Hafta SonuManşet

Rana’nın sabunu

Babam, geçmişten hikayeler anlatmayı pek sever. Dedemin hakim olması sebebiyle, Anadolu’da oradan oraya gezmiş üniversiteye girene kadar. Ben de bu hikayelerle büyüdüm, hepsi ayrı yer etti kafamda. Mesela daha 12 yaşındayken, yaz tatilinde çalışması için bir sabuncu dükkanına yollamış babası. Dökülen sabunların üzerine logolarını basarmış. “Tak tak tak!” diye ses efektleri ekler anlatırken, gülümsemeden duramazsınız. Bir gün dükkan sahibi her şeyi babama emanet edip gitmiş, iki ay bounca 12 yaşındaki babam açıp kapatmış dükkanı, satışları artıracak fikirler üretip insiyatif almış.

Benim hayatımsa çok daha rahat geçti sayesinde. Üniversitede Malzeme Bilimi ve Mühendisliği okudum, daha sonra reklam sektöründe 4 sene harcadım. Hayatı ve dünyayı daha iyi anladığımda, “başka bir dünyanın mümkün olduğunu “ keşfettiğimde, kendime farklı bir yol çizmek istediğimi farkettim. Eğitimdi başta gelen. Ve acilen tüketim alışkanlıklarımı değiştirmem gerekiyordu. Gıdamı daha bilinçli satın almaya başladım hemen. Sonra, o dönem en fazla tüketim yaptığım şeylere döndüm, kozmetik ürünleri. Herhangi bir şişeyi alınca elinize, çevirip içindekiler etiketini okuyunca, görüyorsunuz poly-şu, poly-bu.. Bilmeyenler için polimerler, bildiğimiz plastiktir. Yani cildime plastik sürerken, lavabonun giderinden doğaya da plastik akıtıp duruyordum. Bunun yerine kendi kremlerimi, şampuanlarımı yapabilirdim!

Neyse ki şanslı bir çağda yaşıyoruz, internetten her şeye ulaşılabiliniyor. (Tabii ki bilgilerin geçerliğini akıl süzgecimizden geçirmeyi ihmal etmiyoruz) Krem yapmak kolaydı, ama sabun.. Eğitime ihtiyacım vardı. Bu vesileyle takip ettiğim sosyal medya hesapları sayesinde permakültürle tanışmış oldum. Önce onun eğitimine gittim. Sonra çok değerli insanlarla tanıştım, kendi çevremde paylaşamadığım düşünceleri paylaşma, öğrenme fırsatı yakaladım. Yaklaşık üç sene önce, İstanbul Permakültür Kolektifi’yle sabun yapmayı sonunda öğrendim.

Yaptığım ilk sabun

Hemen malzemeleri edinip ilk sabunumu döktüm. Hala çamaşırlarımın arasında saklıyorum ilk yaptığım lavanta sabununu (annem de ona verdiğim ilk sabunu çarşaflarının arasında saklıyormuş). İnsanın üretmeden aldığı hazzı başka bir şeyden alabileceğine inanmıyorum. “Üretmek”, yine babamdan aldığım en büyük miraslardan biri ve beni en mutlu eden şey. Onca şey ürettim, üretmeye de devam ediyorum ama sabun bambaşka bir keyif getirdi hayatıma. Durmadan sabun yapmaya, farklı formüller denemeye, yağların özelliklerini araştırmaya başladım. Gördüğüm herkese sabun hediye eder oldum. “Rana’nın Sabunu” demeye başladı sevdiceklerim yaptığım sabunlara. Sonra bu isim yapıştı, kaldı.

Saçı, sakalı gür olan arkadaşım çörekotu sabununun sakallarına ne iyi geldiğini söylediğinde, Kanada’nın soğuğunda egzamalı elleriyle çok zorluk çeken kuzenim, benim yaptığım sabunun iyi geldiğini söylediğinde, insanların “gerçek sabun” bulmakta ne çok zorluk çektiğini farkettim. Daha çok araştırdım. “Sabun kurutur” mitinin, başka ürünler üreten büyük markaların, sabun tepkimesinde doğal olarak ortaya çıkan gliserini çekip başka ürünlere koymalarının sebebi olduğunu öğrendim. Nemlendirici yağlarla zenginleştirilen sabunlar kurutmuyor, aksine besliyor. Kullandığım malzemeleri nerelerden tedarik edebileceğimden, aromatik yağların özelliklerine, her şeyi olabildiğince öğrenmeye çalıştım. Ürettiğim yöntem olan soğuk yöntemi iyice benimsedim çünkü yağlar ısı görmüyor.

