Alternatif Kharkiv gezi rehberi – Beste Bal

Bir süredir bana bunca fena gelen gündemin içinde soluk almanın ötesinde, devam edebilme motivasyonu bulabilmek için bana iyi gelecek şeyleri arayıp bulmaya çalışıyorum. Bana en iyi gelen şey, yeryüzünü, o dev coğrafyayı olabildiğince kucaklamak, bunu keşfettim. Bir kere farkına varınca da iyileşmek için harekete geçmemek olmazdı. Hal böyleyken ve haftasonu dışında izin günüm yokken Cuma işten çıkıp Pazartesi işe gelecek şekilde, makul ulaşım ve konaklama fiyatlarını yakaladığım an yola koyulmaya başladım. Özellikle vizesiz rotalardan gözlerimi alamazken Ukrayna’nın Kharkiv şehrine doğru yola koyuldum. Kharkiv’e dair birkaç küçük araştırmanın dışında zerre kadar bilgim ya da özel bir ilgim olmadığını da belirteyim bu arada. Benim için gördüğüm, dokunduğum her şey yanıma kâr. Yola böyle çıkınca karşılaşılan her şey aman ne tatlı oluyor, anlatamam!

Gorki Park

Tek başıma gittiğimde yatakhaneli hostellerde kalmayı tercih ediyorum, böyle olunca gerçekten kendimi yenileme ihtiyacımın dışında odada gereksiz zaman geçirmeme konusunda bir motivasyon edinmiş oluyorum ve pek tabi ki konaklama epey ucuza mal oluyor. Ukrayna grivnasının Türk lirasının sekizde biri olması elbette benim için şahaneydi. Para birimine dair bilgi edindikten sonra müze girişlerini araştırayım dedim gitmeden, epey yanlış bilgi edindim, onlara pek aldanmamak gerekiyor ama zaten 3-4 tl en fazla müze girişleri de, aklınızda olsun.

Ukrayna malum, Türk erkeklerinin seks turizmi için akın ettiği bir coğrafya. Havaalanında bekleyiş sürecinde yolcu profiliyle yüz yüze geldiğim anlar çok sevimli değildi ama dahası da varmış. İki saatlik uçuşun ardından ben gece 2 gibi orada olabildim, o saatte toplu taşıma yok ve taksi kullanmayan bir insan olarak en stresli anlarımı yaşamak üzere taksiye bindim. Taksici hangi ülkeden geldiğimi öğrendiği anda muhabbeti direkt Türk erkeklerine, onların kafileler halinde geldiklerine, turizm şekillerine vesaire getirdi tabi. Bu şahane nam sayesinde gece gece müthiş bir muhabbetin de ortasında bulmuş oldum kendimi. Taksici de Dubai’ye gitmeyi tercih etmiş mesela yurtdışı deneyimi olarak ki bu bana her anlamda epey ilginç geldi. Ve evet, tek kazığımı da taksiciden yedim, normalde alması gerekenin üç katını aldı, bir de bana ‘havaalanındaki döviz bürosu kapandı, ben şehirde bir yer biliyorum orası hep açık’ diyerek çok acayip bir yere götürüp bir posta da orada kayba uğramama neden oldu ama bir an önce kendisinden kurtulmak istediğim için sürekli kaybım olan parayı sekize bölerek kendimi rahatlatmaya çalışıp acayip deneyimlerime devam ettim.

Hostelim bir binanın ikinci katındaydı; yüksek tavanlı epey tarihi bir binayı azıcık yenileyip kullanıma açmışlar. Şehrin genelinde bu hava hakimdi aslında, yıkmak yok, yenilerken çığırından çıkarmak yok; güçlendirip aynı binayı farklı bir amaçla kullanmak var. Binalar aslında İstanbul’un da eski planlı mahallelerinde görülen avlulu planla birbirine bir anlamda bağlıydı. Caddeleri epey geniş, metro sistemi neredeyse İstanbul’un metro sistemine denk ama siz yürüyerek şehir merkezini rahatlıkla kat edebiliyorsunuz. İngilizce kullanımı aslında yaygındı, çoğunlukla konuşamasalar bile anlıyorlar ki bu epey iyi bir şey. Ben offline haritalar kullanıyorum yolumu bulma konusunda, çünkü şehirleri yürüyerek tanıyorum. Bana ısrarla metro ile tarif ettiler hep gideceğim yerleri, hava çok sıcak olmasına rağmen kendi tanıma şeklimde ısrar ettim.

Şehrin benim kaldığım yakası

Benim kaldığım bölge sosyalleşmeye pek uygun değilmiş, kahve içebileceğim tek bir yer bulamayınca idrak ettim. Elinde kahveyle karşıdan gelen kadını durdurup kahveyi nereden aldığını sorduğumda aldığım yanıt ‘epey uzaktan’ olunca da onların mesafe algısıyla benimkinin bir olmadığı konusunda telkinlerime devam edip haritama gözümü çevirdim.

İstanbul’da cehennem sıcakları yaşanırken gittim, orası da farksızdı; ya da nem yoktu diyeyim çünkü bu önemli bir fark, değil mi. ‘Mutlaka gidin görün’ yerlerinden bir kiliseye vardım, kapısı açıkla kapalı arasında bir yerdeydi ve ben yanından geçmeyi tercih ettim. Ne bileyim, benim turistliğim dayanılmaz bir hafiflik barındırmıyor, saygıyı önemsiyorum, bulduğum her deliğe ‘dur bakayım burada ne varmış’ diye girmek pek benlik değil.

Lviv Hanmade Chocolate

Neyse, yanından geçip gitmeye kalktığım anda şahane bir kafeyle karşılaştım: Lviv Hanmade Chocolate. Elbette eski, yüksek tavanlı ve tek katlı bir bina; masaların üstünde dantel örtüler, çeşit çeşit çikolatalar, mis gibi kahveler, kokteyller derken ben baya en mutlu anlarımı yaşadım orada. Ertesi gün de gittim tabi ki, yalnızca turistlerin değil aynı zamanda yerlisinin de uğrak noktalarından biri olduğunu o zaman anladım. Ellili yaşlarındaki kadınlar Pazar keyfi için buluşuyor, aileler gün ortası kahvesine geliyor, telaşsızca zaman geçiriyor ve bu ritim bana epey iyi geliyor. Başka bir şehre gittiğimde büyüklüğü fark etmiyor, direkt ritmim yavaşlıyor ve bu, tüm gidişlerimdeki en sevdiğim şey.

Çikolatacıdan sonra Doğa Tarihi Müzesi’ne gittim. Haftasonu normalde açık müzeleri ama genel bir tadilat nedeniyle kapalıymış. Yazarlar Evi’nden bahseden az sayıda insan görmüştüm gezi yazılarında, o binaya doğru yol aldım ama tabi ki bana onunla ilgili bilgi verebilecek birileri olmadığından binanın etrafında tur atmakla yetindim. Hala ikamete açık bir yer olduğu için insanların evinin etrafında dolanmamın da bir sınırı olmalı diye düşündüm. Binaların yanında birtakım notlar bulunuyor ama kiril alfabesi anlama imkanını daha da düşürüyor. Üzerine tezler yazılmış bir yer, ben biraz araştırmayı aklıma koydum.

Yazarlar Evi

Gorki Parkı, en popüler parkı şehrin. Epey güzel de bir kurgusu var, luınaparkı tüm parka dağıtmışlar gibi düşünün. Ayrıca parklar, bisiklet yolları, göletler, çardaklar, karaoke, ağaç evler.. pek çok şeyi tek bir parkta buluşturmuşlar; pek güzel olmuş. Şehir nüfusu epey az olduğundan en kalabalık yer bile İstanbul’da yaşayan biri için müthiş sakin. Parka girdiğimde sağ tarafımdaki sahnede, 75-80 yaşlarında bir kadının kırmızı eteği, bembeyaz saçları, şahane gülüşüyle dans edişi karşıladı beni. Parka vurulmam da böyle oldu sanırım, neredeyse üç saat kaldım oralarda.

Gorki Parkı

Haritada bu parkın komşusu gibi görünen Sharzin Yar parkına geçmek için en yakın noktaya doğru yürüdüm ve gördüm ki en yakın yol bol çamurlu, pek de o parka çıkıyormuş ya da insanlar buralara uğruyormuş gibi görünmeyen bir alan. Haritama güvenmeye devam ederek (!) yürüdüm ve bir noktada durdum; aniden bu yol bitiyor ve bikinili mayolu insanlar başlıyordu. Bir havuza çıktım dedim ki haritam(!) orada havuz olmadığını söylüyordu, devam ettim.

Shanzin Yar

Ve evet, ortada havuz falan yoktu, insanlar şekilli duş başlıklarının altına girip ıslanıp sonra çimlerde güneşleniyorlar. Bir de epey dar, uzun ve sığ suyu olan bir kanala çocuklar girip birbirini ıslatıyordu. Şehrin aslında ‘aktığı’ yeri de böylece bulmuş oldum. Kostümüm orada takılmaya çok elverişli olmasa da kendimi epey keyifli hissettiğimden biraz da orada kaldım. Ben giderken insanlar akşamı piknik yapmak, sahildeymiş  gibi geçirmek üzere oraya doğru geliyordu. Türk erkekleri keşfetmemiş gibiydi, ya da çok iyi kamufle olmuşlardı!

Şehirde sokak hayvanı var demek çok iddialı olur, iki tane kedi gördüm sadece, onlar da birbirinden haberdar mı ondan bile emin değilim. Bol bol kuş var, güvercin ve karga; garip bir şekilde onlar da uçmaktan çok yürüyerek hareket ediyorlar.

Kharkiv Sanat Müzesi, gitmişken illa ki görülesi bir yer. Öncesinde araştırma yapmanızı tavsiye ediyorum, İngilizce hiçbir şey bulamayacaksınız. Çoğunlukla kiril alfabesinde yazıldığı için notlar da, sonra araştırayım diye not etmeniz de çok zor. Çoğu orijinal, şahane tablolar var. Ben gidip gelip bir peyzaj resmine tutuldum, baktıkça kayboldum, Mikhail Andreevich Berkos eseriymiş.

Kharkiv Sanat Müzesi

Müzede fotoğraf çekmek yasak, çekmek için para ödemek gerekiyor imiş. Görevli kadın – tabi ki İngilizce bilmiyordu ama şahane anlaşıyorduk- ‘sen çek, ben görmezden geleceğim’ dedi, ben de bir tane çok merak ettiğim tabloyu çektim, sonra baktım kadın kolumdan tuttu ‘bu çok değerli, bunu da çek’ diye gezdiriyor beni, bu arada her yerde de kamera var, dedim eyvah, yeni bir skandalla karşılaşacağım galiba, çıkışta bana hadi bu fotoğrafların parasını öde mi diyecekler – teşekkürler taksici, güvenimi de aldın götürdün- demediler, her salonda görevli bir kadın vardı, ve evet tüm görevliler kadındı, hepsi de inanılmaz yardımcı oldu, müze faslı epey güzeldi. Müze diyorum ama epey harap halde bir binaydı, onun da bir kısmı tadilattaydı. Dilerim o koleksiyonu şehirde tutmaya devam ederler.

Yeme içme ve gece hayatı faslına girmiyorum. Öyle farklı ki zevkler, damak tatları; hem benimki klasik geziye bir alternatif tadındaydı, şehirde o kadar çok Türk vardı ki onlarla gündüz karşılaşmak kafiydi.

Havaalanına giderken bu defa minibüs kullandım ve hesap ediyorum da, havaalanından 42 liraya gelip, havaalanına 0,90 liraya dönmüşüm. E tabi şehir küçük, havaalanına bir gittim karşımda benim taksici. Uzun uzun sohbet ettik, aradan da bir gün geçmiş, belli ki o da unutmamış, baya bir şaşırdı. Bir süre ben de konuşayım mı konuşmayayım mı emin olamadım ama sonra dedim sakince çık bu ülkeden, hiç gerek yok.

Havaalanında 21.00’deydi son uçuş, benimki gece uçuşu olduğundan uzuuunca bir süre baya karanlıkta bekledim, havaalanının ışıklarını da kapattılar çünkü. Ama dolunay vardı, gayet güzeldi. Bir uyarı bulunmakta fayda var, dönüşte bir kadın önce bir süre benimle sohbet etti – Türkiye’ye çalışmakta olan annesinin yanına yine çalışmaya gelen bir Kazak- ve ardından el bagajı çok fazla olduğu için birini alıp ona yardım eder miyim, diye sordu. Kişisel bir garezden kaynaklanmadığını, içinde ne olduğunu bilmeden hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğimi söyledim direkt kendisine ve uçağa binmemize birkaç saat kala yapılan anonstan da anladığım üzere bu epey ‘sorun’ yaratan bir konuymuş, ‘size ait olmayan bagajları iyilik olsun diye sahiplenmeyin’ anonsunu ilk defa duydum. İlginize, bilginize.

Sokaklar

Uçakta da Türk erkek kafilelerine yakalandım, yanımda oturanla sohbet etmiş bulundum. Bir kadının Ukrayna’ya sadece gezmek için gelmesine epey şaşırdı, ‘sadece Türk erkekleri mi gelecek’, dediğimde neyi kastettiğimi anlayıp afalladı ve kendisinin de ‘bunun için’ bu kadar uzağa(!) gelinmesini anlamadığını söyledi.

Konuşmanın bir yerinde aynen şöyle dedi: “Burada gençler de bir acayip, aileler hiç sahip çıkmıyorlar öyle Türkiye’deki gibi. 15-16 yaşında kızlar erkek arkadaşlarıyla eve çıkıyorlar, bazıları çalışmaya başlıyor, bir garip toplum.” İnanılmaz ama gerçek, bana bunu söyleyene kayıtsız kalamayıp “Bizde aileler sahip çıkıyor, 14-15 yaşındaki kız çocuklarına bakıyorsunuz büyük oranda ensest mağduru, tecavüzcüsüyle evlendirilen, tecavüz edilip öldürülen, erken yaşta hukuksuzca evlendirilen, evden dışarıya adım attırılmayan. Neticede Türkiye İstanbul’dan ibaret değil, bu dediklerim İstanbul’un dışında oluyor da demek değil. O yüzden ben en azından kendi iradeleriyle eve çıkmalarını, çalışmalarını falan çok daha doğru ve hayatın içinden buluyorum” demiş bulundum.

Hak vermek zorunda hissetti ama yetinmedi, üstüne “Eee diskoya gittin mi?” dedi. Cidden, nereye döndüğümü kafa vura vura hatırlatmış oldu. Ben içimden geçeni söyleyebilmiş olmanın biraz hafifliği ve şehrin şahaneliğiyle döndüm.

Yolunuzu kimsenin kapamasına izin vermeyin.

Yolumuz açık olsun!

 

Beste Bal

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page