Hafta SonuManşet

[Karia Yolu 2] Aylaklık hükümsüzdür

[Karia Yolu 1] Hatırlayın, yürümeyi 

‘’Ekolojinin Kanunları

Her şey birbiriyle bağlantılıdır. Her şey bir yere gider.

Bedava yemek diye bir şey yoktur. Son sözü doğa söyler.’’

Ernest Callenbach

Yol devam ediyor…

Bozburun’un yapısı sert, doğası çetin. Otlar zaman zaman çok sık oluyor ve yürümeyi zorlaştırıyor. Araçla dağların eteklerinden uzun yol katederken her zaman görüp heyecanlandığım ve zirvede neler olduğunu merak ettiğim dağların tepesine çıkartıyor Karia yolu bizi.. Çıkılmaz denilen o zirvelere tırmanıp, kendi gücümüzü yenileyerek sınırları aşıyoruz.

En güzeli de bu eylem hayat boyu başka dağların heybetini de yaşamaya götürecek güçte enerji bırakıyor insanda.

İkinci gündeyiz ve önümüzde Bayırköy var. Amos antik kenti ve Gerbe kilisesi bu rota üzerinde. Uzun çıkışlara elbette devam ediyoruz ama İçmeler’den çıktığımız gibi değil. İçmeler en zorlayıcı olanı sanırım. Bayırköy’e akşama kalmadan varmak önemli. İlk gece kampımızı yaptığımız Kumlubük’ten çıkıyoruz, kısa bir toprak yol yürüyüşü ve çoban selamlaması ardından Karia bizi patikaya buyur ediyor.

Bayırköy’e kısa molarlarla dokuz saatte yürüdük! Ha vardık ha varacağız beklentileri Bayırköy’ü tanımadan hasretlik eyledi bizi. Yükümüz de fazla olunca yorgunluğu ayak tabanlarımızdan omuzlarımıza kadar hissettik.

Yürüdükçe, en uzaktakiler yakına geliyor. Bazı patikaların başlangıcında nefeslenip, nasıl yürüyeceğim bu yolu dediğim anlar oldu. Özellikle ağaçların çok yoğun olduğu, makilerin boy verdiği ki ben böyle büyük makileri daha önce hiç görmedim; hafif bataklık ve su birikintilerinin geçişi engellediği yollardan nasıl geçerim diye düşünürken zihnim çözümü bulmama yardım etti. Bedenim dirayetini sağladı ve soluğumu alıp aştım yolları. Çantayı devrilen sandal ağaçlarının ötesine atmak ya da dik yamaçlara tırmanmak ve dahası… Kimseyi korkutmasın yol; yol, hiç kuşkusuz yolda olmayı öğretir insana. Bir daha yürümek isteği var içimde fakat daha az yükle. Gereksinimleri öğreniyorum. Azalan korkularımla, aylaklığın keyfine yeniden varabilmek için atabilirim kendimi yeniden patikalara…

 

 Bayırköy’e vardık, barbunya pilakiler biteli çok oldu. Nerede ne yesek diye düşünmeye başladık ve kısa soluklanmanın ardından iki gün boyunca bizi besleyen Şennur abla ve görümcesi ile tanıştık. Taze otlarla yaptıkları gözlemeleri ve kendileri için yapıp ikram ettikleri ev yemekleri ile canımıza can kattılar. Bize kamp için yer gösterdiler ve akşam soğuk olunca yün battaniyelerini verdiler. Rüzgar, yağmur, soğuk yiyen bedenimiz bir gecesini sıcak ve tok geçirdi. Karia sadece patikalardan geçirmiyor bizi. Dağların eteklerinden pay almış insanların cömertliğini de katıyor yolcusuna.

Bayırköy’de kalbe yararlı iki gün geçirdik. Şennur ablanın candan, canımıza yakın misafirperliği ile eşliğinde sırtlandık neyimiz varsa. Yörüklerin ağızlarına afilli küfürler ettiren ayazına söve söve ama seve seve ayrıldık Bayırköy’den. Fakat geri döneceğiz… Şimdi susuz cennet Taşlıca’ya yüzümüzü dönme vakti.

Susuz kalan köy: Taşlıca

Dördüncü günün sabahındayız. Taşlıcanın yollarında saatlerce yürüyoruz. Ayak bileklerimi büklüm büklüm eden bir yol burası. Adı gibi taş, taşlıca… Karşımıza çıkan engeller sadece doğadan kaynaklı değil, insanlar da zaman zaman geçmemiz gereken noktalara çalı çırpı yığmışlar. Hayvanların kaçmasını engellemek içindir diye düşünüp, barikatı aşıp devam ediyoruz.

Taşlıca’ya yürürken tepeler aşıyoruz, birbiri ardına tepeler. Tepelerden birinin ardından bizi görüp, meraklı halleriyle durup bakan keçilerin arkasından iki kangal köpeği üzerimize koşuyor. Çoban ise en son belirip,

-Keçilerin yolundan çıkın, çıkın! Diye bağırıyor.

Sola doğru hareketlenip, eğimli araziye giriyoruz. Bizim önlerinden çekildiğimizi gören keçiler seke seke yollarına devam ediyorlar. Kangallar saldırır mı saldırmaz mı diye birkaç saniyelik muhakeme sonucunda onların niyetinin de sevilmek olduğunu anladık. Boyum kadar kangalı yavru köpek gibi severek neşenlendim de neşelendim. Taşlıca’ya daha çok var mı diye sorduğumuz çobanın da muhabbet edesi varmış ki, bırakmıyor bizi:

-Siz üniversiteli misiniz?

-Evet, ben gazetecilik okuyorum.

Lakin, çoban ODTÜ’de okuyan yiğenini bize övme telaşıyla,

-Benim yeğen de Ankara’nın en iyi okulunda okuyor, dedi.

Abim söze girip, espri yaptığını da belli ederek:

-Yiğenin komünist olur, devrimci olur ODTÜ’de, deyince

Bizim çobanı ağlamaklı bir hal almasın mı! Adamın suratı düştü,

-Deme öyle yav, evetçiyim ben dedi o bana. Yapmaz öyle, dedi.

Ameliyat izleri gibi insan belleğine yerşeyen izler vardır dedi babam. İşte o izlerden birine sahipti çoban. Farklı düşüncelerin ve yaşamların paylaşılmadığı toplumlarda bu izin varlığı derinleşerek büyüyor ve sürekli yüz yüze geliyoruz. Otoritelerin güler yüzlü tahakkümleri bu ülkenin seslerini susturuyor. Çobanın kabahati ne?

Dağın başında, solumda denizin dinginliği eşlik ediyor yoluma. Çoban arkasını dönüp, önünde güttüğü keçileri ile ufkuna bakıyor. Ufkunda ise iki kangal köpeği var oynaşan.

‘Sağ salim git’ diyen arkadaşına Ferhan Şensoy, ‘sol salim’ gitmeyi tercih ederim diyordu bir kitabında. Aklıma geliyor, gülümsüyorum…

Sağlıcakla Çoban ağbi!

Taşlıca göründü! Köyün girişine birkaç metre kala ayağımız düzlüğe değer değmez kendimizi sırt üstü yere atıyoruz. Taşlıca’nın taşının etmediği kalmadı bedenimize. Köye girdiğimizde restoran var mı diye sorduk, yok dendi. Tek seçenek kahvehanede tost yemek. Karia yolunun durak noktalarından biri olan bir köyün bizim gibi yolcusu çok olur. En azından yöresel bir köy restoranı hem kazanç getirir hem de davetkar olurdu yöre halkı için. Tostlarımızı getiren çocuk ile iki çift muhabbet ederken, köyün susuz olduğunu söyledi. Yağmur suyundan yararlanıyorlar ve suyu kuyudan çekip, civar köylerden eşekle su taşıyorlarmış.

-Ne zamandan beridir susuz Taşlıca?

-Cumhuriyet’ten beridir su yoktur, dedi.

Tam 94 yıl!

Bu zamanda susuz köyü aklım almamakta direndi. Belli zamanlarda su tankeri gelir, suyu dağıtır gider diye de ekledi. Ama büyük sıkıntı susuzluk. Yağmur yağmadığı zamanlar ne olacak? Taşın suyunu mu çıkarıp kullanacaklar?

Köyün eski adı da Fenaket imiş. Eskiler köye bu ismi vermiş. Şimdi Taşlıca denmesinin sebebi her yerin taş olması, Fenaket ismi de belli ki bir fenalıktan ileri geliyor. Susuzluk bu fenalıkların başıdır.

Taşlıca’da kalsaydık Serçe limanına gidebilirdik ama biz devam ettik ve Taşlıca’dan çokta uzak olmayan Cumhuriyet köyüne yola koyulduk konaklamak için. Mart ayında olduğumuz için yılın bu vakitleri açık pansiyonlarda uygun fiyata kalabileceğimizi de umarak devam ettik.

Cumhuriyet köyü, Taşlıca’nın tam aksi. Kaynak suyu da, şebeke suyu da var. Bir yanda 94 yıldır su haklarını tam anlamıyla alamayan bir köy, diğer yanda suyu bol Cumhuriyet köyü.

Bu geceyi suyu bol Cumhuriyetli olan bu köyün bir pansiyonunda geçiriyoruz. Yarın sabah erkenden Bozburun’a adımlayacağız.

Bozburun’a giden rota da keyifli. Çok kolay olmasa da fazla zorlanmadığım bir güzergah oldu. İlk günden itibaren hızlı yürüdüğümüz için Bozburun’a vardığımızda Selimiye’ye geçmek için acele etmemeye karar verdik.

Rüzgarın kuvveti artıyor giderek. Çadır kurmak için rüzgarı kesebilecek alan ve düz bir zemin arıyoruz. Mart ayında Bozburun’da hafif insan kalabalığı var. Rüzgar da alabildiğine esecek belli ki. Bize uygun bir pansiyon gerek. Yaz sezonu açılmadığından ücretler makul düzeyde fakat pazarlık yapılırsa daha karlı çıkma ihtimali de var. Biz de bu güzel, küçük balıkçı kasabasında denize nazır bir pansiyon bulup, yerleşiyoruz. Rüzgar; soğuk ve kuvvetli…

Balıkçı kasabası olan Bozburun’da göz gevezeliği yapıyorum pansiyonumun penceresinden. Rüzgar, limandan uzakta karaya bağlanmış tekneleri hırpalıyordu.  Başında beresi olan biri, teknesini ipinden tutuyor ama çekemiyordu. Rüzgar, tersine itiyordu tekneyi. Telaşı var, teknesini limanın kucağına bırakıp, alabora olmasından kurtarmaya çalışıyordu. Bir an yardım etmeye yeltendim, aşağıya inecektim ama kısa süre sonra teknesinin ipini çekip, atladı hemen içine. Beresi tam da tekneyi salıp, motoru çalıştırdığı an uçtu başından. Beline kadar uzun saçlarıyla bir hatun çıktı dışarıya, bere teknenin kıçına takılınca uzandı aldı. Tekne de, bere de, afili balıkçı hatun da güvenli limana gitti. Her şey birbiriyle uyumdur ya, kadın da dalgalar gibi çetindi.

Sabah deniz daha sakinken, rüzgar da hafifken ayrıldık Bozburun’dan. Karia rotasından Selimiye’ye devam edip yeniden Bayırköy’e geçeceğiz. Orada ağırlıklarımızı bırakıp, Turgutköy ve Hisarönü’ne yürüyeceğiz.

Devamı gelecek…

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu