisite sarmalı, her ulus devleti ilgilendiriyor. Çünkü, BM üyesi devletlerin hiçbiri etnik homojen değildir. Başka bir anlatımla, her devlet sınırı içinde az ya da çok ama mutlaka, birden fazla etnik köken bulunmaktadır. Bu gerçeğin bilincinde olan uluslararası toplum, çoğunluktaki ve azınlıktaki etnik kökenlilerin barış içinde yanyana yaşayabilmesi için çözümler üretiyor. Örneğin, Birleşmiş Milletler (BM)’in, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’nın, Avrupa Birliği (AB)’ nin etnik, dinsel ve cinsel azınlıkları koruma amaçlı sözleşmeleri vardır.

Ancak, doğrudan etnisiteyi konu alan ilk sözleşme, Avrupa Konseyi (AK /Council of Europe)’ne aittir. 1949 yılında kurulan konseyin, Avrupa Bölgesel veya Etnik Azınlık Dilleri Sözleşmesi (The European Charter for Regional or Minority Languages), 1998 yılında yürürlüğe giriyor. Sözleşmede, etnik köken ile milliyetçilik (ulusçuluk) hareketi sonucu oluşan ulus devlet yapısı arasında ilişki kuruluyor. Bu bağlamda, etnik azınlık ile dilinin tanımı ve seçimi her ülkenin iç politikasına bırakılıyor. Ayrıca, etnisite, ırk ve kültür ölçütleri ile karıştırılmadan doğrudan dile bağlanıyor. Bu politik yorum ile oluşan sözleşme, 1992’de üye devletlerin imzasına açılıyor. Bazı devletler hiç imzalamıyor. Örneğin Fransa ve Türkiye gibi.  Bazısı da, hem imzalıyor, hem ülke yasal sistemine uyarlıyor; hem de meclisinde onaylıyor. Örneğin İspanya ve İsveç gibi.

İspanya ile İsveç arasındaki fark, İspanyanın konsey sözleşmesini imzalamasından yıllar önce, 1978 anayasası ile azınlık etnisitelerine özerklik tanımış olmasıdır. Özerk bölgeleri olmayan İsveç ise, azınlık dilleri sözleşmesini imzaladıktan üç yıl sonra anlaşma metnini ülke koşullarına uyarlamak amacıyla bir meclis araştırma komisyonu kuruyor. Bundan dört yıl sonra da komisyonun sunduğu teklif, parlamento tarafından onaylanıyor. Bu onay ile İsveç ulusu içinde azınlıkta kalan etnik kökenlilere, dillerini konuşma, yazma ve kamu kurumları ile yargı sisteminde kullanma hakkı veriliyor. Böylece İsveç’in resmi dili isveçcenin yanında beş azınlık diline resmi azınlık dili statüsü tanınmış oluyor. Bu diller, Fince, Tornedalfincesi veya Meänkeli Dili, Laponca veya Samice, Ibranice ve Romancadan oluşuyor.

Böylece İsveç, Ernest Renan’ın 19. yüzyılda dillendirdiği etnik kaynaşma sürecini uygulamaya koymuş oluyor. Ancak, bunu 19. yüzyıl yerine 21. yüzyıl koşullarına uygun olarak yapıyor. Ulus devletin kurulduğu günden bugünlere gelindiğinde hala azınlıkta kaldıklarını iddia eden etnik kökenlilere, İsveç bir uzlaşma sunuyor. Uzlaşmanın temeli, konsey sözleşmesini kendi tarihsel gelişimine ve iç politikasına uyarlamaktan ibaret. Bu uyarlama, 2009 yılına gelindiğinde,  çoğunluk dili isveççe ile beş azınlık dili arasındaki etkileşimi ele alan ’Dil Yasası’ (Språklagen)’ na dönüşüyor. Aynı yıl, kısaca Azınlık Yasası da denilen ”Ulus devlet içindeki azınlıklar ve azınlık dilleri yasası” (Lagen om Nationella Minoriteter och Minoritetsspråk) çıkarılıyor. Azınlık dilleri dışında kalan diğer diller ise, göçmen dilleri sınıfına giriyor ve anadili eğitimi uygulanıyor.

İsveç örneğinin de gösterdiği gibi, çoğunluk-azınlık etnisiteleri ile dilleri arasındaki etkileşim süreci, mutlaka olumsuzluk taşımak zorunda değil. Olumsuzluk bir yana, olumlu bir etkileşim de mümkün. Çünkü İsveç, ister azınlıkta ister çoğunlukta olsun devlet sınırları içindeki tüm etnik kökenlerin barış içinde yaşamasını amaçlıyor. Barışçıl etkileşimin zaman içinde, ekonomik-sosyal ve kültürel yurttaşlık haklarında eşitlik sağlayacağı düşünülüyor.

Ayrıca, barışçıl etkileşim sürecindeki tüm ulus da parlamenter sistemin daha da demokratikleşmesi için katkıda bulunma olanağını elde etmiş oluyor. Böylece, İspanya’nın çatışması ve Fransa’nın gerilimi yerine İsveç, uzlaşmayı tercih ediyor.

Boşuna dememişler, “Akıllıyı arkada tutma, akılsızı kılavuz etme” diye…

 

Sermin Özürküt

İsveç Sol Parti Eski Milletvekili

İsveç Parlamentosu AB Komisyonu Eski Üyesi