Sıdıka Su gideli 11 yıl oldu

Sıdıka Su, 18 Ekim 2006’da bu hayata veda etmişti.

Kendisi ile yapılan bir söyleşide ”… Ruhi Su’yu tanımadan önce Âşık Veysel’i tanıyordum. O zaman Şarkışlalı Âşık Veysel Sivas’a geldiğinde bizim mahallemize gelirdi. Bulunduğumuz ortam itibariyle çocukluğumuz önemli bir kültürel zenginlik içerisinde geçmişti. O dönemde Alevi’ler, Kürt’ler, Ermenilerle iç içe bir çocukluk dönemi yaşamışlık. Onun için kendimi çok şanslı hissediyorum…” diyordu. Bizler de onu tanıdığımız için çok şanslıydık.Ruhi Su ile yolları 1940’lı yılların başlarında Ankara’da kesişmişti. Önce onu 15 günde bir Pazar günleri Ankara Radyosu’nda “Bas bariton Ruhi Su “ anonsuyla başlayan radyo programındaki sesiyle tanımıştı. Ziraat mühendisi olan ağabeyi Necmi Bulut aynı zamanda Ruhi Su’nun da arkadaşıydı ve ailece görüşmeye başladılar.

Sıdıka Su o günleri şöyle anlatıyordu:  .”… O yıllarda halk evlerinde şiir ve türkü matinelerine devam ediyordum. Ben Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne başladığım zamanlarda Ruhi Su’nun da bu fakültede bir korosu vardı. Ben de hemen o koroya korist olarak katıldım. İlk tanışmamız da şöyle oldu; Nezihe Aras, Ruhi Su ve ben bir gün okul çıkışı birlikte Ulus’a kadar yürüdük. Yürüyüş sırasında konuşmaya çalışmama, ona bir şeyler anlatmama rağmen Ruhi benimle hiç konuşmadı ve sürekli dinledi. Ancak gideceğimiz yere gelip ayrılırken bana “kusura bakma bu akşam operaya çıkacağım, havanın soğuk oluşundan dolayı seninle konuşamadım, nasıl olsa sonra görüşürüz” dedi. Böylece o gün ilk kez tanışmış olduk. Ondan sonra Ruhi Su’nun korosuna devam ettim. Ancak bu fazla sürmedi. Çünkü bu koroyu yasakladılar. Sonra bir ara tekrar bir koro kuruldu ve yine yasaklandı. Ancak arkadaşlığımız bu korolarda başlamış oldu. Bu arkadaşlık karşılıklı saygı çerçevesinde bir dostluktan ibaretti. 1949 senesinin sonlarına doğru ağabeyim Ankara’ya tayin oldu ve annemle birlikte Ankara’ya taşındılar. Ben de öğrenci yurdundan ayrılıp ailemle birlikte oturmaya başladım. Yine bu günlerde Ruhi Su hem ağabeyimin hem de benim arkadaşım olarak bize gelip gidiyordu. Annem de türküleri sevdiği için Ruhi’yi beğenerek dinliyordu. 1950 yılında benim rahatsız olduğum bir gün Ruhi bize geldi. O akşam ki sohbette ilk kez birbirimizi karşılıklı olarak tanıma imkânı bulduk. Türkülerden bahsettik, bizim ailece türkülere ne kadar bağlı olduğumuzu öğrendi. Âşık Veysel’den bahsettik, geç saatlere kadar beraber türküler söyledik. Hatta benim bu kadar çok türkü bilmeme şaşırdı. Böyle güzel bir geceden sonra Ruhi ayrıldı ve sabahleyin beni telefonla arayarak buluşmak istediğini söyledi. Zannediyorum aramızdaki ilk duygusal yakınlık o akşam başladı…”

Sıdıka Su, Ruhi Su ile ertesi gün buluşur. “ Böylece Ruhi Su’yla ertesi gün buluştuk. Arkadaşlığımızın artık bir sevgiye dönüştüğünü ve bunu kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bende buna hiç itiraz etmedim ve aramızdaki sevgi bu şekilde başladı. Yani arkadaşlığımız sevgiye dönüştü. Bu zaman zarfında ikimiz de ilerici insanlar olarak o zamanki siyasi mücadele içerisinde aynı paralelde olduğumuzu anladık.

Bu şekilde aramızdaki ilişki gittikçe gelişti, çok yönlü olmaya başladı. Daha önce aynı siyasal yapılanma içerisinde bulunduğumuzu bilmiyorduk. Yani demek istiyorum ki, Ruhi ile birbirimizi çok yönlü olarak anlamamız söz konusuydu. Tabi aramızda çok fırtınalar kopmuş olabilir, çok şeyler olmuş olabilir ama biz bir kere türkülerde anlaşmıştık.

