Günün ManşetiHafta SonuManşet

[Kuşlar, Orman ve Ben] ‘Abi mezgeldek bu!’

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

18

‘Abi mezgeldek bu!’

Bu yazıları yazmanın büyük zorlukları var. Birincisi düzenli yazmak. Geçekten zor bir iş benim için. Kao-dinamik* bir yaşamım var, bir gün orada, iki gün burada. Eskiden de böyleydim, huyum kurusun. Disleksia var bir de serde. Sağı solu, yönleri karıştırmak var, zihin parçalı bulutlu sürekli. Hal böyle olunca oturup konstantre olmak, bir hikayeyi kaleme almak oldukça zor. Ki dikkatinizi çekerim, bir hikaye değil binbir hikaye var.

İkincisi, yaşanmış hikayeleri yazı gibi kalıcı bir mecraya aktarmak için özen gerekiyor, hafızayı yoklamak, teyid etmek, fotoğrafların arkasında yazan tarihlere bakmak, anıları yeniden yeniden yaşamak gerekiyor. Takdir edersiniz ki kafada devreler yanıyor bir noktadan sonra. (Bir yazı okudum, insan beyninde hatırlanmaya çalışılan anı ne kadar geçmişten ise o kadar fazla yeni nöral bağlantı kuruluyormuş)

Lakin gelin görün ki bahanelere mahal yok. Yazacaksan yaz kardeşim, değil mi ama? Alper perişan oldu, yazık değil mi ona?

Sonuç olarak oradan oraya atlamamda sakınca yoktur sizler açısından herhalde, illa tarih sırasıyla olsun gibi bir derdimiz de yoksa eğer ki benim yok.

Yıl 1993-1995’lere geldiğimizde ara ara hatırladığım irili ufaklı pek çok seyahate çıktığımı hatırlıyorum. İç Anadolu’nun dağlarında Kara Akbabalar, Göksu Deltasında Yaz Ördekleri, İstanbul Boğazında kuş göçleri, Eymir ve Mogan Gölleri, Konya Havzası’nın benzersiz bozkırları ve sazlıkları ve elbette Burdur Gölü’nde Dikkuyruklar derken eni konu kuşla yatıp,  kuşla kalkar olmuştum.

Bu arada “sulakalan”, “doğal yaşlı orman”, “primer bozkır” gibi habitatlarla tanıştım, pek sevdim her birini.

***

Yıl 1994. Bahar ayları olmalı. Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin Kuş Koruma Bölümü, o dönemde Türkiye’nin Önemli Kuş Alanları envanterine yoğunlaşmıştı. İşin sonunda bir de kitap basmak vardı tabii. O zaman böyle web siteleri falan yok şimdiki gibi (böyle bir cümle kurabildiğime inanamıyorum bu arada). Bu nadide eseri hakkıyla bitirebilmek için Murat (Yarar) ve Gernant (Magnin) dağ taş geziyorlardı. Elbette onlara arada bir katılan kuşçu takımından birileri vardı ama yine de eldeki kuşçu potansiyelinden maksimum faydalanmak gerekti.

Murat’ın ofisteki masasında meşhur bir telefon defteri vardı. O zamanlar şimdi olduğu gibi böyle cep telefonları da yoktu. (Tanrım, ikinci defa oldu). İçi neredeyse Türkiye’de kuşlarla ilgilenen ne kadar insan varsa hepsinin telefonlarıyla doluydu. Defter bayağı ince bir defterdi. O defterde hep adını duyduğu, ama hiç tanışmadığı Güven de vardı. İsminin yanında şöyle yazıyordu: “Güven Eken (İzmir’li Kuşçu)”. Önemli bir kişiydi, zira İzmir’den, Gediz Deltası’nda düzenli olarak kuş gözlediği bilgisi ulaşmıştı merkeze. Gediz Deltası da oldukça önemli bir sulakalandır.

Neyse uzatmayayım, Murat’la İzmir’e Güven’i ziyarete gitmeye, Gediz Deltası’nı görmeye karar verdik. Ben Ankara’dan, Murat İstanbul’dan atladık, İzmir’e geldik. Güven bizi Çiğli’de karşıladı. Tanışmakla çok vakit kaybetmeyip doğrudan kuş konusuna girdik. Zaten kuşçular (ya da herhangi başka bir tutkusu olanlar diyelim) pek tanışmakla uğraşmazlar. Varsa yoksa kuş.

‘Abi mezgeldek bu!’

