[Babil’den Sonra] Rashid Behbudov (1915-1989)

Bugün 16.00’da, Açık Radyo’da, Babil’den Sonra programında yıllardan beri bıkmadan, keyifle dinlediğim bir büyük şarkıcıya, Türkçe’nin (ve daha birçok dilin) en güzel seslerinden birisine, Rashid Behbudov’a yer vereceğim.

Güçlü tenor sesiyle yorumladığı melodik- lirik aşk şarkıları onun sesinden bütün âşıklara büyülü bir dünyanın kapılarını da açıyordu. Belki sizler de ilk gençlik yıllarınızda (ve belki bugün de) onun aşk şarkılarıyla sevdalandınız, ayrılık şarkılarıyla hüzünlendiniz. Sizleri bilemem ama benim o şarkılara dair birikmiş epey bir anım var!

Geçen gün bu yazı için kaynak araştırırken Azerbaycan’da yayımlanan bir yazıya rastladım. Yazıda Behbudov’un aşk şarkılarının ne kadar etkili olduğundan bahsediyordu ve bu şarkılar yazara göre dönemin devlet adamlarını bile etkilemişti ve Behbudov’a bir dokunulmazlık zırhı olmuştu adeta! Güldüm…

Ben onun SSCB ve dönemin önde gelen devlet adamlarına güzellemeler içeren şarkılar söylediğini hiç hatırlamıyorum. Ya da bu nedenle baskıya uğradığına dair her hangi bir kaynaktan her hangi bir yazı da okumadım. Her zaman Sovyet sistemi içerisinde el üstünde tutuldu. Sisteme güzellemeler söylemedi ama karşı da değildi. Sosyalist sistemin sanata verdiği desteği sonuna kadar kullandı. Bu sistem içerisinde yöneticilik de yaptı ve çağdaş bir sanatın SSCB’de kök salmasına katkıda bulundu.

Bugün de dünün Sovyet kentleri her şeye rağmen o dönemin sanatının izlerini taşıyor. Devasa opera binaları hala dolup taşıyor. En yoksul ailenin evinde bile bugün hala bir piyanoya, dolu bir kitaplığa veya bir plak koleksiyonuna rastlamak mümkün. Metrolarda hala kitap okuyan insanlara rastlayabiliyorsunuz. Evet, sanat birçok toplumsal meseleyi çözmekte tek başına yeterli olamadı ama sanatın derin izlerini hala yaşamın içerisinde, insanların öz güvenlerinde görmek bugün de mümkün.

Hatırlıyorum, 1990’lı yıllarda Kumkapı’ya her Perşembe günü Rus pazarı kurulurdu. Pazarda tezgâh açan insanlarla tanıştım. Yoksullukları giysilerinden belliydi ama öz güvenleri yüzlerinden okunabiliyordu. Bazıları birkaç dil biliyorlardı. Müşteri beklerken Tolstoy okuyan kadınlar hatırlıyorum. Sarkis usta Ermeni göçmenlerle beni tanıştırıyordu. Bir tanesi heykeltıraşmış. Sonra hayat hikâyesi onu Kumkapı’ya sürmüş, getirmiş. Kumkapı’nın rutubet kokan küçük odalarında yaşamaya çalışıyorlardı. Birkaç kez ustayla bazı evlere konuk olmuştuk. Masanın üzerinde biz geldiğimizde açık bir vaziyette hemen ters yüz edilmiş, okunduğu belli kitaplar duruyordu. Yerde duran kapaklı eski pikabın yanında 3-5 tane de olsa plak görmek mümkündü. Bazen camlarının önünden geçerken dinledikleri müzikleri de duyuyorduk. Beethoven ve benzeri klasik müzik insanlarını dinliyorlardı, biliyorlardı. Yüzlerinde bir hüzün vardı. Nasıl olup da buralara düştüklerine henüz bir anlam veremiyorlardı ama ustayla konuşurken sesleri- sohbetleri öz güvenin ve bilginin ışıltısıyla ansızın parlayıveriyordu.  Hele birer bardak da votka fondip yapılmışsa hüzün yerini buruk bir keyfe bırakıyordu. Dilleri bizim dile benzemese de, ne dediklerini tam olarak anlayamasam da o keyifli, insan sıcaklığını bana duyumsatan Kumkapı’nın soğuk-uzun gecelerini hiç unutamıyorum. Komünist Sarkis’i de. Onu da 5 Ağustos 2009’da Kumkapı’dan yüzlerce yoldaşının omuzlarında Yedikule’ye, son yolculuğuna doğru uğurlamıştık. 8 yıl olmuş gideli…

Sovyet sistemini bugünden geriye doğru bakarak eleştirmek elbette mümkün. Ben de o sistemin etkisi altında bir gençlik dönemi yaşadım. Ama bugün sürdürülebilir bir yaşamın-başka bir dünyanın nasıl olabileceğine farklı düşünce sistematikleri üzerinden kafa yoruyorum. Hangi sosyal – sınıfsal- siyasi- etnik-dinsel… kesimden olursak olalım, gezegenimizin bugün yeni bir yok oluşa doğru sürüklenmesinde hepimizin çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Bütün canlılar için sürdürülebilir, adil, barışçı ve eşit bir yaşamın nasıl olabileceğine bu kez Yeşil Düşünce üzerinden giderek kafa yoruyorum ve sanatın (özellikle müziğin) bugün de yaşanan her türlü sosyal ve tinsel kaosun biricik panzehiri olabileceğini düşünüyorum.

Aşk şarkılarının da söylenebildiği bir dünyanın; adil, eşit ve sürdürülebilir bir yaşamın, zaman zaman umutsuzluğa düşsem de, her şeye rağmen bugün de hala mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunu ısrarla söyleyen şarkıların bugün de evde, sokakta, radyoda peşine düşüyorum, izini sürüyorum.

Rashid Behbudov, 1915’de Gürcistan’da, Tiflis’de dünyaya geldi. Annesi Turkuaz Hanım, Vekilovlar soyundan geliyordu. Babası Macit de şarkıcıydı ve onun da etkisiyle çok küçük yaşlarda müzikle ilgilenmeye başladı. Resmi bir müzik eğitimi almadı.

Henüz 18 yaşında, 1933’de Demiryolu Eğitim Okulu’na katıldı ve okul korosunda yer aldı. Okul orkestrasında solist olduğu günlerde güçlü- güzel tenor sesiyle tanınmaya başladı. Askerlik hizmetini yaptığı yıllarda da birliğinin solistiydi.

Sonraları klasik müzik eserlerini ve lirik halk şarkılarını seslendirecek olan Reşid Behbudov askerden sonra ilk olarak Tiflis pop gruplarında solistlik yaptı. Kısa sürede müzik otoritelerinin dikkatini çekti ve Ermenistan Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu’nda klasik operaların koro sahnelerinde solo şarkılar seslendirdi.

1939’da aynı tiyatro grubuyla Moskova-Ermenistan Sanat Günleri’nde yer aldı. 1942’de topluluğuyla birlikte Kırım Cephesi’ne gönderildi.

Onu asıl üne kavuşturan 1943’de Bakü stüdyolarında, Üzeyir Hacıbeyov’un 1913 tarihli müzikli komedisi “Arşın Mal Alan” operasından esinlerek çekilen sinema filminde üstlendiği başrol oldu.

1945’de Bakü’ye yerleşti.

Film 1945 yılında gösterime girdi ve Reşid Behbudov filmdeki zengin tüccar Asgar rolüyle tüm SSCB halklarının artık çok yakından bildiği bir sanatçı oldu. Bu filmdeki rolü 1946 yılında ona Stalin Ödülü’nü kazandırdı. Bugün bu filmi Bakü’deki Hacıbeyov Müzesi’nde izlemek mümkünmüş.

1957 yılına kadar birçok önemli müzik gruplarının solistliğin yapan Reşid Behbudov 1957-1959 yıllarında Azerbaycan Devlet Konser Birliği’nin organizatörü ve başkanı oldu.

1959 yılında Reşit Behbudov’a SSCB Halk Sanatçısı unvanı verildi.

1966 yılında müzik ve pop sanatının caz, bale, pantomim gibi çeşitli tarzlarını bir arada kullanarak birleştiren ve bugün hala kendi adını taşıyan Azerbaycan Devlet Şarkı Tiyatrosunu kurdu ve ömrünün sonuna kadar onun solisti ve sanat yönetmeni oldu.

Reşid Behbudov, Sovyetler Birliği’nde sahneye çıkıp, güçlü sesiyle mikrofonsuz şarkı söylemesiyle bilinirdi. Bir de hangi dilden olursa olsun bir şarkıyı bir kez duysa hemen söyleyebilirdi diyorlar. Ama şarkıyı sahneye taşıması için uzun uzun provalar yaptığını da özellikle belirtiyorlar.

Reşid Behbudov Azerbaycan Türkçesi, Bengalce, Farsça, Hintçe, Bengalce, Ermenice, Rusça, Anadolu Türkçesi ve Urduca gibi birçok dilde şarkılar söyledi.

Tüm Sovyet cumhuriyetleri ile birlikte İngiltere, Arjantin, Bulgaristan, Arnavutluk, Belçika, Şili, Çin, Etiyopya, Finlandiya, Hindistan, İran, Irak, İtalya, Mısır, Türkiye gibi birçok ülkede sahne alan Reşit Behbudov, Azerbaycan halk türkülerinin ve Azerbaycan bestecilerinin vokal eserlerinin yabancı ülkelerde tanınmasında büyük rol oynadı.

Behbudov’un Hindistan’a ziyaret notlarının yer aldığı “Uzak Hindistan’da” adlı bir de kitabı var. Bugün Açık Radyo’da sanatçının Hintçe seslendirdiği bir şarkıya da yer vereceğim.

Behbudov Türkiye’ye de geldi. Türkiye’de ilk konserlerini 1961 yılında kemancı Azad Aliyev ile Ankara ve İstanbul’da gerçekleştiren Reşid Behbudov birçok dilde şarkılar söylediği gibi Anadolu Türkçesi ile şarkılar da seslendirdi. Türk Sanat Müziğinden ve hatta kantolardan seslendirdiği şarkılar da var. Bugün Açık Radyo’da o şarkılardan da örnekler dinleteceğim.

Behbudov, 1980 yılında Sosyalist Emeğin Kahramanı adıyla onurlandırıldı.

Reşit Behbudov,  1989 yılı Haziran ayında, 74 yaşında Moskova’da hayata veda etti. Uzun yıllar onunla birlikte çalışan müzik adamı, besteci Tevfik Guliyev onu anlattığı bir yazısında, onun sesinin ölümünden hemen önceki günlerde dahi tıpkı 45 yaşındaki sesi gibi olduğunu belirtiyor.

Ne mutlu ki Rashid Behbudov gibi bir ses bu dünyadan geçti ve ne mutlu ki televizyon programında sunucunun dediği gibi “O bu dünya durdukça yaşayacak.” Onun sesi kulaklarımızda sonsuza kadara aşkın, barışın ve adaletin sesi olarak yankılanacak.

 

Ercüment Gürçay

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page