Temel olgu türkülerdi. İkincisi ise, ideolojimiz, yanı siyasi düşünce bakımından birlikteliğimizdi. Bu dönem içerisinde birbirimize tam manasıyla âşık olmamız 1950 senesi baharı diyebiliriz. Ruhi Su ileri görüşlü bir insandı. Her ikimiz de verici insanlarız. Ruhi Su insancıl, sosyalist bir adamdı. Türküyü çok seviyordu. Ben de öyle. Ben hala türkü söylüyorum. Ailelerimiz de çok uyumluydu. Ailem annem, ağabeylerim ilerici insanlardı. Dolayısıyla çok iyi anlaştık. Bundan sonra Ruhi, bize sık sık geliyor, beraber konserlere, tiyatrolara, operaya gidiyorduk. İlk aşamada evlenmeyi düşünmedik.

İkimiz de belli bir siyasi örgütlenmenin içindeyiz ve 51 tevkifatı başlamıştı. İkimiz de TKP (Türkiye Komünist Partisi) üyesiydik. Bunu gizlediğimiz için ilk başlarda birbirimize bile söylememiştik. Sonra, partiye gittiğimizde birbirimizin TKP üyesi olduğunu orada karşılaşınca anladık. O zamanlar, TKP üyesi olmak yasaktı. Biz de bunu kimseye söylemiyor, herkesten saklıyorduk. Bu nedenle, hapse gireceğimizi de biliyorduk. Düşündüğümüz gibi oldu Tutuklanacağımızı biliyorduk. Bu tutuklanma aşamasında evlenelim mi yoksa biraz daha bekleyelim mi tam olarak karar veremedik ve böylece 1951 in sonunda biz tutuklandık, ilk olarak Ankara’da gözaltına alındık. .. 11 Kasım 1952 günü Ankara’da çok sayıda TKP üyesi birbirinden habersiz tutuklandı. Ben de ilk tutuklananlardan biriydim. Aynı akşam polisler, Ruhi’yi de tutuklamak üzere evine geliyorlar ama Ruhi ne yapıp edip polisleri atlatıyor. Benim de tutuklandığımı öğrenince, aynı akşam uçakla İstanbul’a gidiyor. Amacı film şirketinden parasını almak. Neyse, filmi yarıda bırakıyor. Alacağı miktarı film şirketinden aldıktan sonra ertesi gün 12 Kasım’da Ankara’ya geri dönüyor. Operaya gidip masasını topluyor. O sırada tiyatrodan ünlü bir kişi telefonla Ruhi Su’nun operaya geldiğini polise haber veriyor. Operadan çıkıp evine doğru giden Ruhi’nin yolunu motosikletli polisler kesiyorlar ve onu orada tutukluyorlar. Sonra evine polislerle beraber evine gidiyorlar. Almak istediği birkaç parça eşyayı ve benim kendisine hediye ettiğim yün eldivenleri de yanına alarak cezaevine giriyor.

Sansaryan Hanı’nda bulunan 1. Şubeye getirildik. Orada dört buçuk ay gibi bir süre kaldık. Ruhi benden biraz daha fazla kaldı. Çok kötü koşullarda sorgulanırken ve işkence görürken beni düşünerek ve türkü yazarak hayatta kalmayı başardı. Bu nasıl İstanbul zindan içinde, Sansaryan Hanında tabutluklarda, Kayboldu gündüzüm gecem türküsü işkence gördüğü o karanlık dönemde yazılmıştı. Sonra Harbiye Merkez Kumandanlığı Cezaevi’ne geldik. Cezaevine gelince hemen müracaat ettik nişanlı olduğumuzu söyledik ve orada hemen birer yüzük taktık acele. Çünkü belki bizi bir daha görüştürmeyeceklerdi. Böylece haftada bir görüşmemize izin verilecekti. Gerçi bu görüşmeler o zamanki cezaevi müdürlerinin keyfi kararlarına bağlıydı. Ama tutuklanmamızdan mahkûmiyet kararının verilmesine kadar birçok kez görüşme imkânı bulduk ve mahkememiz üç buçuk sene sürdü. Çok kez gizlice mektuplaştık. Sonunda 5 er seneye mahkûm olduk. Mahkûmiyet kararı kesinleşince erkekleri Adana ceza evine götürdüler. Ruhi Adana’ya nakledildi.

Sıdıka Su, Sultanahmet Cezaevi’nde mahpus kadınlarla birlikte, 1954-1958

Toplam on yedi kişi olan hanımlardan Mihri Belli ‘nin eşi Sevim Belli ve ben kaldık. Sevim Belli’ yi Ankara’ya beni de Sultanahmet Cezaevi’ne gönderdiler. Ondan sonraki cezamızı ben Sultanahmet’te, Ruhi ise Adana’da çekti.

 Mahkûmiyet kararımız kesinleşince evlenmeye karar verdik. O zaman benim Dil ve Tarih’ den hocam ve aynı davada yargılandığımız Behice Boran benim, eşi Nevzat bey de Ruhi’nin şahidi olarak Harbiye Cezaevi’nden iki jandarma ve bir astsubayın nezaretinde Nişantaşı’nda Rumeli caddesindeki Hükümet Tabipliği ‘ne gittik. 29 Eylül 1954 Cumartesi günü nikâhlandık. Nikâhtan sonra cezaevine yürüyerek döndük. Bu bizim için çok önemliydi. Çünkü Nişantaşı’ndan Harbiye’ye kadar Ruhi’yle beraber yürüyorduk. Gerçi iki jandarma bir de astsubay vardı yanımızda ama yine de o yolu beraber yürümek bizim için çok önemliydi. Yolda Ruhi askerlerden müsaade alarak dört yoldaki bir kitapçıdan Goya’nın bir albümünü satın aldı ve imzalayarak bana hediye etti. Sonra ikimiz de kendi koğuşlarımıza döndük.

