[Kuşlar, Orman ve Ben] İnsan neden doğayı korumak ister?

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

15

İnsan neden doğayı korumak ister?

Yine aradan geçti kim bilir kaç hafta? Alper beni dürte dürte bir hal oldu. Bu aralar böyle. Bıraktığım yerden devam ediyorum.

Dikkuyruk meselesini kendi açımdan bir kere daha açıklamam gerekiyor sanırım. Biliyorum bazı yerler tekrar olacak ama yapacak bir şey yok. Merak buyurmayınız, sivrisinek konusu gibi uzatmayacağım.

Bu konuyu açıklamak için pek çok bilimsel tanıma da girmem gerekecek yalnız, uyarıyorum şimdiden.

Carl von Linneaus

Biyoloji bilimi türleri kendi içinde üreyen bireylerin oluşturduğu kategorik bir grup olarak tanımlar. Yakın zamana kadar canlılar aleminin bu sınıflandırmasında, sadece kökeni 1.700lere uzanan İsveç’li bilim insanı (yine ve yine bir İsveç’li) Carl von Linneaus tarafından geliştirilmiş ilkeler kullanılıyordu. Son dönemde bu sistemin içine moleküler düzeydeki genetik çalışmalar da eklendi ve pek çok türün bilimsel isimleri, grupları değiştirildi. Ama bunun konumuzla ilgisi yok. Lafı uzatmadan türlerin genetik olarak akrabalıkları konusunun her canlı grubunda net olmadığını söylemek isterim. Yani iki ayrı türden bireyler birbirleriyle bazı durumlarda karışabiliyorlar. Bazı durumlarda kısır oluyor bir nesil sonra, katır örneğinde olduğu gibi. İki ayrı tür olacak kadar uzun süre ayrı coğrafyalarda kalmamış bazı türlerde ise gen akışı devam etme eğiliminde olduğu için bir araya geldiğinde çiftleşebiliyorlar. Bizim Dikkuyruk da bunun için çok güzel bir örnek vesselam.

Açıklamaya devam edebilmek için bilimsel dilde bir canlının ismi nasıl veriliyor sorusunu da cevaplamak isterim. (Böyle bir soru sorulmadı, ben uydurdum). Her canlı türünün bilimsel çevrelerce kabul edilmiş iki kelimeden oluşan bir ismi var. Latince kelimeler bunlar. Ya da orijinal kelimelerin Latinceleştirilmiş hali diyebiliriz. Yazılı ortamlarda italik karakterlerle yazılırlar. Kelimelerden birincisi o türün bağlı olduğu bir üst kategorinin, genus (cins) ‘u gösterir. İkincisi de türün adını tamamlar. Homo sapiens isimli tür, yani, modern insan; Homo genusunun altındaki zeki (Sapiens) hayvandır. (*)

Aynı şekilde bizim Dikkuyruk dediğimiz hayvan bilimsel literatürde su götürmez bir gerçek olarak Oxyura leucocephala’dır. Beyaz (leuco) kafalı (cephala) Oxyura ördeği.

Oxyura leucocephala (Dikkuyruk)

Aynı literatürde  Avrupa ve Asya coğrafyasında dağılım göstermeyen Amerika kıtasında bulunan bir başka ördek daha vardır. Dikkuyruk’un akrabası olan Oxyura jamaicensis. Bu iki canlının ayrı türler olduğunu düşünüyorduk dünyalılar olarak. Ta ki İngiltere’de nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde bir park, hayvanat bahçesi gibi bir ziyaret mekanında kullanılmak üzere Amerika’dan getirilinceye kadar.

Ardından bu kuşlar tıkıldıkları hapishaneden kaçarlar bir şekilde, orası da böyle cillop gibi korunan bir sulakalan gibi bir yerdir yanlış bilmiyorsam, ve nihayetinde bu Amerikalı kuş, kalıbına bakmadan İngiltere sulakalanlarında fütursuzca yayılmaya başlar. Dikkuyruklarla gayet rahat bir şekilde çiftleşir ve İngiltere’nin kendileri açısından bakir sulakalanlarında korsan tür olarak dolaşır olur.

