Köşe Yazıları

Referandumlar ve insani gelişme endeksi

Türkiye, 16 Nisan 2017 tarihinde anayasa değişikliği için yapılan referandumda tercih hakkını kullanacak. Evet ya da hayır seçeneğini tercih edecek olan bütün seçmenler, nefeslerini tuttu ve sonucu bekliyor. Referandum hazırlıklarının daha doğrusu siyasi partilerin seçmenleri ikna çalışmalarının adil bir ortamda yürütülüp, yürütülmediği tartışmaya açık. Hükümetin bazı tüketim mallarında KDV indirimine gitmesi, hatta süreyi uzatması, elindeki bütün olanakları buraya yönlendirmesi ise düşündürücü.

Bu yılki bütçe harcamaları geçen yıla kıyasla artmıştır. Bunun mutlaka bir maliyeti olacaktır; özellikle iş dünyasına ve vatandaşlara yansıtılan bir maliyet. Özelleştirmeyi hükümet açısından geçici ve her zaman olanaklı olmayan bir gelir kapısı olarak düşünürsek, bütçe açığını kapatmanın iki yolu vardır: Borçlanma ve vergi gelirlerinin arttırılması. Borçlanma, ‘crowding out’ etkisi ile faizlerin artmasına, dolayısı ile kredi kullanmanın daha maliyetli hale gelmesine yol açar. İş dünyası, baskıyı bu şekilde hissedecektir. Eğer bütçe açığını kapatmak için borçlanma tercih edildi ise, bu vatandaşlara ödetilecek ek verginin ertelenmesinden başka bir şey değildir. Hükümet, şu anda referandum kaygısı ile vergi indirimini tercih etmektedir.

Türkiye’nin maalesef bu çağda bütün enerjisini, kaynaklarını bu işe ayırması elbette  talihsiz bir gelişme. Ama bu gelişmede iktidar kadar, muhalefet partilerinin de sorumluluğu var. Benimsemiş oldukları ideolojileri, ne insan odaklı ne de doğa odaklı. İnsanın gerçekten merkeze konulduğu ideolojiler geliştirilmiş olsaydı, ülkede muazzam bir beşeri sermaye yaratılmış olacaktı. Demokrasisi kurumsallaşmış (güçler ayrılığının kurumsallaşması ve politikacıların kendilerini devlet büyüğü, vatandaşları teba olarak görmediği demokrasiler) ülkelerde, politikaların seçmenler tarafından kabul edilebilirliği ile bu politikaların, politikacılar tarafından uygulanması arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Demokratik toplumlarda vatandaşlar sadece oy veren değil, aynı zamanda bağımsızlığı ispatlanmış kurumlar aracılığı ile de hesap sorandır. Vatandaş, temsil yetkisini politikacılara bırakırken aynı zamanda hesap sorabilme hakkını saklı tutar.

Türkiye’nin 2015 yılında İnsani Gelişme Endeks (İGE) değeri, 0.767 olarak hesaplanmış ve 188 ülke içinde 71. ülke olmuştur. İGE hesaplanırken bir çok gösterge dikkate alınmaktadır. Bunlardan bazıları gini katsayısı (yüksek gelirli grup ile düşük gelirli grubun milli gelirden nispi olarak ne kadar pay aldığını gösteren katsayı), ormanlık alanın toplam ülke alanı içinde sahip olduğu pay ve eğitimde geçirilmesi beklenen sürelerdir. Burada en düşündürücü olan, Türkiye’nin son yıllarda en büyük 25 ekonomi içinde yer alması, ancak İGE’nin 188 ülke içinde 71. sırada olmasıdır. Gelirin adil dağılmaması, beşeri sermayenin kötü etkilenmesine ve bu da gelişen/değişen insanın taleplerine karşılık veremeyen eski ideolojiler ile ülkenin yönetilmesine yol açmaktadır.  Ülke nüfusunun büyük kısmı, ekonomik açıdan gelecek endişesi ile yaşadığından dolayı uzun vadede neler yaşayabileceğini değil, kısa vadede nasıl güvende olabileceğini düşünmektedir.

Finlandiya ve İsveç’te yaşanan gelişmeler, İGE’nin aslında siyasi hayatta da nasıl rol oynadığını, farklı insan ve doğa temelli ideolojilerin nasıl geliştirebildiğini göstermektedir. Son yıllarda beşeri sermayenin kuvvetlenmesi ile ortaya çıkan yeni taleplerin, siyasi partilerin oluşumunda oynadığı rol ortadadır. İyinin daha da iyisi. Bu nedenle, bu ülkelerde insan ve doğa odaklı partilerin parlamentolarda yer alabildiğini görmekteyiz. Hatta ‘Pareto Improvement’ dediğimiz durumun yani herkesin refahının daha da arttığı bazı önemli politikaların uygulanmasında da anahtar role sahip olduğunu görmekteyiz. En güzel örneklerden biri, İsveç’ten verilebilir. Çevreci Parti (Environmentalist Party), 2002 genel seçimlerinde seçimi kazanan ve hükümeti kuran Sosyal Demokratlar’a verdiği desteğin karşılığında, trafik yoğunluğunu azaltmak için önerilen trafik yoğunluğu fiyatlandırmasının pilot olarak uygulanmasında ısrarcı olmuştur. Pilot uygulama esnasında trafik yoğunluğundaki ve hava kirliliğindeki azalma, uygulamaya destek vermeyenlerin uygulamaya destek vermesini sağlamıştır. 2006 yılında yapılan referandumda çoğunluğun uygulamayı desteklemesi ile 2007’de trafik yoğunluğu fiyatlandırması daimi hale getirilmiştir. Uygulamadan elde edilen gelirin önemli bir kısmının toplu taşımacılığa ayrılması, düşük gelirli grupları ve kadınların refahında artışa yol açmıştır. Zamanı daha değerli olanlar ise ücreti ödeyip, trafikte harcanan zamandan tasarruf ederek refahlarını arttırmıştır.

Keşke referanduma götürdüğümüz konular, İGE’yi arttırmaya yönelik konular olabilseydi. Keşke siyasiler, İGE’yi arttırmaya kafa yorsaydı. Böylece çoğunluğa hitap eden ideolojiler de değişecekti.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi

Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı