Biz mirasyedilerin gelecekle imtihanı: İklim adaleti ve fosil yakıtlar

Bazen insanlara dünyadaki türlerden biri olarak bakmak sarsıcı, ama öğretici olabiliyor. Uygun yaşam koşullarında sayısını arttıran; enerjiye, suya, toprağa bağımlı, karbon bazlı bir yaşam formuyuz nihayetinde. Mekânın ve çevremizdeki karmaşık yaşam ağlarının elverdiği ölçüde gelişip serpiliyoruz. Örneğin buz çağı devam etmiş olsa ne tarıma geçebilir ne şehirler kurabilirdik.[1] Türümüzün 150-200 bin yaşında olduğu, en az 50 bin yıldır bizim gibi hikâye kurgulayabildiği düşünülüyor. Ama yine de çevremizi kuşatan bütün o icatları yapabilmek için son on iki bin seneyi, yani Holosen olarak bilinen ılıman jeolojik çağı bekledik. Tarım, imparatorluklar, semavî dinler ve uzay yolculukları bu kısa dönemde ortaya çıktı. Bunların olması için zekâdan veya iki ayak üzerinde yürümekten (ikisi de insanla sınırlı açıklamalar) çok daha fazlası gerekiyordu.

Bugün bilim dünyasında Holosen diye geçen dönemin sonuna gelindiği tartışılıyor. Antroposen, yani İnsan Çağı ismi verilen yeni bir döneme girdiğimiz söyleniyor. Daha doğrusu, bir önceki devrin insan eliyle sonlandığı ileri sürülüyor. Hakikaten son birkaç yüzyıldır, özellikle son 60 senedir dünyadaki fiziksel koşullar insan eliyle radikal olarak değişti/değişiyor ve biz bunu yeni fark ediyoruz. 60 sene önceki havayı solumuyoruz, vücudumuzda aynı kan dolaşmıyor. Bir-iki değil, pek çok parametre eşzamanlı olarak değişiyor. En ücra köşedeki deniz yaşamından dağların zirvesine kadar her yerde insanın doğrudan yahut dolaylı izlerini buluyoruz. Mikro plastikler , sülfür dioksit, topraktaki kimyasallar, antibiyotikler, hormonlar, fosfor ve azot döngüleri, radyoaktif faaliyetler, buzulların erimesi ve daha pek çok alanda insan hakikaten çok belirleyici. Bu yazıda bazı grafikler eşliğinde değişimin büyüklüğünü göstermeye çalışacağım, kritik parametrelerin ne olduğu üzerinde duracağım.

Paris İklim Görüşmeleri

Fosil Çağı

Uzun insanlık tarihinin çok yakın zamanlarına kadar (300 sene öncesine kadar diyelim) enerjinin önemli bölümü güneşten geliyordu. Başta bitkiler olmak üzere, diğer canlılar güneşin enerjisini depoluyor, biz de onları yiyorduk. Yani insan türünün kullandığı enerjinin temel kaynağı bedendi. Ancak büyük miktarda enerjinin bu şekilde bir yerde birikmesi mümkün değildi.

Bunun birkaç sebebi var:

Bitkiler kendilerine ulaşan güneş ışığının %1’ini kullanarak fotosentez yapabilen, tabir yerindeyse çok az enerjiyle çalışabilen canlılar. (Eğer o yönde tekamül etmemiş olsalar dünyanın en uzun soluklu, en başarılı yaşam formu olamazlardı zaten). Onları yiyen hayvanlar (ve insanlar) ise bitkilerde birikmiş enerjinin sadece %10’unu bedenlerine geçirebiliyorlar (Steffen et al. 2011: 848). Dolayısıyla yalnızca buradan gelen enerjiyle insanların bugünkü gibi çoğalması, yahut hareket etmesi mümkün olamazdı.

