Köşe Yazıları

İklim yarışı, Trump’ın kararı ve kazananlar

Küresel iklim değişikliği, doğası gereği uluslararası işbirliğini gerekli kılan bir sorundur. 1992 yılından bu yana, Birleşmiş Milletler öncülüğünde yapılan müzakereler ile uluslararası bir mutabakat hedeflenmektedir.

2015 yılında Paris’te yapılan 21. Taraflar Konferansı’nda, bu yüzyıl sonuna kadar sıcaklık artışının, Sanayi Devrimi öncesine kıyasla 20C’nin altında tutulması, hatta mümkünse 1.50C ile sınırlandırılması konusunda mutabık kalınmıştır. Konferansta kabul edilen Paris Antlaşması, sera gazı emisyonlarının en az yüzde 55’ini oluşturan ve en az 55 ülke tarafından imzalanması koşulunun sağlanması ile 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girmiştir. Paris Antlaşması’nı, Kyoto Protokolü’nden ayıran en önemli iki özellikten birincisi, gelişen ve gelişmiş ülke ayrımı yapmadan bütün ülkelerin azaltım sorumluluğu almasını talep etmesidir. İkincisi ise, Kyoto Protokolü gibi sera gazı emisyonları azaltımında sayısal bir hedef belirlemeyip, ülkelerin ne kadar azaltım yapacağına kendilerinin karar vermesine izin vermesidir. Gelişmekte olan ülkeler de dahil olmak üzere ülkeler, azaltım hedeflerini beş yılda bir gözden geçirip, daha iddialı hedefler ile Birlemiş Milletler İklim Sekreteryası’na rapor etmekle yükümlüdürler.

ABD Başkanı Donald Trump’ın, ABD’nin Paris Antlaşması’ndan çekileceğini beyan etmesi ile Paris Antlaşması’nın geleceği konusunda kaygılar dile getirilmeye başlanmıştır. Çin’den sonra dünyadaki en büyük kirletici olarak ABD’nin atacağı adımlar, antlaşmanın geleceği açısından gerçekten önemlidir. Ancak Trump’ın yaptığı açıklama siyasi bir tercih olup, hukuki olarak 2019’dan önce antlaşmadan çekilmesi mümkün değildir.

Diğer taraftan, ABD’nin iklim değişikliği sorununa bakışı maalesef dengeli değildir. Aslında 1992 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde, soruna ilk dikkat çeken ülkelerden biri olmakla birlikte, Avrupa Birliği’nin izlediği tutarlı tavrı sergileyememiştir. Clinton döneminde konuya verilen öncelik, Bush’un başkan olması ile geri plana atılmış, Obama’nın başkanlığı ile konu yine hassasiyet taşır hale gelmiştir. Ve hepimizin malumu olarak son gelişme, bize belki de ABD’ye çok fazla bel bağlamadan bir iklim politikası oluşturulmasının gereğini göstermiştir. Bu konuda yapılan araştırmalar, Avrupa Birliği’nin de değil ama Çin’in iklim değişikliğinde lider olabileceğini göstermektedir. Bu bakış açısında en önemli etken ise Çin’in, dünyanın en büyük kirleticisi olarak bundan sonra bu konuda neler yapmayı planladığı ile alakalıdır.

Siyasi liderler, ülkelerinin geleceğine ilişkin kararlar alırken, iklim değişikliği sorununa öncelik tanımak zorundalar. Bu sorun, ertelenebilecek ya da ciddiye alınmayacak bir sorun değildir. Daha da önemlisi, dünya politikalarına yön veren ülkelerden biri olmanın yolu, liderlerin bu soruna verdikleri önem ile yakından alakalıdır.

İklim değişikliği ile mücadele iki temel yaklaşım mevcuttur: Sera gazı emisyonlarının azaltımı ve değişen iklime uyum. ABD’nin antlaşmadan çekilmesi halinde uyum politikaları, kanımca daha da önem kazanacaktır. Uyum politikaları çok çeşitli olabilir; gıda güvenliği, enerji güvenliği ve halk sağlığı gibi konuları da kapsar. Azaltım politikaları gibi, iklim değişikliğine uyum politikaları da maliyetlidir. Ve her iki yaklaşımda da gelişmiş  ülkeler kaynak, teknoloji, kapasite ve yetişmiş insan gücü açısından hem gelişmekte olan ülkelere hem de üçüncü dünya ülkelerine göre çok daha avantajlı konumdadırlar.

Uyum politikalarının ülkeler tarafından uygulanması, o ülke sınırları içinde yaşayan vatandaşların fayda sağlamalarına neden olacağı için ulusal kamu hizmeti gibi düşünülebilir. Emisyonların azaltımı için uygulanan politikalar ise, katkıda bulunsunlar ya da bulunmasınlar her ülkenin, herkesin bir şekilde faydalanmasına yol açacağı için küresel kamu hizmeti gibi düşünülebilir. Zaten asıl problem burada yatmaktadır. Baskın olan strateji, ‘free rider’ olarak ülkelerin azaltım politikalarının maliyetinden kaçınarak, büyümeye devam etmek istemeleridir. Ancak ekonomistlerin deyimi ile ‘no free lunch’ prensibi gereği, eninde sonunda azaltım politikalarını uygulamamanın bir maliyeti olacaktır. Özellikle karbon fiyatlandırmasının dünya genelinde yaygınlaşması halinde, uluslararası ticarette karbon emisyonunu fiyatlandırmayan ülkelerin zor duruma düşmesi kaçınılmazdır.

Uyum politikaları, kesinlikle azaltım politikalarının alternatifi değildir. Her ikisinin birlikte uygulanması daha etkindir. Ancak azaltım politikalarının belirsizlik içermesi halinde uyum politikaları, ülkelerin yeni bir ekonomik güç olarak yükselmesinde çok büyük rol oynayacaktır. Kısaca, azaltım politikalarının belirsizliği ile zaman kaybetmeden, uyum politikalarına ağırlık vermek ülkeler açısından rasyonel bir karar olacaktır.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu
Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi
Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı