[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Yanlışlıkla Dünyanın öbür ucuna uçan çocuk – Tunç Kurt

Amerikalı doğabilimci John Burroughs,Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

“Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk” oldukça radikal bir çocuk kitabı. John Boyne, pek çok çocuk edebiyatı yazarının değinmediği ya da yazmaktan çekindiği konuları cesurca anlatıyor. Çocuk kitapları genellikle klişeler üzerine kuruludur. Bunu ülkemiz çocuk edebiyatında daha sık görürüz. Büyükler kötü ve iyi olarak kategorize edilirken ebeveynler çok olsa anlayışsız ya da umursamaz olarak karşımıza çıkar. Çocuklarına kötülük yapan anne-baba karakterler sık görülmez. Masallarda bile kötülüğü sadece üvey anne yapar. John Boyne, bu klişeyi tamamen alt üst ediyor kitapta.

Kitabımızın kahramanı Barnaby Brocket’in ailesini tanıyarak başlıyoruz kitaba. Avustralya’da bir hukuk müşaviri olan babası Alistair, hayatı normallikler üzerine kurulmuş “normal” bir insandır. Her gün ayrı rutine sadık kalır, o kadar ki toplumda kendini göstermeye çalışan insanlara bile tahammülü yoktur.

Barnaby Brocket

Anne Elenor da tıpkı eşi gibi hukuk müşaviridir ve emlak konusunda uzmandır. Tencerenin yuvarlanıp kapağını bulmasını andıran bir uyumla “normallik” paydasında buluşmuşlardır.  İlk çocukları Henry de bu uyuma ayak uydurmuş, öğretmeninin bile hakkında söyleyebileceği ekstra bir durumu yoktur. O da ailedeki herkes gibi “normal”dir. İkinci çocukları Melanie de bu kusursuz çemberi bozmaz ve “normallik” sıfatını daha da güçlendirir. Özetle Brocket Alilesi Avustralya’nın en “normal” ailesidir.

Ta ki üçüncü çocukları Barnaby doğana kadar… Bebeği doktorun ellerinde göremeyen Elenor, doktorun baktığı yere bakınca doğumhanenin tavanında duran bebeği görür. Evet, Barnaby Brocket yer çekimi yasasına karşı gelmektedir. Böylece Brocket Ailesi’nin “normallik” anlayışı alt üst olur. Anne ve baba için hayal kırıklığıdır Barnaby. En başından beri anne ve babanın bebeğe isteksizce yaklaştığını görürüz. Tek kaygıları Barnaby’nin normale dönüp dönmeyeceğidir.

Pek çok doktorun ve profesörün tedavileri işe yaramaz. İnsanların ne düşüneceğini hayal ettikçe dertlenen aile, dört yıl boyunca Barnaby’i evden dışarı çıkarmaz. Tek arkadaşı evin köpeği Kaptan W. E Johns’tur. Güneş görmeyen çocuğun teni anormal bir şekilde bembeyaz olur. Bu kez dışarı çıkarmak zorunda kalacaklarını anlar aile. Komşulara rezil olmak, insanların meraklı bakışı gibi pek çok şeyi dert edinirler. Nihayetinde anne iki tasmayla yola çıkar. Biri Kaptan W. E Johns’a diğeri de Barnaby’e bağlıdır.

“Bir uçurtma olmuştu Barnaby Brocket”.(s.36)

Barnaby’nin okul çağına gelmesi aile için bir kâbusa dönüşür. Pek çok okul araştırırlar ve en doğru kararın Graveling İstenmeyen Çocuklar Akademisi olduğuna karar verirler. Kendisi gibi normalliğin sınırlarını aşmış çocuklarla doludur burası. Diğer çocukların ödünü koparan, elleri yerine kancalara sahip olan Liam ile yakın arkadaş olurlar. Günleri güzel geçmektedir. Ders sırasında yer çekimi için önlem olarak oturduğu sıraya bağlanmaktadır Barnaby. Bu güzel günlerin de sonuna gelmiştir. Okulda büyük bir yangın çıkar ve sırasına bağlı bir şekilde yangının ortasında kalır Barnaby. Yardımına kanca elli Liam gelir fakat artık bir okulları yoktur. Mutlu günler maziye karışır.

