Alaçatı Ot Festivali başladı: Agrilya’dan Alaçatı’ya

Bu yıl 6-9 Nisan tarihleri arasında 8. Alaçatı Ot Festivali gerçekleştiriliyor.

Festival her yıl olduğu gibi 7 Nisan günü yapılacak yürüyüşle başlayacak. Çeşme Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç “Çeşme, ülkemizin göz bebeklerinden biri. Ot Festivali, Çeşme için sezonun başlangıcı oluyor. Sezona hazırız. Tüm misafirlerimizi, 6-9 Nisan tarihleri arasında gerçekleştireceğimiz Alaçatı Ot Festivali’ni doya doya yaşamaya ve stres atmaya davet ediyorum. Ot Festivali’nde açılacak stantlardaki yiyecek çeşitlerini tatmak, söyleşi ve atölyelerde bilgilenmek, müzik dinletileriyle neşelenmek, Alaçatı’nın dar sokaklarında, güneşin alabildiğine ısıttığı taş evlerin arasında keyifli bir dört gün geçirmek üzere herkesi Çeşme’ye davet ediyoruz” diyor ama eğer gitmeye niyetiniz varsa “stres atmak!” noktasında küçük bir uyarı yapmak isterim: Eğer sinirlerinize hakim olamıyorsanız, on binlerce insanın yer aldığı mahşeri bir kalabalığın ortasında kalmaya, aralardan yol bulup, menzile ulaşmaya mecaliniz yoksa, hiç niyetlenmeyin derim. Festival günlerinde Alaçatı’ nın daracık sokaklarında yürümek kadar, dinlenmek için bir cafe vs. bulmak da bayağı meşakkatli bir iş. Eğer küçük de olsa servet sahibi biri değilseniz cafe- restoran- bar fiyatları da canınızı yakabilir. Benden söylemesi!

Festival konser alanında iğne atsanız yere düşmez/ 2014

Ot Festivali’ nin faydası yok mu? Var tabi. Küçük aile çiftçiliği yapanlar için festival günleri iyi bir gelir kaynağına da dönüşebiliyor.

Turizmciler, yatırımcılar için de Alaçatı’ nın marka değeri yükseliyor. Artık birçok büyük turizm firması festivale özel turlar düzenliyor. Otellerde, motellerde, pansiyonlarda önceden yer ayırtmadan yer bulmak nerdeyse olanaksız. Konaklama maliyeti de oldukça yüksek. Gündüz Alaçatı’ ya gelip, akşamları Çeşme’ ye, Urla’ ya gidip konaklamak zorunda kalabilirsiniz.

Buğday Ege’ den Pembe Albayrak ve Nurhayat Bayturan, Çarşamba Organik Pamuk Üreticileri Birliği’ nden Dursun Güney ve Germiyan Köyü’ nden Nuran ile/ 2014

2014 yılında Alaçatı’ ya bağlı Germiyan Köyü’ nde altı ay bir organik tarım firmasında çalışmış ve o yıl yapılan festivalde de Yeşiller Organik’ in ürünlerini misafirlere tanıtmıştık. Bizim Buğday Derneği de o yıl festivale standıyla katılmıştı.

Urlalı çiftçi Yüksel, Ferhat ve Dijan Kentel/ 2014

Alaçatı’ da festival günlerinde olduğu gibi, temmuz ve ağustos aylarında da sokakta adım atacak yer olmuyor ama bu kalabalığa rağmen Bodrum’ daki gürültü ve ışık kirliliğine pek rastlanmıyor. Bu durumu yerli halkın ve esnafın son derece bilinçli olmasına bağlayanlar var. Bu ayların dışında pek kimseler bulunmuyor. Yaklaşık on bin yerleşik nüfusa sahip Alaçatı’ yı bilenler buralarda en güzel mevsimin nisan-mayıs ve eylül-kasım ayları olduğunu anlatıyorlardı. Alaçatı’ nın gerçek tadı bu aylarda yaşanıyormuş ki bence de öyle.

Bir de yazın 35-40 derecelere varan sıcaklığa rağmen tatlı bir meltemle hava kuru kalıyor, bunaltmıyor, terletmiyor. Ağustos akşamının esintisiyle üşüyebilirsiniz.