Biraz konuşup, birşeyler atıştırıp Delta’ya doğru yol aldık. Bayağı toplu taşım araçlarıyla falan. Bir araba vardıysa da hatırlamıyorum, sanıyorum yoktu. Bütün günü enfes bir sulakalanda kuş bakarak geçirdik.  Güven’in kişisel hikayesini dinledik. Tam deltayı terk ederken, güneşin batayazdığı ve eskilerin o garipler vakti dediği saatte yolun karşısından, yerden bir kuş kalktı. Hızlı hızlı kanatlarını çırparak önümüzde bir yay çizdi ve şaşkın bakışlarımız eşliğinde karşı tarafa geçerek çamurlu zeminde bir yere pıt diye kondu. Öyle iyi bir kamuflaj giysisine de sahipti ki…

Kuşun uçuşunu, Murat ve Güven’in “abi mezgeldek bu” diyerek attıkları sevinç çığlıklarını ve birbirlerine maç sonrası galibiyet duygusuyla sarılan taraftar gibi sarılarak zıpzıp zıpladıklarını dün gibi hatırlarım. Mezgeldek’in o günkü kaydından bir önceki kaydı sanırım 14-15 yıl önce yapılmıştı. Uzun süredir kuşçular tarafından görülmeyen bir kuştu, kuş gözlem tarihinin tozlu sayfalarına gömülmek üzereyken gözlere takılan bu kuş bayağı bir süre konuşulacak, “vay be, adamlara bak, ne şanslılar” dedirtecek, diğer kuşçuları hüzünle (kendileri o kadar şanssızdı ki görememişlerdi), karışık bir sevince (çünkü mezgeldek vardı ve yaşıyordu) boğacaktı.

Her güzel kuş kaydını kutlayan kuşçular gibi biz de o akşam Kordon’da “vay be ne kadar şanslıyız” diye diye kutladık o eşsiz anı. Bir bira içip dağıldık.

Biz onlara Kara Akbaba deriz’

1995 Mayıs’ıydı  sanırım, evet öyle olmalı, İç Anadolu ormanlarında Kara Akbaba peşinde koşuyoruz. İspanya’dan gelen araştırmacılar Borja Heredia ve Steve Parr , Güven Eken ve Murat Yarar’la birlikte (bir de Yasin diye biri vardı, köy bakkalından aldığı bayat cikletle zehirlenmişti, seyahati yarım bırakıp dönmek zorunda kaldı) Mihaliççık, Kökez, Türkmen Dağı gibi mevkilerde köy köy, dağ dağ dolaşıp bu nadir kuşları aradık.

Kara Akbaba, Türkiye’de yaşayan dört akbaba türünden biri. Diğerleri, Kızıl Akbaba, Küçük Akbaba ve Sakallı Akbabadır.  Bunların arasında yuvasını çam ağaçlarının tepesine yapan tek tür. O nedenle çok tipik. Kanat açıklığı 2,5 m yi bulan bu dev hayvan uçanlar içinde en uzun kanatlara sahiplerden biri. Fantastik bir hayvan yani. Elbette bu kocaman hayvanın kocaman bir de yuvası var. Ve bu kocaman yuvayı taşıyabilecek kocaman, yaşlı, ulu ağaçlara ihtiyacı var. Bu ağaçlar da tahmin edebileceğiniz gibi doğal yaşlı ormanlarda bulunabiliyor.

Köylüler bu hayvana aralarında genelde kara kartal diyorlar ki, Beşiktaş’taki fantastik heykel dışında kara kartal diye bir kuş yok. Bizim de yanımızda Kara Akbaba resmi olan ufak el broşürleri, posterleri filan var, gittiğimiz yerde arabadan inip insanlara, nasıl olsa Kara Akbaba desek bilmiyorlar düşüncesiyle “Ağalar, buralarda bu kuşlardan varmış, koca koca kuşlar, kara kartallar, hiç gördünüz mü?” diyerekten ve kollarımızı da var gücümüzle açıp hayvanın eşgalini tarif de ettikten sonra “ha evet, kara kartal. Şurada, burada”  gibi istihbaratlarla yolumuza devam ediyorduk. Biz diyorum ama ben genelde bu sahnelerde gözlemciyim. Ya arabanın içinden ya da arkadaki noktalardan birinden olanı biteni seyrediyorum.

Nihayet kuşları hakkıyla tanıyan bir köye geldik. Kökez civarıydı sanırım. Murat yine aynı kendinden eminliğiyle arabadan indi –biz de indik tabii. “Selamün Aleyküm, biz böyle koca koca kuşlar, kara kartallar arıyoruz, siz biliyor musunuz buralarda var mı o kuşlardan?” diye sordu. Üstüne üstlük, kuşu tarif etmedeki performansı öncekilerden çok daha iyiydi. Artık tecrübe kazanmasından mı, yoksa seyahatin sonuna yaklaşırken ki sabırsızlığından mı bilinmez. Adamlar durumu hemen anladılar ve neredeyse bir ağızdan: “Ha evet, şu dağın ardında ağaçların üzerine yuva yapıyorlar” diyerek karşıdaki ormanla kaplı tepeyi gösterdiler. Ağacın üzerindeki yuvayı belirtmediğimiz için bu detay hepimizin hoşuna gitmişti, belli ki aradıklarımızdı onlar. Pek hoşnut teşekkür edip hızla hedefe doğru yol almaya davranmışken amcalardan biri iki adım atıp yaklaştı “yalnız” dedi, durduk biz de, “Biz onlara Kara Akbaba deriz”.

Türkçe kuş isimleri listesi

Bir ara, sanırım 1995 yılının son aylarından birinde, Türkiye’deki kuşların isimlerini bir liste haline getirme ihtiyacı doğdu. Bir toplantı tertip ettik. Bu toplantı sadece Türkçe Kuş isimlerini bir araya getirmedi, aynı zamanda 3 kuşak kuş gözlemcisini de buluşturdu, iki gün boyunca uzun uzun kuşlar, isimler üzerine konuşup tartışmalarını sağladı.

Belki bu da bir ilkti. ODTÜ Biyoloji Bölümü’nün ev sahipliği yaptığı toplantıyı AKGT ve DHKD ortaklaşa koordine etti. Ayrı ayrı kuş listeleri derlendi, farklı kullanımlar üzerinde tartışmalar yapıldı ve tek bir isim listesine ulaşıldı sonunda. Bu neden bu kadar önemli diye soranlarınız vardır şimdi. Önemliydi, çünkü değişik değişik kaynaklarda, konuya her el atan, başka bir isim kullanıyordu ve bu büyük bir karmaşa yaratıyordu. Koca koca adamların bir kuşun adı üzerinde bu kadar titizlenmeleri de kuşçulara has bir özellik olabilir aslında. Böylesine ciddi bir iştir işte kuş gözlemciliği. Yanlış hatırlamıyorsam Büyük Sumru isimli hayvancağızın ismi Hazar Sumrusu’mu olsun, Büyük Sumru’mu olsun tartışması oldukça zaman almıştı! Konunun güzelliğine bakar mısınız?

Elbette her şey gibi o liste de değişti sonra. İleriki yıllarda, 2002 yılına gelindiğinde Kerem Ali Boyla tarafından tercüme edilen, kapağı Sancar Barış tarafından resmedilen ve Doğal Hayatı Koruma Derneği tarafından basılan ilk kapsamlı Türkçe kuş rehber kitabında bir sonraki versiyonu ortaya çıktı.

Kitap basılınca üstünde dumanı tüterken DHKD ofisine geldiğinde büyük heyecanla gidip aldık. Kitabın genel sahibi her ne kadar İngiliz bir yayıneviyse de üzerindeki isimler tanıdık, kelimeler Türkçe idi. O mutluluk tarifsiz (böyle şeylerle mutlu oluyorduk o zamanlar). O zamana kadar kuşçuların çoğu bu kitabın İngilizcesiyle birlikte uyuyorlardı. Kitapların hemen hepsi lime lime olmuştu neredeyse.

Önsöz Tansu Gürpınar tarafından yazılmış, Kapak resmi Sancar Barış tarafından resmedilmiş, kitabın kendisi Kerem Ali Boyla tarafından Türkçe’ye çevrilmişti. Her birine tek tek imzalattım.

Sancar’ın yazdığı cümle derin bir nefes sonrası gelen rahatlık hissi gibi:

Güneşin, Şükürler olsun ki bunu imzalama şansımız oldu… Sevgilerle, Sancar, 21.04.2002

*Kao-dinamik: Ben uydurdum, itiraf ediyorum. Öylesine çıktı ağzımdan. Kaotik ile dinamikin birleşimi bir kelime. Dinamik ama aynı zamanda kaotik. Düzensiz ve hareketli de diyebiliriz. 

(İlla ki) Devam edecek…

 

Güneşin Aydemir