Göğü Delen Adam: Papalagi

Papalagi,  Samoa dilinde  “göğü delen adam” demekmiş. Samoa’ya ilk misyonerler bir yelkenliyle geldiğinde, yerliler bu yelkenliyi uzaktan bir delik olarak görüp beyaz adamın da bu delikten çıktığını düşündükleri için “ beyaz adama”  “göğü delen adam” yani “Papalagi“ demişler. “Göğü delen adam aynı zamanda ” Samoa Adasında bir köyün şefi olan Tuiavii’nin 1920’li yıllarda gittiği Avrupa gezisinden döndüğünde, kendi halkına ”uyarı için” anlattıklarından oluşan kitabın adı, çünkü Papalagi’nin tuhaf dünyasını anlatıyor. Kitap Erich Scheurmann tarafından kaleme alınmış.

Yeşil Gazetede eşyaların hikayesini yazmama kadar varan malı mülkü sorgulama sürecim yıllar bu kitabı okumamla başladı diyebilirim. Yıllar önce Sosyal Antropoloji dersi alırken karşılaşmıştım Göğü Delen Adam’la. Hoca ödev olarak herkese bir kitap incelemesi verirken benim şansıma da ne hikmetse o çıkmıştı. Sıkıcı olacağını düşündüğüm kitabı okudukça önümde beyaz yelkenden bir delik açıldı.  Hayatı her şekilde yaşama şansımız varken olabildiğince saçma kuralları olan, renksiz, katı ve tuhaf bir düzende yaşadığımızı düşünürdüm hep. İşte kitapta Tuiavii’nin anlattıkları bu düşüncelerimi onaylamakla kalmıyor üstüne üstlük  gerekliliğine inandığım, yapmayı marifet saydığım şeyleri bile sorgulamama yol açıyordu. Günlük hayatımda bana normal gelen bir çok alışkanlığımı, palmiye ağaçlarından,  kanolardan, kumlardan örnekler vererek çocuksu bir dille eleştirirken gerçekten de bir saçmalığın içinde yaşadığımı yüzümüze vuruyordu.

O günden bu güne iş, kariyer, kurallar, ciddiyet gibi konulara ne zaman takacak olsam aklıma kitapta yazanları getiriyorum ve yapabildiğimce gerçekliğe dönüyorum, çünkü yaşamın gerçekliğinde kravatın yeri yok. Yapabildiğimce diyorum çünkü etrafım bu kurgu dünyasıyla o kadar sarıp sarmalanmış ki, bir süre sonra ona yine kaptırıyorum kendimi. Belki etrafımdaki insanlar da bu kitabı okusa, kendi hayatına yabancılaşarak baksa daha da çoğalır gerçekliğe daha da yaklaşırız diye umut ediyorum. O yüzden olabildiğince çok insanla paylaşıp, hediye edip, anlatıp hayran kitlesini arttırmak gibi de kendimce  bir misyon üstlendim.

Geçen hafta bilgisayarımı temizleyip düzenlerken lisans zamanlarında yaptığım o ödevi bulup tekrar okudum ve dedim ki fırsat bu fırsat Yeşil Gazete’de paylaşayım bu notları. Kitabı okuma isteği uyandırması dileğiyle paylaşıyorum.

Zaman:

Papaplagi  her yeni günü bölüp parçalayarak her birine ayrı bir ad verir: Saniye, dakika, saat. Bir saate varmak için altmış tane dakika, bir sürü de saniye gerekir. Hiç zamanı olmadığını iddia eden Papalagiler vardır. Aklı başından gitmiş halde, ruhuna şeytan girmiş gibi koşuştururlar.”

Tuiavii’ye göre  güneşin  doğuşuyla batışı arasındakinden başka bir zaman yokken zaman Papalagi’ye yetmez. Zaman onu hep mutsuz eder, daha fazlasını vermedi diye Büyük Ruh’a yakınır da yakınır. Tuiavii Papalagi’nin zamanıyla ne yaptığını bir türlü anlamaz. Ona göre“ çok sıkı tuttuğu  için zamanın Papalagi’nin  ellerinden kayıp gider.”

Para:

Bir başka temel konu da para meselesidir. Tuiavii’ye göre batı toplumlarında en önemli değer paradır. Papalagi insanlara iyilik yapayım, haksızlık yapmadan şu dünyadan göçeyim diye düşüneceğine sabah akşam parayı düşünür.

“ Daha doğar doğmaz para ödemeye başlarsın. Öldüğünde de, öldüğün için ailen para ödemek zorunda kalır. Ayrıca bedenin toprağa verildiği için ve mezarına dikilen taş için de para ödemek gerekir. Birçok beyaz adam, başkalarının kendisi için kazandığı paraları üst üste yığıp, bunları çok iyi korunan bir yere getirir. Sonradan da üstüne ekler durur. Günün birinde öyle bir an gelir ki kimsenin onun için çalışmasına gerek kalmaz. Çünkü parası tek başına onun için çalışır. Büyüye başvurmadan bunun nasıl gerçekleştiğini öğrenemedim, ama gerçek bu. Beyaz adam köşesinde uyuklasa bile, paraları bir ağacın yaprakları gibi durmadan çoğalır, sahibi de giderek daha fazla zenginleşir”.

Mülkiyet:

İnsanların paraya ihtiyaçları olabilmesi için bu düzenin yürümesi için alacakları “şey”ler olmalıdır. Papalagi bunu düşünmüş ve gerekli gereksiz yeni yeni şeyler oluşturmuştur. Papalagi’de bu şeylerden çok vardır fakat Tanrının yarattığı asıl güzelliklerden gitgide uzaklaşmaktadırlar.

Bu kadar para, bu kadar mal beraberinde “mülkiyet” kavramını da getirmiştir. Papalagi  nasıl yaparım da bir şeyi kendim için kullanırım ve bu kullandığım benim olur diye düşünür. Samoa dilinde “Lau” hem senin hem benim demektir, ikisi için ayrı kelimeler kullanılmaz, Samoa’da Tanrının güneşinden denizinden palmiyesinden herkes eşit faydalanır çünkü Tanrı onları hepimize vermiştir.

Şehirler:

Tuiavii’ye göre caddeler ve binalar derin yarıklar ve  üstüste koyulmuş sandıklardır.  Tuiavii için bizim yaşadığımız betondan oluşan şehirlerin, sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Kimi barınaklarda bir Samoa köyünde yaşayan insanlardan çok daha fazla insan oturduğu halde kimse birbirini tanımaz.

“Her aile bu taş sandığın belli bir bölümünü kendine ayırmıştır. Bir aile diğerlerinin ne yaptığını bilmez. Sanki onları yalnızca taş duvar değil, birçok ada ve deniz ayırıyormuş gibi. Giriş deliğinde karşılaştıklarında ya isteksizce selamlaşırlar ya da düşman böcekler gibi mırıldanırlar. Gören de bir arada yaşamak zorunda kaldıkları için hiddetlendiklerini sanır”.

Giysiler:

Papagali sadece başını ve ellerini açıkta bırakır çünkü sadece onlarla var olur, Samoa yerlileri içinse bütün vücut önemlidir o  yüzden çıplaktırlar. Ona göre ayakkabılar sabahtan akşama kadar giyilen ve ayağın şeklini bozan kanolar, kravat  ise bir anlamı olmayan beyaz bez ve beyaz alçı şerittir.

Sinema:

Sinema onun için bir yanlış hayatlar mekanıdır.” Papalagi, duvarda bütün olup biteni kalbi yokmuş gibi duygusuz bir şehvetle seyreder. Seyredenin kafasında hep tek bir fikir çakılıdır: Kendisi duvardaki göstermelik insanlardan daha iyidir ve karşısına çıkan bütün ahmaklıkların üstesinden gelebilir. Soylu bir suret gördü mü, işte bu benim diye düşünür. Papalagi’ye bu denli zevk veren, duvardaki yanlış suretlere ve o hayatın içine taşınmaktır. Bu karanlık mekânda, hiç utanıp sıkılmadan, başkalarıyla göz göze gelmeden yanlış bir hayatın içinde buluverir kendini”.

Sinemadaki karanlığın içinde herkes gönlü ne çekiyorsa, gerçek hayatta yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa yanlış hayatında onları yaşar. Tuiavii’ye göre bu bir hastalıktır. Çünkü aklı başında bir insan güneşin altında gerçek hayatı dururken, karanlık bir odaya hapsolmuş sahte hayatı ne yapsın? Bu acının sonucunda, yanlış hayatlar mekânından çıkan Papalagilerin çoğu artık bu hayatı gerçek hayattan ayırt edemez olurlar. Gerçek hayatta yapmayı akıllarının ucundan geçirmeyecekleri rezillikleri yaparlar. Yaparlar, çünkü gerçek olanla olmayanı birbirinden ayıramazlar.

Gazete:

Batı toplumu bütün bilgeliği gazete adını verdiği bu kalabalık kâğıtlara dökülmüştür. Her sabah ve akşam kafasını bunlara gömmek zorundadır. Yeniden doldurmak, doyurmak için. Böylece daha iyi düşünebilsin, kafasının içinde daha çok şey olsun diye. Tıpkı, muzları yiyip, gövdesini adamakıllı dolduran atın daha iyi koştuğu gibi. Uykuyu savdıktan sonra Papalagi’nin eline aldığı ilk şey budur. Ne denli budalaca olursa olsun her şey bu kağıtta  yazılıdır. Papalagi buna: “Olup biten herşey hakkında bilgilenmek” der. Güneşin batışından bir sonraki batışına kadar ülkesinde olan herşey hakkında bilgilenmek ister. Tuiavii’ye göre gazetenin en kötü yanı olup biten ve insanın yaptığı her şey hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini söylemeleridir. Gazete, bütün insanları tek bir kafa haline getirmeye çalışır. Tüm insanların kafasını ve düşüncesini ele geçirmeye çalışır. Bunu becerir de. Sabah kalabalık kâğıdı okursan, öğlene diğer Papalagilerin kafalarında ne taşıdıklarını bilirsin.

Meslekler:

“Her Papalagi’nin bir mesleği vardır. Bunun ne olduğunu anlatmak pek kolay değil. Aslında çok istenmesi gereken, ama hiç istenmeyen bir şey gibi. Bir meslek sahibi olmak sürekli aynı şeyi yapmak demektir. Mesela ellerimle kulübe yapmaktan, hasır örmekten başka hiçbir şey yapmasam, kulübe yapmak ve hasır örmek benim mesleğim olurdu… Papalagi’nin, nehrin dibinde yatan taşlar kadar çok mesleği vardır. Yapılan her iş bir meslektir. Birinin ekmek ağacının solmuş yapraklarını toplaması bir meslektir. Birinin yemek kaplarını temizlemesi de meslektir. Bir şey yapılıyorsa orada bir meslek var demektir. Elle ya da kafayla. Kafanda düşünceler olması ya da yıldızlara bakmak da meslektir”

”Erkeklik çağına gelmiş Papalagilerin çok azı bir çocuk gibi hoplayıp zıplayabilir. Sanki sürekli engelleniyormuş gibi yürürken bedenini havanın içinde zorlukla sürükler. O bu güçsüzlüğü yadsıyıp mazur göstererek, saygıdeğer bir adamın koşmasının, hoplayıp zıplamasının doğru olmadığını söyler. Ama tüm bunlar salt kuru bahanedir. Meslekleri onları uykuya ve ölüme mahkum ettiğinden kemikleri katılıp hareket edemez olmuş, kasları sevinçlerini yitirmiştir. meslek, yaşamı yok eden bir aitu*dur. İnsanlarin kulagina guzel seyler fisildayan, ama bedenindeki kani icen bir aitu.”

 

Selma Hekim

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page