Mavi Anadolu, Halikarnas Balıkçısı’nı unutmadı

Balıkçı bugün 127 yaşına girdi.

Balıkçı deyince aklıma deniz, ağaç ve orman geliyor. Oğlu onun için “Denizde balık adam, karada ağaç adamdı” demişti.

Mavi Sürgün ‘ün kapağında Sabahattin Eyüboğlu, Zindan karanlığını hürriyet mavisine dönüştürmüş bir yaman insan soluğudur bu kitaptaki. Bu soluk otuz yıldır, gittikçe daha gür, daha dolgun, bir Batı Anadolu destanı savuruyor bize: Ege tanrılarının ve insanlarının yenmiş haklarını arayan bir destan.

Denizlerin en mavisiyle sarmaş dolaş olan bu destanda tanrılar bir insan sıcaklığı, insanlar bir Tanrı yüceliği kazanır, kara günler içinde ak günler doğar, yoksul ellerden bereket saçılır, en mutsuz yaşantılardan en mutlu ötelere yollar açılır, yürekler acısı gerçekler Tabiat Ana’nın gülümser bakışında erir, topraklar yeşerir, sürgünler mavileşir.

Bu destanda insanoğlu zaman zaman kirinden pasından arınıp yalın yürek sonsuz evrenin karşısına dikilir, bu canım dünyayı cehenneme çeviren savaşlara yuf diye, ekmeği, şarabı ve sanatı yaratan barışlara merhaba diye seslenir.

Sanatın ve bilginin ışığında, insan olmak ve dünyaya tutunmaktı bizlere bıraktığı vasiyeti.

Zaman kullanmayı bilmeyeni öldürür! diyordu ve ekliyorduZaman hep yatay sanılır. Ben geçmişte yokum, gelecekte de. Şimdi dikine varım: yükselmesine sonsuz ve derinlemesine dipsiz…” En çok bu sözüyle sevdim onu. Hayatı dikine ve dibine kadar yaşadı. Zarlar çoğu zaman hileliydi. O bunu biliyordu, yaşadı da. 25 yıllık sürgününü bir cennete dönüştürdü. Bizler de daha dün yaşadık. Civalı zarlarla sürgün edildik bir meçhule. Hem de tek tek değil, milyon milyon sürgün edildik!

Araf’ ta bekliyoruz. Dikine ve derinlemesine!

1890 yılında ada Türk iken Girit’te doğdum. Babam, Türkiye’nin Atina Sefiri oldu. Falerin’de ilk evi babam yaptırdı. Üç dört yaşındayken, küçük kardeşimle Parthenon’ un mermerleri arasında oynardık. Bir gün kayıkta, kayıkçı deniz aynasını denize tuttu. Denizaltı âlemini görünce, tokat yemiş gibi sarsıldım. Yazı öğrenmeden önce, sabahtan akşama kadar resim yapardım. Sonra Büyükada’da oturduk. Altı yaşında oradaki mahalle mektebinde okuma yazma öğrendim. 10 yaşında bir misyoner kuruluşu olan Robert Kolej’ e gönderildim. Sabah, öğlen, akşam ve yatmadan önce dua ediyorduk. Ben İsrail’in boyuna, Cerikaya, öteye beriye taşınan taşlardan bıktım. Kütüphanelerde, içleri hayat dolu kitaplar vardı. Okudum. Ama 700 öğrenci arasında o kitaplar bana yasak edildi. Elektrik feneri icat edilmişti. Gece yorganla battaniyeyi çadır yapar elektrik feneriyle, arkadaşlarıma aldırdığım kitapları okurdum. Çok yazardım İngilizce… Ama on üç yaşımdan sonra yazmadım. Çünkü pazar günü kilisede okuduklarımı yazmamı istediler.

Ben de herif eşek arısı gibi vızıldarken, yanı başlarında uyuyan arkadaşların kulaklarına çöp soktuklarını ve başka realiteyi yazdım. Skandal oldu, paylandım, artık yazmadım. Kolej’ den sonra İngiltere’ye göndermek istiyorlardı. Portsmouth’ da ki mektebine gitmek istedim. Münasip görmediler. Oxford’a gönderdiler. İsteksiz gittim. En kolay konuyu seçtim, üç dört yıl öğrendim. Üç dört yılda öğrendiğimi unutmak için sarf ettim. Ama kütüphanelerden, hem sonradan Londra Üniversitesi’nden istifa ettim. İlk dünya savaşında hastaydım. Savaş sonrası asker kaçaklarının kendileri gelip teslim oldukları halde yargılanmadan asıldıklarını yazdım. Ankara İstiklal Mahkemesi’nde, Bodrum’da üç yıl kalebentliğe mahkûm ettiler. Asıl mimledikleri M. Zekeriya’yı mahkûm etmek istiyorlardı. Ama yazıda suç bulamazlarsa yazıyı basan da serbest kalacaktı. Bodrum’a vardığım zaman 34 yaşındaydım.

Oğlu Şadan Gökovalı ve sevgilisi Azra Erhat ile Bodrum’ da

Ondan önceki mektep hayatımın bende bıraktığı intiba şöyleydi. İstiklal Mahkemesi’nde mevkuf iken, bir gece rüyamda çocukluğumu, hala Kolejde olduğumu görmüştüm. Uyanınca hapishanede olduğumu ve kolejde olmadığımı gördüm ve çıldırasıya sevindim. Bu hürriyetti bre! Oysaki kolejde Fikret’in oğlu Haluk’ta, benimle aynı tabiydi. Halikarnas’ da, üç dört yaşındayken Faleron’ da gördüğümü ve kaybettiğimi buldum orada kaldım, yazdım, çiçek, ağaç ve yemiş yetiştirdim. Gece rüyamda kendimi savaşan bir general gibi görüyordum. Arkamda, yüz binlerce portakal ve grapa fruit ağaçları kökleri üzerine kalkmışlar, ilerliyoruz ve düşmanımız ölüme karşı vitamin ve ışık bombaları portakalları, greyfurtları, çiçekleri atıyoruz.

Sonrası Halikarnas Balıkçısı. İşte o kadar!”

Ortalık bugün de sis ve pus.

Dünyanın sisini ve pusunu ne temizler?

Sıkı bir poyraz ve belki de Balıkçı’ nın bir “Merhaba!” sı…

 

Ercüment Gürçay

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page