Beyoğlu Sineması da tarih oluyor!

Orhan Veli, İstanbul Türküsü şiirinin bir yerinde “…İstanbul’un orta yeri sinama, garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama…” diyordu. Uzun zamandan beri İstanbul’un orta yeri sinema değil. Beyoğlu epey bir zamandır bir şantiye görünümünde.

Geçtiğimiz günlerde 1989’dan beri Halep Pasajı’nda yer alan ve sinema tutkunlarının uğrak mekanlarından birisi olan Beyoğlu Sineması’nın da 30 Haziran’da kapanacağını duyuruldu. 2013 yılında kapanmanın eşiğine gelen Beyoğlu Sineması film dağıtım tekellerine karşı bağımsız filmlerin gösterildiği Başka Sinema etkinlikleri ile bugüne kadar gelebilmişti. Ancak bugün hala sabit giderlerini karşılayamadıklarını açıklayan sinema yönetimi 30 Haziran’da sinemayı kapatacaklarını açıkladılar.

Beyoğlu Sineması’nın açıklaması şöyle:

Uzun zamandır; tekelleşen dağıtım ve gösterim zincirleri arasında, bağımsız kalarak ayakta durmaya çalıştık. Sabit giderlerimizi karşılayamaz hale geldiğimiz dönemde, değişen sinema teknolojisini kurmamız mümkün olmadığından Beyoğlu Sineması 2013 yılında kapanıyordu.

Başka Sinema, destek oldu ve fedakârlık yaptı. Bugünlere geldik. Ama hala sabit giderlerimizi karşılayamıyoruz. Sponsor aradık, bulamadık. Giderleri düşürmeye çalıştık, olmadı.

Bu koşullarda, 1989’dan beri Beyoğlu Sineması ile bir renk katma çabamızı sürdürmek imkânsız hale geldi.

30 Haziran’da Beyoğlu Sineması kapanıyor.

Kabullenmemizin mümkün olmadığı, tek renkliliğe gidişten kurtulmanın yolunu bulanlar da olacaktır, umarız.

 

Bir kenti kent yapan mekanların başında sinemalar gelir. İlk yerleşik sinema 1908’de Sigmund Weinberg tarafından Tepebaşı’nda açılan Cinéma Théâtre Pathé Fréres (Sinema Pathe) oldu. Kendini sulayan bahçıvan, bir trenin gara girişi, derken canlanıp da perdeden üzerine gelecekmiş gibi görünen tüm hareketli görüntülerle sinema İstanbul halkının gönlünü fethetti. Karagöz perdesinin iki boyutlu saltanatı yerle bir oldu.

Beyoğlu sinemalarıyla kentin çok sesli, çok sözlü, şenlikli yakasıydı. Sinema salonları sadece film izlemek için gidilen yerler değildi. Burçak Evren bir yazısında: “Sinema salonları ya da diğer bir deyişle düş şatoları, yalnızca filmlerin izlendiği sıradan mekanlar değil, onun da ötesinde sinemaya gitmeyi bir ritüele dönüştüren, topluca film izleme alışkanlığını kazandıran, benzer keyif ve güzellikleri paylaşmayı kendi tercihleri doğrultusunda yapan insanların birlikte soluduğu başka mekanlardır. Kimi zaman unutulmaz filmler bu mekanlarla, çoğu zaman da bu mekanlar kimi filmlerle öylesine örtüşürdü ki, filmi sinemadan, mekânı anılardan, filmlerden, tek bir kareden ayıramazdınız. İşte birlikte film izlemenin büyüsü ve sinema salonlarının önemi burada başlar. Sinemaya gitmek, basit bir eylemin değil, adeta bir merasimin başlangıcıdır. Kimi salonlar vardır ki, filmlerden öte, kendileri birer tercih nedenidir. Şu ya da bu filme gidelim yerine, Emek’e, Konak’a gidelim mi, sorusu tercihin de ötesinde, sinema salonunun varlığının, saygınlığının, hadi açıkça itiraf edeyim büyüsünün kanıtlanmasıdır.diyordu.

Kent dokusunun değişimi en çok kapanan sinemalarla kendisini hissettiriyor. Önce Saray (1913- 2000), Majik (1919-2012), Etual (1920-1960), Emek (1924-2013), Elhamra (1923-1999), Alkazar (1923-2010), Emek (1920-2013), Rüya (1930-2013), Sinepop (1943-2012) ve Lale (1954-2000) Beyoğlu’nu terk ettiler. Şimdi de sırada Beyoğlu Sineması var.

Beyoğlu Sineması’nın açıklaması “…tek renkliliğe gidişten kurtulmanın yolunu bulanlar olacaktır, umarız” diye bitiyor. Bütün semtleriyle İstanbul ve Beyoğlu parmaklarımızın ucundan kayıp gidiyor. Tıpkı Orhan Veli gibi tarifsiz kederler içindeyiz ve artık kelimler garipliğimizi, mahzunluğumuzu gidermede tek başına bir anlam ifade etmiyor!

 

Ercüment Gürçay

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page