Hayvanları işe koşmanın, enerji deposu olarak kullanmanın ise başka türlü sınırları vardı: Otlaklar sonsuz sayıda hayvanı besleyemiyor, çok sayıda hayvanı dip dibe yaşatmak hastalıklara yol açıyordu. Rüzgâr ve su enerjisine yönelik icatlar (yelkenli gemi, değirmen…) insanlığın seyrinde önemli değişimlere yol açsa da (ki bunların hepsi Holosen dönemindeki gelişmeler) insanlığın ve gezegendeki yaşamın seyrini köklü şekilde değiştiren, yeni bir jeolojik çağı başlatan asıl olarak fosil yakıtlar oldu.

Bu yakıtlar sayesinde 1800-2000 arasında kullanılan enerji miktarı 40, üretim 50 kat büyüdü (Steffen et al. 2011: 848). Nesnelerin dolaşım hızı arttı, ticaret ağları genişledi, sentetik gübre sayesinde (yoğun enerji verilerek havadaki azot bağlanır) üretilen gıda miktarları katlandı, daha çok metali işlemek, yeni makineler yapmak mümkün oldu, plastik hayatımıza girdi.

1804 yılı gibi oldukça yakın bir tarihte milyar sınırını ancak aşan dünya nüfusunun, şu an 7.5 milyar civarında olduğu düşünülüyor (Wikipedia 2017). Yeryüzünün hallaç pamuğu gibi atılması, yani dev barajlar, metropoller, dağların delinmesi böyle bir enerjinin açığa çıkması ile gerçekleşti. Bilhassa 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ucuz petrol yıllarında hemen her göstergede patlama yaşandı. Bu döneme külliyatta “Büyük Hızlanma” deniyor (McNeill ve Engelke 2016). Aşağıdaki grafikler bir hayli çarpıcı:

 

(Grafikler Steffen et al. 2011: 851-52)

Fosil yakıt, dünyadaki karbon bazlı hayatın çok uzun sürelerde oluşturduğu muazzam bir miras. Biz ise bu birikimi öngörüsüz mirasyediler gibi plastikten yapılmış kullan-at nesneler için harcıyoruz. Günümüzde bir senede kullanılan fosil yakıt, 400 yıllık bir periyotta yaşamış bütün bitki ve hayvandan yakıta dönmüş enerjisine denk (Mitchell 2013: 15). Bizim insan zekâsı diye gördüğümüz pek çok gelişme, bu devasa enerjinin sonucu.

Harcıyoruz diyerek birinci çoğulda yazıyorum, ama ortada “biz” tabir edilebilecek bir bütünlük yok aslında. Dünya nüfusunun 1/6’sının tüketimi sıfır sayılabilecek kadar az. Karbon bazlı enerji sarfiyatları marjinal. Buna mukabil dünya nüfusunun %20’si, sera gazı etkisi yapan gazların %80’inden mesûl (Satterthwaite 2009: 550 ve 564). Dolayısıyla dünyadaki kritik eşiklerin aşılmasına sebep olanlar, genel olarak zenginler diyebiliriz.

Bu durumun değiştiğini, zenginliğin “demokratikleştiğini” ileri sürenler var. Gerçekten de gelişmekte olan ülkelerin enerji tüketimleri hızla artıyor. Sayılar kesin değil; ama Çin ve Hindistan başta olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin karbon salımındaki paylarının son yıllarda dünya toplamının %40’ına ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak sayıları başka türlü derleyince, ortaya daha karmaşık bir manzara çıkıyor. Örneğin bir ülkenin sera gazı toplamına değil, kişi başına düşen miktara bakıldığında Katar bütün ülkeleri geçiyor (36.9 ton/yıl). ABD’li bir kişi ortalama 17.3 ton, Çin’deki 5.4 ve Hindistan’daki ise yalnızca 1.4 ton sera gazına sebep oluyor. İşin tarihsel boyutu hesaba katıldığında, yani ülkelerin geçmişten bu yana ne kadar sera gazına sebep oldukları hesap edildiğinde ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer “gelişmiş” ülkeler listenin başına tırmanıyor. Demek ki yıllarca yapacağını yaptıktan sonra duyarlı olmak daha kolay diye düşünüyor insan ister istemez.