Alaçatı bir tatil kasabası ama sokakları denize açılmıyor. Denize kıyısı yok. Ama her yerinden denize yürüyerek ulaşmak mümkün. Rüzgâr denizin kokusunu taşıyor çoğu zaman.

Yazlıkçılar, turistler büyük kentlere (özellikle İstanbul’ a) dönünce Alaçatı’ nın Arnavut kaldırımı dar sokakları, tarih kokan evleri, 1874’ de yapılan kilisesi (sonradan camiye dönüştürülmüş) Alaçatı sakinlerine, kış esnafına ve kedilere kalıyor. Bir de her mevsim delice esen rüzgarına.

Alaçatı, dünyanın en iyi rüzgâr alan üç bölgesinden birisi olarak anılıyor ve Alaçatı hakkında “dünyanın rüzgârla dans ettiği yer” gibi bir yakıştırmanın olduğu da rivayet ediliyor. Ki bu rüzgâr Alaçatı’ ya 15- 20 dakika uzaklıkta yer alan koyu dünyanın en önemli sörf merkezi haline getirmiş. Koy, etrafı tepelerle çevrili bir gölü andırır. Bu tepeler poyrazı kesmez, ama açıktan gelen dev dalgaları sörf için ideal olacak şekilde küçültür. Sürekli esen rüzgârı ve kıyıdan 80 metre açığa kadar uzana 1,5 metreyi geçmeyen sığlığı ile sörf için idealdir. Piri Reis “Kitab-ı Bahriye” de “Alaca At limanında deniz yufkadır” diye yazar. Koyda onca rüzgâra (Mayıs-Ekim arası rüzgâr kuzeyden 15-20 kts hızla eser) rağmen dalgaların büyümesine engel olan coğrafi yapısıyla sörfçülere güzel bir rüzgâr altında, kallavi dalgaları yemeden ve hız kesmeden sörf yapabilmelerine olanak verir. Sörf zamanında lüks yatların ve diğer zenginlik göstergesi totemlerin geçidine de şahit olabilirsiniz.

Çeşme çevre mücadelesinden Fatma Esen Kabadayı ve çiftçi Adnan Erdoğan (Turuncu atkılı) köylülerle bir RES eyleminde/ 2014

Urlalı çiftçi ve çevre aktivisti Adnan Erdoğan Çeşme mitinginde/ 2014

Rüzgâr deyince bir konu daha var: Çeşme Yarımadası’ nda çok fazla sayıda rüzgâr enerjisi santrali var ve yenileri de yapılmak isteniyor. Fosil enerji kaynaklarına karşı rüzgârı ve güneşi tercih ederim elbette. Karşı değilim RES’ lere de. Ama evlerin bahçesinde, tarlaların ortasında, yerleşim yerlerinin yakınında RES istemem ben de. Veya bölgenin enerji tüketimi için ne kadar rüzgâr tribününe ihtiyacı varsa o kadar yapılsın. Dağ- tepe RES dolu ve burada üretilen enerji taşıma hatlarıyla başka bölgelere taşınıyor ve büyük bir rant için Çeşme’ nin doğal yaşam alanları feda ediliyor. Kaldığım süre içerisinde bölgedeki STK’ ların yürüttüğü çetin mücadeleye de tanık oldum ve katılıp destek olmaya çalıştım.

Yaz aylarında çok kalabalık olan Alaçatı’ nın en güzel mevsimi bana göre sonbahar. Alaçatı’ nın kışı da ılık ve yağmurlu. Bu aylarda kendine özgü iklim dokusuyla hüzünlü, huzurlu ve yavaş bir şehir Alaçatı. Gri gökyüzü, güneşin arada bir yüzünü göstermesiyle, gerçek olamayacak kadar güzel, rengârenk bir gökyüzüne dönüşüyor. Sonra yine deli poyraz, bulutlar ve yağmur…

Çeşme- Alaçatı bir fırtınalar diyarı. Karanlık zamanlarda, rüzgâr tanrısının yaşadığı yer burası olsa gerek/ 2014

Önde Germiyan Köyü geride Ege’ nin davetkar mavi suları/ Bu fotoğrafı 2014’ de çektim.

Çeşme yarımadası bir cenneti içerisinde barındırıyor. Balıkçı kasabası Ildırı, yeşilin en güzeline ev sahipliği yapan Germiyan Köyü (Bu köy Yavaş Köy statüsü kazandı), Urla’ nın cennet toprakları, inci gibi işlenmiş kıyıları, bağları, bahçeleri, Karaburun… görülmesi, mümkünse yaşanması gereken yerler. İstanbul’ a döndüm ama kalbimin bir kısmı orada kaldı.

***

Alaçatı coğrafyasında insan yerleşimlerinin tarihi 5 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Antik çağda, Anadolu’ nun batı kıyılarına Yunanistan bölgesinden gelen Aiol ve Dorlar gibi yerleşen İyonlar, yaşadıkları bölgeye adlarını vermişlerdir. Antik çağda Aydın-İzmir ilinin kıyı şeridine İyonya (İonia) deniyormuş. İyonyalılar dini olmayan devlet yapısı, özgür ve halkın haklarını koruyan yönetimleri sayesinde bilim, ticaret gibi alanlarda gelişip güçlenmiş ve gelecekteki çoğu özgür devletin kurucusu olmuşlardı.

Tarihin ilk önemli coğrafyacısı Strabon bölgenin kuzey ve güney sınırlarını Hermos (Gediz Nehri) ile Maiandros (Büyük Menderes Nehri) Irmakları olarak belirlemiştir. Ayrıca Sakız Adası (Kios) ve Sisam Adası (Samos) gibi adalar da İyonya içinde sayılır.

İyonlar denizci insanlardı. Birçok Akdeniz limanlarına mal taşıyarak hayatlarını kazanıyorlardı. MÖ. VIII.-VII. ve VI. yüzyıllarda en parlak devrini yaşayan İyon uygarlığı, V. yüzyılda Atina uygarlığının doğmasında önemli rol oynamıştır. İyonya, İyon felsefesinin beşiğidir. İyonya’ da filozoflar, kendi aralarında bir İyon felsefesi kurmuşlardı.

Ön Asya ve Akdeniz ticaret yollarının kavşak noktasında bir ülke olmaları bilim ve kültür alanında ileri gitmelerinin en önemli nedenidir. Bunun yanı sıra merkezi otoriteye bağlı olmayan bağımsız kentler olarak örgütlenmeleri, özgür düşünce geleneğinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Çok uzun bir tarih. Ama konumuz Alaçatı. Alaçatı yerleşimi, Batı uygarlığına felsefede, bilimde, mimaride ve sanatta önemli katkıları olan İon kent devletlerinden Eritrai’ ye bağlı Çeşme’ nin (Cyssus) sınırları içerisinde yer alır. Eritrai kenti M.Ö. 500’ de Giritli Radamant’ ın oğlu Eritros tarafında kuruldu. Kent açıklarında yer alan yedi adacıkla bugün de Akdeniz’ in en güzel yerlerinden birisidir. Kent antik çağlarda uğradığı saldırılarda bu yedi adacıktan savunuldu. Çağlar içerisinde birçok devletin hâkimiyeti altında kalan bölge coğrafi konumu, iklimi, bereketli toprakları ve doğal güzellikleri ile (buz gibi denizi, koyları ve kumsallarıyla) göç alan bir bölge oldu.

1500’ de Çeşme Anadolu’ nun dış ticaret kapısıydı. Cenevizli tüccarlar deniz yoluyla 40-45 dakika uzaklıkta yer alan Sakız Adası’ na (Chios) yerleştiler. Bursa’ da yetişen ipek Çeşme limanından Cenevizli tüccarlara ulaştırılıyor ve buradan da İpek Yolu’ yla dünyaya yayılıyordu. 1556’ da Sakız Adası’ nın Osmanlı egemenliğine geçmesiyle ipek İzmir Limanı’ üzerinden yolculuğuna devam etti.

1850’ de Alaçatı’ nın güneyindeki bataklık alan ovadan açılan drenaj hendekleriyle kurutuldu ve açılan kanal zaman içerisinde gemilerin yanaştığı bir limana dönüştü.

Alaçatı’ nın mimarının adı Hacı Memiş mahallesinde yaşatılıyor / 2014

Bu çalışmaya dönemin mimarı Hacı Memiş Ağa önderlik etti. Bu yıllarda adalardan gelen Rum işçiler limanın 1 kilometre kuzeyine inşa ettikleri yerleşim yerinde yaşamaya başlarlar. Agrilya derler buraya. Alaçatı’ nın ilk yerleşim hikâyesi de burada başlar.

Rum işçilerin işleyebilecekleri tarlaları yoktur. Büyük toprak sahipleri bu işçilere işlemeleri ve bir süre sonra devretmeleri koşuluyla toprak verirler. Rumlar bu topraklarda bağcılığı geliştirirler. Şarap kültürünün gelişmişliğini bugün de Alaçatı kiliselerinde yer alan üzüm salkımı figürlerinden anlamak mümkündür. Şarap çok daha eski çağlarda da varmış buralarda. Bölge M.Ö. 1700’ de yaşanan büyük bir depremle yıkılmış. Arkeolojik kazılarda M.Ö. 1700 tarihine ait bir şaraphane bulunmuş. 20 yy. başlarında üretilen kaliteli şarapların dünyaya yayıldığını da görüyoruz.

1873’ de Alaçatı’ da ilk belediye kurulur. O yıllarda bölgede 40.000 Rum ve 5.000 Türk yaşamaktadır.

1916’ da ilk Balkan göçmenleri bölgeye getirilir. Rumların bölgeden ayrılması da bu döneme denk düşer. Selanik’ ten, Makedonya-Karaca Ova’ dan ve Girit-İstanköy gibi adalardan mübadiller gelirler. Göçmenlerin ilk yerleşim yeri Alaçatı’ dır. Gelenler bağcılığı bilmezler. Bölgede tütüncülüğün gelişimi bu dönemde başlar. 1980’ li yıllara kadar tütün, kavun yetiştiriciliği ve hayvancılık Alaçatı ekonomisinin temelini oluşturur.

Sonraları tarım üretiminin yerini esnaflık, balıkçılık ve turizm alır. Özellikle sörf turizmi önemli bir yer tutar. Alaçatı bugünlerde de zengin ot türleri ve diğer yöresel lezzetleriyle gurme turizmine açılıyor.

Hikâyeyi uzatmak mümkün. Ama derim ki ilkbahar veya sonbahar aylarında gidin Alaçatı’ ya ve Alaçatı’ nın sardunya, lavanta, yasemin ve hanımeli kokan Arnavut kaldırımı, dar parke taşlı masalsı küçük dar köy sokakları arasına gizlenmiş, tarihi 1850’ lere kadar giden en çok iki katlı, bakımlı, diri, dış duvarları çivit boyalı, iç duvarları kireç boyalı, Turkuaz renkli kapı, pencere ve cumbası olan, avlulu ve yüksek duvarlı, çiçeklerle bezeli çok eski zamanlardan kalma taş evlerini ölmeden önce kendi gözlerinizle görün. Hikâyeyi tamamlayın.

Meydandaki 1874 yapımı kiliseden bozma camisindeki (yani Alaçatı’ nın “Tanrı Evi” ndeki) şahane mermer işçiliğini görün. Pazar yerinin zeminindeki mozaiklere bakın.

Nefis Alaçatı kurabiyelerinden alın ve meydandaki çay bahçesinde bir bardak çayla beraber tadına varın. Çark plajına gidin buz gibi denizi hissedin. Çatladı Kapı antika pazarını es geçmeyin. Cumartesi günleri açılan köylü pazarını gezin.

Birkaç gününüzü ayırın ve Alaçatı’ nın yakın çevresindeki doğal güzellikleri de görün. Ildırı’ ya gidin. Erithrai ören yerini gezin. Kıyıdaki çay bahçelerinde yedi adaları, güneşin adaların üzerinden nefis renklerle batışını izleyin.

Bugün toplam üç-beş sokağı olan bir köyden uluslararası bir turizm merkezi yaratılmış ama umarım bu “rüzgârlı köy” ün tarihten gelen ve bugün de önemli ölçüde korunan kent dokusu bundan sonra da korunur.

 

Ercüment Gürçay

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page