42 bin adımda çocukluğumun börtü-böcek günlerine yürüdük

Geçtiğimiz Cumartesi günü Sazlıbosna Köyü’nden, köyüme, Altınşehir’e 21 kilometrelik bir yürüyüş yaptık. Kuzey Ormanlar Savunması, Hiking İstanbul ve İki Deniz Arası grubunun birlikte organize ettikleri yürüyüşte Don Kişot Bisiklet Kolektifi gibi diğer bazı gruplardan gelenler ve bireysel katılımcılar da vardı. Kalabalık bir grupla saat 11.00’da başlayan yürüyüş 18.30 civarında Yarımburgaz Mağaraları’nda sona erdi. Yürüyüşe Su Hakkı kampanyasından Akgün İlhan ile birlikte katıldık. İlhan’ı Yeşil Gazete’de yayınlanan yazılarından da tanıyorsunuz.

Sazlıbosna, Viyana’dan İstanbul’a uzanan tarihi “Sultan Yolu”nun İstanbul’dan önceki son durağı ve bu köyü 1856 Kırım Savaşı’nda Kırım Yarımadası’ndan sürgün edilen bazı aileler altı yıl süren bir yolculukla Bosna Hersek üzerinden gelerek 1862’de kurmuşlar.

Sazlıbosna Köyü’nün meydanındaki kahvede 11,00’de buluştuk. Hoş beşten sonra yaklaşık 3 yıl önce “Yürümenin dünyayı duyumsamaya yol açan ritmini kutsayan bir eylem” olarak İki Deniz Arasında rotasını bizlere öneren ve “Karadeniz ile Marmara arasında bir yol açacak en hayırlı proje olarak” bizleri bu yolda yürüyerek yol açmaya davet eden Serkan Taycan kısaca rotadan söz etti.

Daha sonra Hiking İstanbul’dan Nick sözü aldı ve Serkan’ın bıraktığı yerden devam etti. En son KOS’tan Suzan ve Onur Kanal İstanbul’un bölgeye ve kente getireceği olumsuzluklardan söz ederek, buna karşı mücadele etmenin gereğini vurguladılar.

Sonra su ve diğer kumanyalar köyün marketinden tamamlandı ve Kırım Caddesi boyunca, üzerinde leylek yuvalarının olduğu elektrik direklerini takip ederek güney batı yönünde köyden ayrıldık.

Fotograf: İsmi Durmuş

Ayçiçeği tarlaları arasından geçerek antik harabeleri andıran eski taş ocağından kalma büyük taş bloklarını geride bırakıp güneydoğu yönünde Hacımaşlı Köyü’nün tek tük evlerinin bulunduğu çorak sırtı geçip bölgedeki yüksek Kocabayır tepesine çıktık ve orada kısa bir mola verdik.

Yola devam edip aşağıya doğru inerken karşıda göğe doğru uzanan beton blokların yeşile abanan görüntüsü ürkütücüydü. Ormanın içinde uzanan patikayı takip ederek baraj gölünün güneybatısına ulaştık ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde yapılan baraj bendinde kısa bir mola verdik. Balıkçılar oltalarını göle bırakmış ve Sazan, Kızılkanat gibi gölde hala yaşadıkları rivayet edilen balıkların yolunu gözlemekteydiler. Şanslı olanlar birkaç tane balık bulmuşlardı.  Yarım saat kadar mola verdikten sonra doğuya doğru tırmanan patikadan geçip, baraj gölünü sağımızda bırakarak yola devam ettik.

1890 Kiepert haritasında Bathynias deresinin hemen kenarında yer alan, Kırım’dan gelenler tarafından kurulduğu rivayet edilen Şamlar Köyü’nde kısa bir mola verdik. Köyün camisinin de 1839’da inşa edildiği söyleniyor. Hemen aşağıda yer alan Şamlar Bendi ise 19. Yüz yılın başında Azatlı Baruthanesi’ni suyla beslemek amacıyla yapılmış. Köyden çıkıp gölün kıyısından güneye doğru yürüyüp, barajın gövdesini geçerek Sazlıdere’nin yanındaki ovaya indik.

Turing’ in kurucusu Çelik Gülersoy “İstanbul evde Yok” yazısında Altınşehir’ in bir zamanlar sahip olduğu endemik dokusunun İngiltere’ nin toplam endemik dokusuna eşit olduğunu yazmıştı.

Atlas Tarih Dergisi, Küçükçekmece Gölü’ nü çevreleyen meralarının günümüzden bir milyon yıl önce fillere, kaplanlara, sırtlanlara, geyiklere ve daha birçok canlıya yaşam alanı olduğundan bahsediyordu. Bugün bu topraklarda lüks konutlardan meydana gelen bir “beton” uygarlığı yükseliyor!