Sabun çeşitleri: Lavanta, çörekotu, tarçın, kahve, portakal, papatya, keçi sütü, yasemin, üzüm çekirdeği ve biberiye

Bu sabunu bizim Roma Bostanı’nda yetişen biberiyelerden yaptım

Para yerine zamanın geçtiği alternatif ekonomi platformu Zumbara’daki ilanıma cevap veren arkadaş logo tasarımı yaptığında, artık her şey hazırdı. Doğal sabunun illa eciş bücüş şekillerde olması gerekmiyordu, o yüzden imzamı atabileceğim şekillerde üretim yapmaya başladım. Gerçi bu kadar düzgün olunca doğal olduğuna inandırmak güçleşti, ama ben ürettiğim sabunları seviyorum. Geçtiğimiz son birkaç aydır, geçmiş iş deneyimlerimin bana kattıklarını etik süzgecimden geçirerek daha çok insana ulaşmaya gayret etmekteyim.

Şu anda başta zeytinyağı ve hindistan cevizi yağı bolluğuyla lavanta, çörekotu, tarçın, kahve, portakal, papatya, keçi sütü, yasemin, üzüm çekirdeği ve biberiye sabunlarım var. Biberiyeler, bizim Roma Bostanı’nda yetişen biberiyeler! Zamanla yağları da kendim çıkarmayı hedefliyorum.

Nikah, doğum gibi davetlerde mutluluğunu minik hediyelerle paylaşmak isteyenlere de alternatif, el yapımı, doğal bir seçenek oluyor sabunlar. İstedikleri çeşit, boyut, şekil ve paketlemeyi seçebiliyorlar. Daha az önce 200 tane sabunu paketlemeyi bitirdim de oturdum bu yazıyı yazmaya.

İstanbul Permakültür Kolektifi’nde sabun atölyesi

Herkesin evde kendi sabununu üretebileceği bir gerçek! Bu yüzden, İstanbul Permakültür Kolektifi’nde daha önce katıldığım atölyeyi artık ben veriyorum. Eğitimler o kadar verimli oluyor ki. Öğretirken öğrenmek, her yaştan insanla deneyimleri paylaşmak, yeni insanlar tanımak, takdir almak, teşekkür almak.. Tüm bunlar  her seferinde kurumsal hayatı terketmemin ne doğru bir seçim olduğunu hatırlatıyor.

Kolektif Pazar

Küçük üretici olmak, destek gerektiriyor. Daha önce bir kermeste tanıştığım arkadaşım Melis aradı bir gün. Stand ücretinin çok yüksek olduğu bir festivale, 5 kişi birleşip katılmayı teklif etti. Kendini tüketim toplumundan ayrıştırıp, kendi üretimini yapan, yaptığı işlerde kendinden ve deneyimlerinden izler bırakan 5 kadın bir araya geldik. Kendimize “Kolektif Pazar” dedik, el emeğine değer veren, akılcı ve bilinçli tüketim yapan kişilere ulaşmayı hedefledik.

Üreten kadınların bir araya gelmesi gerektiğine inanıyorum. Dayanışmaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Bu yüzden Kolektif Pazar’la sizleri tanıştırmak istiyorum.

Atölyeden sokağa

UBIK LAB (Melis Yarman)

Melis’in hikayesini de kendi ağzından dinleyelim:

“Bundan 10 küsür sene önce öğrenim gördüğüm Kimya alanında çalışmama kararımla başladı takı tasarımı serüvenim. Gönlümü Olimpos’a kaptırıp,  yakınlarındaki küçük bir köye yerleşmemle birlikte dağ, deniz ve orman üçlüsünün büyüsüyle gelişmeye, hayatıma daha da anlam katmaya başladı. Renkler, dokular ve organik formlar bu dönemden kalan önemli bir miras oldu hikayelerime.  5 sene sonrasında işte bu hikayeleri bir çeşit kompozisyona / koleksiyonlara evirip UBIK LAB adıyla paylaşmaya başladım.

“Ubik”,  ‘var’ ile ‘yok’ olanı,  ‘gerçek’  ile ‘kurgu’ yu iç içe sokan ve algıyı altüst eden önemli bir bilimkurgu eserinin adı aslında.  Benliğimin orta yerine kök salmasından olsa gerek ben de şimdi onun bu oyuncu tavrını kendi hikayelerime /koleksiyonlarıma taşımaya/yansıtmaya çalışıyorum.

Genellikle pek de yanyana durmayı tercih etmeyen malzemeleri kaynaştırıp yeni formlar kurgulamaya, yerleşik algıyla oynamaya çalışıyorum takılarımı yaratırken. Her bir parçanın özgün bir karakter taşımasını ama bütünün bir parçası olmasını baz alıyorum bu süreçte.

Tüm koleksiyonlar birbirinden farklı tavırlar taşıyor olsa da totalinde tek 1 hikayeyi anlatıyorlar.  Her bir parça kendisine özgün yol arkadaşı edinse bile kocaman bir topluluğun ortak paydasına dönüşüyor. Böylece Tophane’ de 4 m2 lik ufacık tefecik Ubik Lab mağazasında ben de bu formlar /parçacıklar sayesinde birbirinden güzel ve özel hayatlara dokunuyor bazen de oldukça keyifli /değerli arkadaşlıklar edinme şansı yakalıyorum.

Quup craft (Siril Ünal)

“Her mandalanın kendi hikayesi ve bilinmeyen bir sahibi vardır” diyor Siril, ve elleriyle farklı renkli ipleri birleştirerek hayat verdiği şahane desenlere sahip mandalalarına gözü gibi bakıyor. Ayrıca, insanlara kendi mandalalarını yapmayı öğrettiği eğitimler düzenliyor. Bir defa denedikten sonra anlıyorsunuz ki, yaptığı iş hiç de kolay değil! İnanılmaz sabır ve dikkat gerektiren, ve şüphesiz ki şifa dolu bir emek işi. O da şöyle anlatıyor hikayesini:

“Uzun yıllardir beyaz yakalıyım. O yüksek katlı, aynalı camlı plazalardaki binlerden biriyim, IT sektöründeyim. Çok zaman oldu ofiste gerçekten bir seyler ürettiğimi hissetmeyeli, bu da beraberinde mutsuzluk getirdi. Bir şeyler yapmaliydim, üretmeliydim.

Tonla hobi denedim, hiçbirinde en iyisi olmaya çalışmadım, hepsinden biraz yaptım. Balkon bahçeciliği, hama boncukları, yün keçe işleri, resim, kağıt hamurundan modeller, atık kağıtlardan sepetler, yapma çiçekler, kitap kılıfları, köpek aksesuarları… Profesyonel bir maymun iştahlı! Denediklerim içinde en uzun soluklu olanlar suluboya resimler ve ip mandalalar oldu.

Üretmenin zevkini öğrendikten sonra bir başka duygu daha buna eşlik etti: Paylaşmak. “Bu ne güzel olmuş!” diyen arkadaşlarımın koltuklarının altına sıkıştırıverdim hemen beğendikleri mandalayı.

Yaklaşık üç yıldır mandala sarıyorum. Her mandala benim için farklı bir duygu taşıyor ve hepsinin bilinmeyen bir sahibi oluyor, zamanı gelince birbirleriyle buluşuyorlar.

Mandala yapmayi sevdiğim kadar nasıl yapıldığını öğretmeyi de seviyorum.Hep beraber sarıyor, sarmalıyor, gülüyor, paylaşıyoruz.

Benim hikayem böyle, söylemezsem içimde kalır, üretmezsem elim kaşınır!

No Vacancy (Buket Hasman)

Yeldeğirmeni’ndeki renkli dükkanında, ziyaret ettiği farklı ülkelerden getirdiği, kıyafetten takıya, seramikten koltuğa, çok çeşitte eklektik konseptli ürünleri bir araya getiren Buket Hanım, bunların yanı sıra Türk tasarımcıların ve sanatçıların işlerine de alan açıyor. Özgün tasarımları tek bir çatı altında toplamakla kalmıyor,  ayrıca kendisi de takı ve aksesuar üretiyor.

Pinavela (Deniz Arık)

“Bu bir gün işime yarar” diyip sağdan soldan atık toplayanlardan Deniz. Geri dönüşüme, ileri dönüşüme inananlardan. Uzun yıllardır topladığı atık kumaşları, deniz temalı, özel tasarım çantalara ve dekoratif ürünlere dönüştürüyor.

 

Rana Söylemez

Kategori: Hafta Sonu