Aile artık normal bir okula gitmesine karar verir. Muhteşem çözümleri ise kum torbasıyla dolu bir sırt çantasıdır. Böylece Barnaby’nin ayakları yere basacak ve dikkat çekmeyecektir. Tüm normal çocuklar gibi… Bu hayal de kısa sürede yok olur. Okul da tüm insanlar gibi normal olmayana iyi gözle bakmaz. Bir okul gezisinde talihsiz bir kaza ile çantasından kurtulan Barnaby bir sürü insanın gözleri önünde havalanınca ülkenin gündemine oturur. Artık evde büyük bir huzursuzluk vardır. Kapıda basın mensupları fırsat kollamaktadır. Anne ve babanın sabrı taşmıştır. Ve sonunda kitabın en radikal bölümüne gelinir. Anne oğlundan vazgeçer ve onu bir gezinti esnasında sırt çantasını deler ve uçup gitmesine izin verir.

“Beni affet Barnaby, dedi ama böylesi en iyisi. Harika bir dünya seni bekliyor. Sen de o ilk göçmenler gibi olabilirsin. Bir yerlerde mutluluğu yakalayacağına eminim.” (s.83)

Bir annenin çocuğunu terk etmesi, bir çocuk kitabı için tabu bir davranış. Barnaby’nin asıl hikâyesi bundan sonra başlar. Balonla seyahat eden yaşlı iki kadın ile karşılaşması ve onların aralarındaki duygusal bağ da “öteki”nin dilini anlamaya yönelik bir başka tabudur. Kocalarını terk eden bu neşeli kadınlar, mutluluğu birbirleri sayesinde yakalamışlardır.

“-İkimiz de Shropshire’daki bir amatör tiyatro topluluğu üyesiyken tanıştık ve ilk bakışta…

-Arkadaş olduk, diye araya giren Ethel, Marjorie’ye bakıp gülümsedi. “Yakın arkadaş.

-Hem de çok yakın arkadaş, diye onayladı Marjorie.” (s. 93)

Yolculuk kahve çiftliğine doğru gider. Orada Palmira ile tanışması ve Palmira’nın yaşadığı acılar da Barnaby’nin hayata bakış açısında değişiklikler yaratır. Bir anlamda Barnaby kendini daha yakından tanır. Palmira, yazarın sözcüsü gibidir.

“Palmira gülümsedi. Çünkü normaller, dedi. Hepimiz öyleyiz. Sorun, bazı insanların kafasındaki normal fikrinin diğer insanlarınkinden farklı olması. Maalesef üzerinde yaşadığımız dünya böyle bir yer. Bazı insanlar kendi kafalarındaki kalıpların dışında kalan şeyleri kabullenemiyorlar.” (s.110)

Barnaby, kendisini terk eden ailesine öfke duymamaktadır. Aksine onlara layık olamadığını düşünmekte ve ailesinin onu özlediğini düşünmektedir. Bu yüzden evine dönmeye karar verir. Rio De Janerio’dan Sidney’e gitmek istemektedir fakat uyuyakalan Barnaby kendini New York’ta bulur. Pencere temizleyerek geçinen heykeltıraş Joshua ile yolları kesişir. Joshua da tıpkı Barnaby gibi “öteki”dir. Sanat için hayatını değiştirmiş ve zor bir yaşantıya katlanmayı tercih etmiştir. Zengin babasının işini yapmayı reddeder ve bir bodrum katında fare gibi yaşamaktadır. Kendine yardım eden Joshua’ya yardım etmekte gecikmez Barnaby ve heykellerini bir galeriye tanıtır. Barnaby, başından sonuna kadar dostlarına yardım etmekten vazgeçmeyen bir çocuktur. Hayatına dokunan herkesin hayatına bir şekilde dokunmaya başarır. Joshua da onlardan sadece biridir.

Barnaby, gazeteci Charles ile tanışır ve Toronto’ya giderler. Charles, kitaptaki Barnaby’e en çok benzeyen “öteki”dir. Çocukken bir yangında yüzünde kalıcı hasarlar oluşur ve ailesi tarafından uzaklaştırılır. Kendine yeni bir hayat kuran Charles, Barnaby’i en iyi anlayan kişidir. Kitabın belki de en can alıcı bölümleri aralarında geçen diyaloglar diyebilirim.

Yazarı John Boyne ile kahramanları birarada

Toronto’da izlediği bir maç esnasında çantasından kurtulan Barnaby, kendini yine gökyüzüne süzülürken bulur ve Kaptan Elias Hoseason tarafından kurtarıldığını sanır fakat adam Ucubeler Sirki’nin sahibidir. Orada kendi gibi farklı kişilerin esir edildiğini görür. Yüzgeçli çocuk Jeremy, siyam ikizleri, tersten konuşan Felicia, hapşırınca görünmez olan Delilah ve eski dostu kanca kollu Liam da orada esir durumdadır. Liam’a kavuştuğuna sevinen Barnaby, normal algısının dışına çıkan insanları “ucube” olarak görüldüğünü anlar ve buna karşı çıkar. Kaptan Elias Hoseason, insanları dış görünüşü yüzünden aşağılayan, ötekileştiren tüm insanların imgesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamçısı ile zorbalığın ve iktidarın sembolüdür aynı zamanda. Ucubeler Sirki, İrlanda’ya gitmektedir. Orada duyarlı insanların tepkisi ile karşılaşır sirk. Stanley, tarafından kurtarılan tüm “ötekiler” kendi yollarına koyulurlar. Barnaby ise Stanley ile Afrika’ya gider. Stanley ölümcül bir hastalık yüzünden son 6 ayını yaşamaktadır. Tüm kariyerini ve hayatını bir kenara bırakıp dünyayı dolaşmakta ve maceradan maceraya atılmaktadır. Kitabın bir başka “ötekisi”dir. Satnley ile paraşütle atlarlar. Geceyi geçirdikleri ormanlıkta uçmamak için paraşüte bağlar kendini Barnaby fakat bir tilkinin ipleri kemirmesi ile yeni bir macera da başlamış olur.

Barnaby yeniden göklerdedir. Bu kez o kadar uzağa gider ki bu kez onu bir uzay mekiğindeki astronotlar kurtarır. Farklı uluslara ait astronotlarla yolculuğuna devam eder. İşin tuhaf tarafı zemine hasret kalan Barnaby’nin ayakları uzay mekiğinde yere basmaktadır. Barnaby artık “normal” olmanın ne anlama geldiğini sorgulamaktadır. İlk defa normal bir insan gibi yürümüş olsa da bundan rahatsızlık duyar. Astronotlar da hikâyenin bir anlamda “ötekiler”idirler. Hayallerindeki mesleği yapıyor olsalar da ailelerinin onay vermediklerini anlatırlar. Çünkü astronotluk normallik sınırlarını aşan bir meslektir.

Uzay yolculuğu biter ve dünyaya dönerler fakat onları karşılayan Uzay Akademisi Başkanı, Barnaby’nin bir uzaylı olduğuna hükmeder ve onu karantinaya alırlar. Barnaby’nin başı yine derde girmiştir. Karantinada, odasının tavanında bir balon gibi yapışmış halde öylece bekler. Uzay Akademisi Başkanı nihayetinde Barnaby’nin uzaylı olmadığına ikna olur ve onu bir hastaneye kontrol için gönderir. Kulaklarına bakan doktorlar, bir şüphe içerisine girer. Test sonuçlarını beklerken Barnaby ise onu terk eden, olduğu gibi kabullenemeyen ailesini özler. Nihayetinde ailesi gelir, özlemiş olsalar da hala “normallik” arayışındalardır. Durumun “normal” olup olmadığı üzerine tartışmaya devam ederler. Kitabın doruk noktalarından biri de bu bölümdür. Ailesi onu terk etmemiş gibi hala Barnaby’i suçlamaktadır.

“Sorun şu ki her seferinde tüm dikkatleri üzerine çekmek zorundaymışsın gibi davranıyorsun. Artık buna izin veremeyiz. O yüzden sana soruyoruz Barnaby: Bizimle eve döndüğün takdirde normal biri olacağına söz veriyor musun? Havaya yükselip durmaktan sonsuza dek vazgeçecek misin?” (s. 261)

Bu sinir bozucu sözlerin sonunda söze doktor karışır ve Barnaby’nin neden uçtuğunu bilimsel olarak açıklar. Aslında Barnaby, uçmuyor, aksine düşüyordur. Kulaklarında dengeyi sağlayan kanalların Barnaby’de ters olduğunu ve bu yüzden onun yere değil havaya doğru düştüğünü açıklar. Aslında Barnaby için uçmak diye bir eylem yoktur. Bunun bir ameliyatla düzelebileceğini öğrenen Brocket ailesi ilk defa Barnaby’nin normalleşebileceğine inanmış ve de bayram havası yaşamıştır, o kadar ki o ameliyatın bir an önce olmasını istemektedirler.

Ameliyat zamanı yaklaşınca kardeşleri ziyarete gelir, yanlarında köpeği Kaptan W.E Johns’u da getirirler. Annesinin kardeşlerine başka bir hikâye anlattığını öğrenir Barnaby. Hikâyeye göre Barnaby daha fazla üzüntü vermemek için kum çantasını çıkarıp kendi terk etmiştir ailesini. Bunu öğrenen Barnaby çok üzülür. Öfkelenir. Düşünür.

“O normal olan çocuklardan kaçı Barnaby’nin yaşadığı maceraları yaşayabilmiş ya da tanıştığı sıra dışı insanlarla tanışabilmişti? Kaçı dünyanın dört bir yanını görmüş, bunu yaparken de birçok insana yardım etmişti? En önemlisi onun normal olmadığını söylemeye kimin hakkı vardı? Sekiz yaşındaki bir oğlanın çantasında delik açıp onu bilinmeyene yollamak mıydı normal olan? Ya da her saniye “normal” olmayı istemek normal miydi gerçekten?” (s. 273-274)

Bu düşüncelerden sonra Barnaby kişisel aydınlanmasını yaşar ve “farklı” biri olmayı sevdiğini anlar.

“Beni alıp götürmelerine izin verirsem beni kendilerinden biri haline dönüştürecekler.” (s.274)

Tavandaki pencereyi açıp havalanır Barnaby, sadık köpeği Kaptan W. E. Johns da onu bırakmaz. Birlikte gökyüzüne süzülürler. Ve nihayetinde Barnaby “farklı” olmaktan gurur duyar. Yeni maceralar, yeni dostlar ve düşmanlar onu bekler. Artık yalnız da değildir.

En başta da söylediğim gibi “Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk” radikal bir çocuk kitabı. Klişelere yüz vermeyen, cesur bir anlatıma sahip. Bana kalırsa bu kitap yalnızca bir çocuk kitabı değil. Yetişkinlerin, özellikle de ebeveynlerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Toplumun birörnekleştirdiği insan tipi, hayallerimizi de aynı kalıba sokuyor. Belki de bu yüzden “normal” olmak zorundalığı doğuyor. Oysaki insanlık tarihine yön veren tüm insanlar “normal” kalıplarını yıkan kişilerdir. “Farklı”nın “normal”den sıyrılıp kendi yeteneklerinin farkına varması ya da sadece kendini olduğu gibi sevmesi açısından da önemlidir. Özellikle bir çocuğun özfarkındalık kazanması, “normal” ya da “farklı” yaftalarından uzak olmasıyla mümkündür.

John Boyne, anlatısını kurarken “öteki”nin de sesi olmayı ihmal etmiyor. Kitap, bu anlamda toplumun aynası niteliği kazanıyor. Ülkemizde de farklı olmayan “öteki” algısını ironik bir dille eleştiriyor. Bu anlamda çocuk kitaplarında “öğreticilik” esas ise bu kitap toplumun genelini ilgilendiren büyük bir yarayı işaret ediyor bize. Farklı olanın ötekileştirilmesi meselesini kurmacanın sınırlarını zorlayarak, edebiyatın gücünü yanına alarak yapıyor.

Yazan John Boyne
Resimleyen Oliver Jeffers
Çeviren Arif Cem Ünver
Tudem Yayınları279 sayfa
Yaş Aralığı 7-12

 

Tunç Kurt

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page