Burada vermem gereken bir başka bilgi doğa koruma meselesinin o zamanlar ana odağının “tür”lerin korunması olmasıdır. Dolayısıyla bu “tür korumacı” bakış açısı türlerin oldukları gibi korunması, birbirleriyle karışmaması, kardeş kardeş tür olarak yaşamlarına devam etmeleri olarak tanımlıyordu doğa korumayı. Bayağı ırkçı bir altyapısı mı var ne?

Bu rezaletin önüne geçilmesi gerektiğini savunan kuş koruma uzmanları bir eradikasyon (temizleme, arındırma, soykırım da denebilir) programı hazırladılar. Bu program kapsamında eğitimli avcılar marifetiyle sulakalanlarda bu türün ve melezlerinin görüldüğü yerde vurulması yönünde bir yasal dayanak çıkardılar. Pek çok yerde uygulandı bu program. Lakin hayvanlar çatır çatır Avrupa’ya geçtiler ve orada da kuzey Avrupa ülkelerindeki alanlarda kendilerine yer edinmeye başladılar. Bunun üzerine İngiltere’deki kuş koruma örgütleri bu ülkelerin de eradikasyon programı uygulamaları gerektiği üzerine lobi yaptılar. İşte o lobi ritüellerinden birine ben Anatidae 2000 toplantısında tanık oldum ki nutkumun tutulduğu, İngilizceme de çok güvenmediğim için acaba yanlış mı anlıyorum ikilemleri içinde kıvrandığım o toplantıda insanın kibri konusu bayağı bir görünür olmuştu benim için. Burada kutlanan şeyin tam olarak ne olduğunu anlamamış olmakla beraber (canlıları öldürmek gibi bir şey planlanıyordu) konuya takılmıştım. “Ay resmen soykırım” dı bana görünen tablo. .

Toplantıdan dönünce kuş konusunda ne kadar muhabbet varsa katıldığım, bu konuyu konuştum. Kimisi “gerekebilir böyle hamleler” görüşünü savunurken kimisi de doğanın diyalektiği kafasında takılıyordu. Bunlardan biri de bendim, üstelik insanı bu konuda çok kibirli ve şımarık da buluyordum.

Bu konuda pek çok rapor, doküman biriktirdim. Bu konuda kullanılan terminolojiye baktım. İngiltere’de ilgili bakanlık içinde kurulmuş “Ruddy Duck Eradication Group” un bastığı raporları, avcılar avlanırken vuracakları kuşu tanıyabilsinler diye hazırlanmış rehber kitapçıkları inceledim. Bu konuyu biyoloji bölümündeki hocalarımla paylaştım, onlarla tartıştım. Hatta şimdi sakladığım dokümanlara bakınca bu konuda bir yazı bile yazmışım zamanında, gazetede yayınlanmış…

Amerikalı sosyolog bir arkadaşıma, toprağı bol olsun Sharon Baştuğ’a bu hikayeyi anlattım. O da üniversitede verdiği sosyal antropoloji dersinde bir örnek olarak kullandı bu konuyu. Sharon’un ilgilendiği kısım, yazılan metinlerin içindeki kelimelerin kullanım biçimleriydi. Metinde Dikkuyruk’un avlanması durumunda kullanılan kelime “hunt” (avlamak) iken, diğer ördeğin vurulması söz konusu olduğunda kullanılan kelime “shoot” (vurmak) idi. Ve bu ayrım dilin içinde gizli bir meşruiyet kazandırıyordu duruma.

Sonradan öğrendiğim kadarıyla aslında bu eradikasyon tür korumacılıkta başvurulan bir yöntemmiş. Ada martılarının en büyük düşmanı gümüşi martılar olarak saptanmış ve nesli tehlike altında olan Ada martılarının korunması için gümüşi martıların yumurtalarını yağlamışlar. Yağlanan yumurtalar güneşte ısınınca yumurta pişiyor ve yavrular pişiyor. Bir çeşit kürtaj uygulaması.

Öte taraftan yine bir adada (neresiydi hatırlamıyorum) kediler bırakılmış ve bu avcı hayvan hareket eden ne varsa avlamaya başlamış. Yaban hayatının bir numaralı düşmanı haline gelmiş. Adadaki yaban hayatını korumak için kedilerin öldürülmesi gündeme gelmiş. Uygulanmış mıydı onu da bilmiyorum ama cevabı konusunda tongaya bastığımız bulanık meselelerdi bunlar.

Bu eylemleri elbette her şekilde yorumlamak mümkün. Ama o günlerde  insan kategorik olarak, ulaşabileceği ırkçılığın boyutları, soy kırımı ile ilgili tatmin alanları ve her şeyi kontrol etmeye çalışan aç gözlü, zalim, kötücül bir yaratık olarak gittikçe gözümden düşüyordu. Üstelik bu soruyu sormama sebep mensup olduğumu düşündüğüm, uğruna gönlümü koyduğum doğa koruma konusuydu. Matrix filmi her şeyiyle duygularıma tercüman olmuştur bu konuda. İnsan bir virüs müydü? Bir kanser hücresi mi? İnsan bu sefil haliyle parçası olduğunu iddia ettiği doğayı mı koruyacaktı. Güldürmesindi Allahaşkına?! Bu ne arsızlıktı!

Bu konuya takıklığım süresince bir yandan da kuş gözlemcilerine devam ediyor, bir gün Burdur’a, oradan Kızılırmak Deltasına, oradan geri dönüp Kızılcahamam ormanlarına, Ankara’daki her hafta sonu Mogan, Beytepe veya Eymir’e mutlaka gitmekten de geri kalmıyordum.

Doğu Karadeniz

Gediz Deltası

Eymir Gölü

Burayı bilemedim

O günlerden kalan bir soru hala gündemimde: İnsan neden doğayı korumak ister?

Cevabın anahtarı olabilir niyetiyle satırları bütün zamanların en iyi dizilerinden biri Battlestar Galactica’da Kaptan Adama’nın emeklilik konuşmasından şu alıntıya bırakıyorum:

“….Biliyorsunuz Cylonlarla savaşırken neslimizi yok olmaktan kurtarmak için savaştık. Ama şu soruyu hiç sormadık: Neden? Bizler birer insan olarak niçin kurtarılmaya değeriz? Biz hala açgözlülük, kin ve kıskançlık yüzünden cinayet işliyoruz. Ve hala, işlediğimiz bütün günahlarımızı çocuklarımıza yüklemeye devam ediyoruz. Yaptığımız herhangi bir şey için sorumluluk almayı reddediyoruz. Tıpkı Cylonlara yaptığımız gibi. Tanrıyı oynamak istedik, canlı yaratmak istedik. Ve bu canlı bize karşı gelince de kendimizi bunun gerçekten bizim suçumuz olmadığına inandırmaya çalıştık. Tanrıyı oynayıp sonra da ellerinizi yıkayarak yarattığınız şeylerden kurtulamazsınız. Er ya da geç yaptıklarınızdan saklanamadığınız gün gelir. “

(*) Buna çok benzeyen bir tanımlamayı benzer bir bağlamda daha sonra okuduğum Sapiens isimli kitapta da rastladım. Aradaki benzerlik şaşırtıcıydı. Bu tanımlamayı Sapiens kitabının yazarı Yuval Noah Harari’den aldım demenin benim açımdan bir sakıncası yoktur.

Devam edecek….

 

Güneşin Aydemir

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page