Sazlıdere Sulak Alanı

40-50 yıl önce bu bölgede 140 çeşit kuş türü yaşıyordu. Uzun bacak, Saz Delicesi, Karabatak ve Dik Kuyruk dünyada sadece bu bölgede bulunuyordu, artık yoklar. Yine sadece bu bölgede yaşayan Beyaz Kesici Dişli Kör Fare, Benekli Kaplumbağa, Barius Kelebeği ve Yalancı Apollon Kelebeği de artık yok.

Leylek ve diğer göçmen kuşlar için önemli bir konaklama alanı olan sazlıklara bu sürüler artık uğramıyorlar. Tek tük gelenler var, ama sadece o kadar. Su yılanları ve su kaplumbağaları da yoklar.

Sazlıdere’ de ve gölde yaşayan Turna Balığı, Kızılkanat ve Sazan balığı artık yok. Kefal sadece Marmara Denizi’ ne yakın bölgede tutulabiliyor, ama o da göldeki metal kirliliğinden payına düşeni almış. İşin uzmanları “…bu gölden çıkan balıkları sakın yemeyin” diyorlar. Balık türlerinin tükenmesinin bir başka nedeni de uzun yıllar dinamitle yapılan avlanmalardır. Dinamiti yüzeyde patlatıyorsun, basınç dipteki balıkları parçalamadan öldürüyor ve cesetler yüzeye çıkıyor. Tek yapacağın iş onları kayığa almak. Bir de gece balıkçılığı vardı. Fenerin ışığına gelen balıkları avlamak da çok kolay oluyordu! Gece atılan ağlar da balıklar için tehlikeliydi. Balıkçılık kooperatifi kurularak bunlar engellenmeye çalışıldı. Ama artık bugün hepsi masal oldu. Dün yürürken hala dereye olta atan insanları gördük. Ama artık avlanacak balık yok veya çok az, o da tadından (!) yenmez!

Sulak alandaki canlılarla beslenen ve mağaranın dış duvarlarındaki kayalıklarda yaşayan Şahin, Atmaca ve Kartal yuvaları da artık boş. Yine bu canlılarla beslenen Sansar’ ların sesini de geceleri artık duyamıyoruz. Gelincikler de aç kaldılar ve insanın olmadığı yerlere göçtüler. Yabani tavşan ve kaplumbağalara da epey zamandan beri rastlayamıyoruz. Doğanın dengesini sağlayan yılanlar da artık yoklar.

Bu olanlar son 40-50 sene içerisinde gerçekleşti. 1962′ de kurulan Nükleer Araştırma Merkezi 1997′ ye kadar atıklarını göle boşalttı. Uzun yıllar Halkalı Çöplüğü’ nde biriken kentin atıkları yer altı sularına karışarak göle ulaştı ve çöplük kalksa da bu sızıntı bugün de devam ediyor. 1980′ de kurulan E6 otobanında araçların atıkları dereye ve göle karıştı, kirletmeye bugün de devam ediyor. Bugün göl havzasında 1 milyondan fazla insan yaşıyor ve alt yapı yetersizlikleri nedeniyle evsel atıkların son durağı da dere ve göl oluyor. Lağımlar büyük oranda kapatıldı ama gölü çevreleyen endüstri tesisleri hala tehdit olarak varlar.

Binlerce yıldan beri gölü besleyen Sazlıdere’ nin üzerinde 1996′ da yapılan Sazlıdere Barajı ile derenin debisi düştü. Daha sonra da dere üzerinde kurulan geçiş noktaları doğal dengeyi bozdu ve tıpkı yeterince kan alamayan organların işlevini yitirmesi gibi dere ve bağlı olarak göl de yavaş yavaş ölüme yaklaştı. 1970′ lerde zaman zaman taşan derede şimdilerde bir akıntı emaresine rastlamak zor. Akıntı olmayınca derenin tabanı da biriken çamurlarla yükseliyor ve dipteki canlı organizmaları besleyen bitkilerin üstü çamurla örtülüyor.

Tüm bunlar zaman içerisinde gölde biriken azot ve fosforun da etkisiyle zararlı mikro organizmalar ürettiler. Bu mikroorganizmaların ürettiği toksinler canlıların yaşamasına izin vermiyor. Sudaki mevcut oksijeni tüketerek çoğalıyorlar. İki yılda bir temmuz aylarında gölün rengi yeşile dönüşür. Bunu deprem habercisi olarak değerlendiren çok oldu, ama bu başka bir felaketin habercisi aslında. Dere ve göl artık ağır metallerle yüklü. Suda canlı yaşamı bitmek üzere. Küçükçekmece tatlı su gölüydü, ama artık bir “Acı Göl”.

1970’ li yıllara kadar sahip olduğu biyoçeşitlilikle binlerce canlı için bir yaşam alanı, can suyu olan ama 1996’da kurulan baraj nedeniyle suyu kesilen, bugün sadece kurbağaların ve tek tük diğer bazı canlıların yaşadığı ölü bir bataklığa dönüşen, üzeri adeta koyu yeşil bir kefenle örtülmüş gibi duran Sazlıdere boyunca ilerleyip kent bostanlarını geçip, ekili sebzeleri ilaçlayan çiftçiyi görmemeye çalışarak hızla yürümeye devam ettik.

Derenin karşı yamacında Kayabaşı’na doğru uzanan kara yolunun hemen solunda yıkık tarihi baruthane binasını görebilirsiniz. Bu bina 1795 yılında inşa edilmiş. 1835’de kapatılan Selanik Baruthanesi’nin teçhizatı buraya getirilmiş. 1877- 78 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar baruthane hizmet vermeye devam etmiş.  1940’dan sonra da birçok Türk filmine plato olarak hizmet vermiş. Yıkık binanın yanında bir zamanlar köyün zengin ailelerinden Resneli ailesine ait köşkün yıkıntısı da duruyor. Asfalt betonu üreten bir tesis ve bugün itfaiyeye hizmet veren Azatlı Baruthanesi ‘ni geride bırakıp, dere boyunu takip edip bir süre daha yürüdük ve derenin üzerinde kurulu derme çatma köprüyü geçip, Yarımburgaz Mağaraları’na yöneldik.

Yarımburgaz Mağaraları’nın tarihi oldukça eski dönemlere kadar gidiyor.  Homo Erectus 400 bin yıl önce bu mağaraları barınak olarak kullanmış; aletler üretmiş, avlanmış, çoğalmış ve evrimini sürdürmüş. Coşkun Aral “İlk Avrupalı” belgeselinde bu mağaraların Afrika- Avrupa yolu üzerinde insanlık tarihi için evrensel değerde ipuçları taşıdığını anlatıyordu.

Mağara 1,8 milyon yıl önce kalkerli kayaların yer altı sularıyla oyulması sonucu oluşmuş. Mağaralardan söz eden ilk isim Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ de jeoloji ve maden öğretmeni olan Macarlı İbrahim Bey. 1869 ve 1870’ de iki makale yazmış. İlk sistematik arkeoloji araştırmalarını Şevket Aziz Kansu yapmış. En son 1986- 88 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nden Mehmet Özdoğan ve Güven Arsebük öğrencileriyle mağarada kazılar yaptılar. Paleolitik çağa ait çok önemli bulgulara rastladılar. Türkiye’ de Paleolitik çağlardan Bizans’ a kadar 400 bin yıllık insanın yerleşim serüvenine ait çok az rastlanacak kadar iyi korunmuş buluntularla en eski yerleşim yeri bu mağaralardır.

Mağaranın duvarlarındaki eski gemi resimleri buranın bir zamanlar deniz ticaretinin deposu olarak kullanıldığını da gösteriyor. Göle giren tekneler Sazlıdere’ yi geçip yüklerini buraya boşaltırlarmış.

Türkiye’ de bilinen en eski yerleşim yeri yakın geçmişte definecilerin, kaçak kazı yapanların, mantar üreticilerinin, filmcilerin, tinercilerin ve Altınşehir yerleşiminin yapılaşma tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

Mağaralar filmciler için 1960′ lardan beri bir film platosu işlevi de görüyor. Hemen bütün tarihi filmler burada kaydedildi. Tarkan filmlerini izleyenler hatırlarlar. Leyla ile Mecnun, Küçük Ağa gibi filmlere de mekân oldu burası. Daha önemsiz yüzlerce macera filmlerini saymıyorum. Kısa bir zaman önce burada Muhteşem Süleyman dizisi için mağaranın içinde ateşler yakıldı, çukurlar açıldı. Pargalı’ nın tedavi edilmesi sahnesini izledim ne yazık ki. Bir kaç sene önce Yor filmi için mağaranın içinde bir su havuzu yapılmış ve sahne gereği bu havuz dinamitle patlatılmıştı. Yani çok hassas el aletleriyle, diş fırçalarıyla arkeologların çalışması gereken alan dinamitlenmişti bir anlamda!

Werner Herzog, belgeseli için Fransa’ daki Lascaux mağarasında çalışabilmek için yıllarca uğraş verdi ve sonunda çok kısıtlı olanaklarla da olsa çekim iznini aldı. Belgeseli izleyenleriniz vardır. Bu mağaranın 30-40 bin yıllık bir tarihi var. Oysaki Yarımburgaz Mağarası için 400 bin yıldan söz ediyoruz. Avrupa kıtasındaki en eski yerleşim yeri bu mağaralar. Türkiye’ de Antalya Karain Mağarası’ ndan sonra sahip olduğumuz en eski yerleşim yeri aynı zamanda. Paleolitik çağlardan Bizans’ a kadar insanlar burayı yerleşim için kullanmışlar. Bizans döneminde de kilise olarak kullanılmış.

Fotoğraf: İsmi Durmuş

Mağaraların önündeki küçük balkonda mola verdik. Hiking İstanbul grubundan Arkeolog Maja Kuzmanoviç mağaranı tarihçesine ve önemine dair çok keyifli bir sunum yaptı.

Yarımburgaz Mağaraları, Küçükçekmece Gölü’nün güney doğu yamaçlarında yer alan Region ve Bathonea antik kalıntılarıyla arkeolojik bir zenginlik ve bir insanlık kültür mirası olan; aynı zamanda bir dönem eşsiz zenginlikteki endemik dokusuyla korunması gereken bu doğal yaşam alanına son darbeyi Kanal İstanbul vuracak. Yolda sondaj çalışması yapan ekiplere rastladık ve artık bu çalışmanın Kanal İstanbul projesi için yapıldığını saklamaya bile gerek görmüyorlar. 190 noktada sondaj çalışması yapılacakmış ve sona gelmişler.

Sazlıdere Sulak Alanı

1970’lerde çoğu zaman arkadaşım Ateş ile (köpeğim diyemiyorum, arkadaşımdı ve karlı bir kış gününde trenin altında kalarak hayatını kaybetmişti)  bir başıma dolaştığım; her bahar gümrah açan sarı renkli-çılgın kokulu katırtırnaklarla, ormanlarla, meralarla, bereketli tarım arazileriyle, topraktan adeta fışkıran tatlı su kaynaklarıyla, Sazlıdere boyunca göğe yükselen sazlıklarıyla, suda balıklarla, havada kuşlarla ve bin bir türlü börtü-böcekle bezeli bu güzelim doğa parçası, bugün beton adalarıyla çevrelenmiş bir çöle dönüşmüş adeta. Son 40-45 yıl içerisinde Sazlıdere Sulak Alanı’nı çevreleyen bölgenin geçirdiği toplumsal ve fiziksel morfolojiye, ekosistemin çöküşüne canım acıyarak şahit oldum.

Yani özetlemem gerekirse: Tarihsel uzam içerisinde 400 bin yıldan bugüne insan yerleşimlerine sahne olan; bir zamanlar kaplanların, fillerin gölü çevreleyen bereketli topraklarda cirit attığı Sazlıdere Sulak Alanı’nın son sakinleri olan bizler de bir süre sonra tıpkı atalarımız Homoerectus’lar gibi buraları terk edip daha batıya doğru gitmek zorunda kalacağız. Acaba zamanında burada kalmaya karar verip, onların peşine takılıp gitmemekle hata mı yaptık diye düşünmüyor da değilim!

Birkaç yıl önce yazdığım bir yazının son sözüyle bitireyim: Burada doğup büyüyen bir Altınşehirli olarak arzum bölgenin Yarımburgaz Mağaraları, Bathonea ve Region antik kentleriyle birlikte değerlendirildiği 1. derecede arkeolojik SİT alanı olarak yeniden ilan edilmesi; Ambarlı’ da kurulan arıtma tesisinin bir an önce çalıştırılmaya başlanması ve göl havzasında büyüyen, yıllardır burada yaşayan yoksul köylüleri de yerinden edecek olan site tarzı modern (!) yapılaşmaya ve Kanal İstanbul projesine son verilmesi.

Neden İstanbul’ un yeni “tarihi yarımadası” burası olmasın?

Neden ekosisteme kendisini yenilemesi için bir fırsat daha verilmesin?

Umarım benim-bizim gibi düşünen vicdan sahibi- etkili-yetkili birileri daha çıkar.

Umarım İstanbullular, tıpkı Kuzey Ormanları Savunması üyeleri gibi, tıpkı İki Deniz Arası yol tasarımcısı dostlarımız gibi, tıpkı Hiking İstanbul aktivistleri gibi burunlarının dibinde kalan ama henüz birçoğunun fark edemediği bu güzelim toprak ve su parçasına sahip çıkarlar.

Fotoğraflar: İsmi Durmuş & Ercüment Gürçay

 

Ercüment Gürçay

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page