Fakat “Batı” ülkelerinin sorumluluğu geçmişle de sınırlı değil. Çin’de üretilen malların yaklaşık yarısı başka bir ülkede tüketiliyor. Sayılar bugünkü üretim ve tüketim ağlarını içerecek şekilde yeniden derlendiğinde, yani üretilen metaların nerede tüketildiği hesaba katıldığında, var olan dengesizlik net bir şekilde meydana çıkıyor: 21.9 ton ile Belçika başta geliyor; Finlandiya, Avustralya, İngiltere, ABD gibi ülkeler onu takip ediyor; Çin 4.3 ton ile listenin aşağılarına düşüyor (Clark 2011’de seçili ülkeler var, tam listeler aynı kaynaktan takip edilebilir).

Türkiye’nin bu son hesaptaki sarfiyatı 3.5 ton. (Ülkedeki sınıfsal dağılımın bir hayli keskin olduğunu varsayabiliriz). Dünyayı vatan bilen ortak aklın, “aman bu sayıyı büyütmeyelim” demesi gerekir; ama rekabetçi, meseleye “önce Türkler” diye giren, hudutsuz zenginleşmeden fayda uman politik aklın gördüğü, “onlar yaparken biz niye duralım” oluyor elbette. Aptalca, ama anlaşılmaz değil. O yüzden Türkiye, şu aralar kömür ve linyit yakıtlı termik santraller yaparak fosil yakıt sarfiyatını arttırmaya çalışıyor. Başka türlü (nükleer olmayan) teknolojiler üretmek yahut tasarruf edilebilecek kalemler üzerine kafa yormak emekleme aşamasında. Ulusların rekabeti üstüne kurulu olmayan, tüketimi arttırmayı ana gaye olarak görmeyen bir toplum, henüz ufkumuzun çok ötesinde. Bunun için tarımdaki, şehirleşmedeki, eğitim modelimizdeki hemen hemen bütün parametlerin değişmesi gerekiyor.

NOTLAR

[1] Diğer türlerde olmayan bazı özelliklerimiz var; ancak geldiğimiz noktayı yalnızca zekâmızla yahut iki ayaklı olmamızla açıklayamayız. Homo Sapiens isimli türümüzün en az 40-50 bin yıldır hikâye kurgulayabilen gelişmiş bir beyni olduğu düşünülüyor. Kapasite olarak günümüzdeki insandan çok büyük bir farkı yok (Shea 2011).

KAYNAKLAR

Clark, Duncan. 2011. ‘Which Nations Are Most Responsible for Climate Change?’ The Guardian, 21 Nisan. http://www.theguardian.com/environment/2011/apr/21/countries-responsible-climate-change.

McNeill, J. R., and Peter Engelke. 2016. The Great Acceleration: An Environmental History of the Anthropocene since 1945. Cambridge, Massachusetts: Belknap Press: An Imprint of Harvard University Press.

Mitchell, Timothy. 2013. Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil. London: Verso.

Satterthwaite, David. 2009. ‘The Implications of Population Growth and Urbanization For Climate Change’. Environment and Urbanization 21 (2): 545–67. doi:10.1177/0956247809344361.

Shea, John J. 2011. ‘Homo Sapiens Is as Homo Sapiens Was: Behavioral Variability versus “Behavioral Modernity” in Paleolithic Archaeology’. Current Anthropology 52 (1): 1–35. doi:10.1086/658067.

Steffen, Will, Jacques Grinevald, Paul Crutzen, and John McNeill. 2011. ‘The Anthropocene: Conceptual and Historical Perspectives’. Philosophical Transactions of the Royal Society of London A: Mathematical, Physical and Engineering Sciences 369 (1938): 842–67. doi:10.1098/rsta.2010.0327.

Wikipedia. 2017. ‘World Population’. https://en.wikipedia.org/wiki/World_population#cite_note-1.

 

 

Sezai Ozan Zeybek

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn9Email this to someonePrint this page