Küresel çevre sorunları ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin kararı – Ayşe Uyduranoğlu

Türkiye’de uzun bir süredir yaşanan olumsuz gelişmeler nedeni ile, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde gerginlik yaşanmaya başlamış ve nihai olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), 25 Nisan 2017 tarihi itibariyle Türkiye’yi yeniden siyasi denetim sürecine alma kararını vermiştir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) ile üye olma çabaları, uzun yıllar öncesine dayanmaktadır ve kabul etmek gerekir ki, bu süreç Türkiye’yi yormuştur. Diğer taraftan Türkiye’nin, çeşitli hükümetler döneminde ne kadar samimi olduğu, bir diğer deyişle AB üye ülkelerinde var olan, zorunlu uygulamaları ne kadar gerçekleştirmek istediği de tartışmaya açıktır.

AB’ye hiç bir zaman üye olamasak bile, AB ile kuvvetli ilişkiler her zaman Türkiye’nin lehinedir. Ulus-devletin hangi devlet olursa olsun, diğer devletler ile ilişkileri bozarak, uluslararası arenada giderek yalnızlaşarak çğzemeyeceği küresel sorunlar mevcuttur. Bunlardan aklımıza gelen ilk örnek, çevre problemleridir.

Kabul etmemiz gerekir ki ,AB çevre problemleri konusunda etkin politikalar uygulamaktadır. Direktifler ile, belirlenen fasıllar altında neler yapılması gerektiğini belirtir. Üye ülkelerin hepsi, bu direktiflere uymak zorundadır. Yani bunlar bağlayıcıdır. Zaten üye olmadan önce uygulanan geçiş sürecinde, müktesebat uyumu bu nedenle yapılmaktadır. Üye olmak isteyen ülkelerin mevzuatlarını, AB mevzuatı ile uyumlu kılmak için fasıl bazında müzakereler yapılır. Elbette bu maliyetli bir süreç olduğu için, AB kaynaklarından hatırı sayılır miktarda fon da tahsis edilir. En önemli katkısı ise, kapasite arttırımı için verdikleri destektir. Bu destek, ilgili alanda beşeri sermayenin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.

Çevre problemleri, ekonomi literatüründe ‘piyasa başarısızlığı’ olarak tanımlanmaktadır. Bu sorunların önlenmesi ve/veya çözülmesi için de mutlaka hükümetlerin müdahalesine gereksinim duyulmaktadır. Hükümetler, regülasyonlar ve/veya piyasa bazlı enstrümanlar (vergiler, emisyon ticareti) aracılığı ile söz konusu problemleri çözmeye çalışır. Ancak bazı problemler vardır ki, tek bir hükümetin ya da bir kaç ülkeden hükümetlerin bir araya gelerek tek başlarına çözmeleri mümkün değildir. Ulusal sınırlarını tanımayan kirlilik problemleri, bunların başında gelmektedir. En sevdiğim ve dersimde mutlaka örnek verdiğim AB uygulamalarından biri, regülasyonlar ile piyasa bazlı enstrümanlardan olan vergilerin birbirine nasıl destek olduğuna dairdir. 1990’lı yılların başında kurşunlu benzini piyasadan kaldırmak için AB tarafından çıkartılan direktif, o dönemde yeni üretilen arabalarda ‘katalitik konvertör’ olmasını zorunlu kılan başka bir direktifle desteklenmiştir. Çünkü katalitik konvertörü olan arabalar, teknik olarak kurşunlu benzin ile çalışamıyordu. Buna ilave olarak, kurşunsuz benzinin kullanımını daha da yaygın hale getirmek ve kurşunlu benzini piyasadan daha hızlı kaldırabilmek için benzin üzerinden alınan spesifik vergilerde, kurşunsuz benzin lehine indirim yapılmıştır. Bu örnek, AB’nin müdahelesi ile hem üretici hem de tüketici kararlarını etkileyen, daha doğrusu değiştiren bir örnektir. Doğal olarak, zamanında AB’ye üye olan bütün ülkelerinde uymak zorunda kaldığı bir uygulamadır.

AB, çevre sorunları ile mücadelede başka politikalar da uygulamaktadır. AB ülkelerinde mali vergilerden (asıl amacı bütçeye gelir sağlamak olan vergiler), çevre vergilerine (asıl amacı bütçeye gelir sağlamakla birlikte, ekonomik aktörlerin davranışlarında çevre lehine değişiklik yapmayı da amaçlayan vergiler) doğru yeniden yapılandırma çalışmaları uzun bir süredir devam etmekte ve bu politika, ‘Yeşil Bütçe Reformu’ olarak adlandırılmaktadır. Araba vergileri, Katma Değer Vergisi (AB ülkelerinde uygulanması zorunlu olan tüketim vergisi) ve fiyattan bağımsız olarak satılan ünite başına uygulanan spesifik vergiler, özellikle akaryakıt vergisi, çevreyi korumak için yeniden yapılandırılan en önemli tüketim vergileridir.

AB, emisyon ticaret sistemini ise Kyoto Protokolü’nün 2008-2012 yıllarını kapsayan birinci döneminden önce hayata geçirmiştir ve şu anda hacim olarak dünyada en büyük emisyon ticaretine sahiptir. Emisyon ticaret sistemi, “asıl amacından uzaklaşıp yeni bir ticaret kapısına yol açtı” diye yapılan tartışmalar bir yana, karbon fiyatlandırmasının sera gazı emisyonlarını azaltmakta etkin bir yol olduğunu göstermiştir. Sisteme dahil olan sektörlerin yol açtığı emisyonların, 2020 yılında 2005 yılına göre yüzde 21 daha düşük olacağı öngörülmektedir.

Bu tartışma, örneklerin sayısı arttırılarak genişletilebilir. Söz konusu uygulamalar, insanlığın daha iyi koşullarda yaşamasını sağlayabilmek için yapılan uygulamalardır. Bilinmesi gereken Türkiye’nin, coğrafi pozisyonundan dolayı iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler grubunda yer almasından dolayı sadece mitigasyon çabalarında değil, değişen iklime uyum çabalarından da AB’nin parasal kaynağına ve daha önemlisi bilgi birikimine gereksinim duyacağıdır AKPM tarafından alınan kararın, Türkiye’deki gelişmelere bakarak şaşırtıcı olmadığını hatta beklendiğini söyleyebiliriz. Yakın bir gelecekte giderek ağırlaşan çevre sorunları ile mücadele etmek gerektiğinde, Türkiye’nin yalnız kalmamak için işbirliğini yolunu yeniden açması için üstüne düşeni yapması gerekmektedir. Değişen iklime uyum sağlayamadığımızda bugün yaşanan problemlere, çok ciddi bir problem daha eklenecektir. Ve bundan daha cok düşük gelirli grup etkileneceği için, gelir dağılımında var olan adaletsizlik daha da kötüleşecektir.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu
Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi
Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page