Ben de mi? Ne yazık ki evet… – Sinan Şanlıer

Bundan yaklaşık iki ay kadar önce, SİROMA’nın Edirne’de işverenlerle buluşma toplantısı yapılmıştı. Romanların Yoğun Olarak Yaşadığı Yerlerde Sosyal İçermenin Desteklenmesi Operasyonu şeklinde açılımı olan SİROMA, Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilmektedir. Bütçesi de 10 Milyon Avro’dan daha fazladır. 2015 yılının sonunda başladı, 2017 yılının sonunda da bitecektir. Temel olarak bu programın faydalanıcıları  Aile ve Sosyal Politiklar Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve bu bakanlıklara bağlı birçok kurum/kuruluştur.

Başladığından pek kimsenin haberi olmadı, bitişi de öyle olacak gibi görünüyor. Bu çalışmanın birçok alanda uzantıları olduğu gibi işverenleri muhatap alan toplantılar da bunlardan birisidir. Edine’deki buluşma da bunlardan birisiydi. Bir gün süren toplantıya Roman STK temsilcileri, eğitimciler, işverenler ve konuyla ilgili bölgesel müdürlüklerin temsilcilerinden oluşan yaklaşık 50-60 kişi katılmıştı.

Bir kolaylaştırıcının yardımıyla projenin tanıtımından sonra asıl konunun tartışılmasına sıra gelmişti: Roman vatandaşların istihdam sorununun çözümü noktasında işverenler ne düşünüyordu? Hemen belirtmekte yarar var, toplantı sadece Edirne bölgesi ile ilgiliydi. Sıra tartışmalara, sorulara gelince lafı eğip bükmeden soruyu adresine gönderdim. Bir iş başvurusunda yeteneklerinin eşit olması halinde işveren, bir Roman ile roman olmayan arasında tercihini hangisinden yana kullanırdı?.. İlk yanıtlayan on dakika konuştu, ikincisi beş dakika konuştu, üçüncüsü fark etmez dedi, dördüncüsü bin dereden su getirdi, on beşinci kovaların dibi delik dedi ama sonuncu da dâhil olmak üzere hiçbiri “Tercihimi Roman’dan yana kullanırım” diyemedi, demedi…

Bu soru aslında gerçek bir turnusol kâğıdı gibidir. Konuyla ilgilenenlerin, daha çok konunun toplumsal yanıyla ilgilenenlerin de kendilerine yöneltmeleri gereken bir sorudur. O günden beridir düşünüp dururum, acaba benim yanıtım ne olurdu eğer birisi bu soruyu bana sorsaydı?..

Durum hiç de parlak değil. Hocasını ya da kendisini sevmediğiniz bir dersin sınavına çalışmak gibi bir şey bu. Sandalye gıcırdar, masanın bir ayağı aksar, kalem kaybolur, kâğıdın rengi bozuktur, üstüne üstlük ışık da yetersiz gelmeye başlar, aynı paragrafa on kere baştan başlanır… En nihayetinde “sabah hasta olsam da sınava gitmesem” diye düşünür insan.

Bir çırpıda “evet” deme cesaretini gösteremiyor insan, “ne yazık ki ben de”.  İşin garip tarafı da bu reddediş bir yaşanmışlığın ya da basit bir tecrübenin neticesi değil ve ne gariptir ki tecrübesi olanlarda güven duygusu daha fazla. Bu yargı, yüzyılların biriktirdiği bir tortu, toplumun çok ama çok büyük bir kesiminde içselleşmiş, üzerinde, neredeyse toplumsal mutabakata varılmış kültürel bir uzantı gibi hayatımızın bir parçasıdır. Üstüne üstlük, hayatlarında bir tek kere bile bir Roman ile karşılaşmamış ya da konuşmamış insanlarda bile…

Entelektüel birikimi, tecrübesi, yeteneği ne olursa olsun ancak “şanslı bir Roman” tesadüf üzere “iyi bir Gaco”ya rastlarsa işler iyi gider… Onun ötesinde bu ayrımcılık ya da ön yargı konusu, otuz yıldır alanla ilgilenen insanlar için bile üzerinde ahkâm kesilen bir konudan öte bir şey olmuyor… Kişinin kendisini ayrımcılıkla sınaması zor, hem de ne zor…

İş yok, rahat yok, huzur yok, ev yok” bir şarkı sözü olsa bile gerçektir. Günümüz Marsilya’sında bir Roman yerleşkesi…

 

Sinan Şanlıer

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page