 Bir müddet sonra da Ruhi Adana’ya ben de Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildim. Bundan sonraki görüşmelerimiz ancak mektuplar aracılığıyla sürdü.

Cezaevindeyken sürekli mektuplaştık. Mektup göndermemize de izin yoktu ama biz bunu gizli yollardan aşmayı başardık. Çok büyük bir tesadüf eseri yıllar sonra emekli olduğumda maaşımı Hükümet Tabipliği ‘nde nikâhımızın kıyıldığı o binada ve aynı odada almaya başladım. İlk maaşımı almaya gittiğimde o odada daha önce yaşadıklarımı hatırlayarak duygulandım…”

Sıdıka Su’nun 1923 yılında Sivas’ta başlayan ve sonra Ruhi Su’nun 1985 yılında hayata veda etmesine kadar onunla birlikte geçen günler. Cezaevi günleri. Sürgün günleri. Sonra Ankara’da Etimesgut’ta bir tarlanın ortasında yer alan işçi mahallesinde yaşadıkları evde geçen sevgi-emekle yoğrulmuş günler. İstanbul günleri. Ruhi Su’nun mücadelesine verdiği güçlü destek. Sonra Ruhi Su’nun hastalığına birlikte karşı koymaları… Sıdıka Su’nun 11 yıl önce bugün sona eren yaşam hikâyesi uzun bir hikâye. İyilikleri- güzellikleri de, zorlukları-acıları da içerisinde barındıran ve bir gazete yazısına sığdırılamayacak kadar uzun bir hikâye. Umarım birileri bir gün bu hikâyeyi tüm ayrıntılarıyla kaleme alır ve bu mücadele ile geçen yaşam hikâyesi günümüzün insanlarına da ilham verir.

Sıdıka Su’nun uzun yıllar Beyoğlu’da yaşadığı ev onun ve Ruhi Su’nun anılarıyla dolu.

Yıllar sonra Sıdıka teyzeye evinde yer alan çok sayıdaki renkli Bohemya porselen lambayı sorduğumda cevabı “O günlerimizi aydınlatan oydu, gaz lambasında oturmayı da severdik. Bunu bilen dostlarımız da bize hediye olarak lamba getirirlerdi. Sonra biz de fırsat buldukça satın aldık ve hep lamba biriktirdik” olmuştu. O lambalar bugün de hala Sıdıka Su’nun Beyoğlu’da uzun yıllar yaşadığı evde çalışır vaziyette duruyorlar.

***

Sıdıka Su’yu 1989 yılından sonra Ruhi Su Dostlar Korosu’na girdiğim günlerde tanımıştım. İnançlı, çalışkan, dirençli, zorlukları da olan güzel bir insandı. Birçok genç gibi ben de onun hayatın zorlukları karşısındaki sıkı duruşundan, bilgi birikimlerinden, zengin deneyimlerinden ve diğer bütün güzel insani değerlerinden çok şey öğrendim.

Sıdıka Su, Zincirlikuyu’da Ruhi Su’nun anıt mezarı başında konuşuyor, 1999

Yaşamının son anına kadar Ruhi Su’nun yarım kalan işlerini tamamlamaya çalıştı. Başta Ruhi Su Dostlar Korosu olmak üzere Ruhi Su’dan geriye kalan bütün değerlere hayatının son anına kadar sahip çıktı. Mayıs 1996’da Ilgın Su ve dostlarıyla birlikte Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı’nı kurmuştu. Çok sayıda konserler, sergiler düzenledi. Ruhi Su’nun yayımlanmamış kayıtlarını yeni albümlerle yayımladı. Kitaplar hazırladı. Gazetelere, dergilere söyleşiler verdi. Belgesel filmler yaptı. Radyo ve TV programlarına katıldı…

Sıdıka Su her zaman bizlerin en önündeydi. Onlar bugün de önümüzdeler ve yolumuzu ışıtıyorlar.

Sıdıka Su 18 Ekim 2006 ‘da hayata veda etti. 20 Ekim 2006 Cuma günü Ruhi Su Dostlar Korosu’ ndan öğrencileri, dostları ve sevenleri tarafından, Zincirlikuyu’ dan son yolculuğuna uğurlandı.

Ilgın Su ve Ruhi Su Dostlar Korosu’ndan gençlerle, dostlarıyla birlikte 2011 yılında kurduğumuz Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği aracılığıyla bugün de Ruhi Su’dan ve Sıdıka Su’dan bize kalanları yarına taşımaya gayret ediyoruz.

Sıdıka Su’ yu ve Ruhi Su’yu her zaman sevgiyle ve özlemle anıyoruz. Onların aziz anıları bu toplumun vicdanında sonsuza kadar yaşayacaktır.

Ercüment Gürçay