[Çamtepe İzlenimleri 4] Onarıcı Tarım – Ece Elbeyi

Çamtepe İzlenimleri yazı dizisi

Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle bu sene 4.sü düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu deneyimlerime bu sefer Anadolu Meraları’ndan Durukan Dudu’nun  “Organik Tarım” dersi hakkında bilgi vererek devam edeceğim.

***

4- Onarıcı Tarım

İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu programı kapsamında Anadolu Meraları‘ndan Durukan Dudu ile yaptığımız uzun ama bir o kadar da keyifli gece dersine geldi sıra. Geniş bir çerçevede tartışılan dersin temel odağı eko-restorasyon yani ekolojik onarımdı. Bu tanımın tarihsel ve toplumsal bağlamdaki yerinden, tarım alanındaki yenilikçi niteliğinden ve sanattan mühendisliğe, tarımdan politikaya temas ettiği çeşitli alanlarla olan etkileşiminden bahsetmeden önce sürdürülebilirlik kavramına değinmek faydalı olabilir.

İlk olarak 1970’li yıllarda ortaya atılan ve o zamandan itibaren hayatımıza çok hızlı bir şekilde girmiş bir kavram olan sürdürülebilirlik, temelinde “korumak, varlığını muhafaza etmesini sağlamak” anlamına geliyor. Kalkınma ve büyümenin sonsuza kadar gidebileceği ve kaynakların sınırsız olduğu inancını taşıyan altın çağdan sonra, ilk olarak Roma Raporuyla aslında mevcut durumun böyle olmadığı idrak edildiğinde, eldeki kaynaklardan gelecek nesillerin de faydalanabilmesini amaçlayan bu yaklaşım dünyaya yayılıyor. Popülerleşmesiyle birlikte kapitalizm tarafından içselleştirilerek kavramsal bir dönüşüme uğratılıp, şirketler için bir halkla ilişkiler ve pazarlama unsuru haline getirilse de sürdürülebilirlik, temelinde insan doğa ilişkisine odaklanıyor.

Durukan Dudu ile gece dersi

Son iki yüz yıldır gelişen modern çevrecilik ve ekoloji tarihinin temel varsayımı insan ve doğa arasındaki tüm etkileşimlerin sıfır toplamı bir oyun olduğu yönünde. Bu yaklaşımdan ortaya çıkan tüm çevrecilik pratikleri, insan ve doğanın karşı karşıya olduğunu ve olası her etkileşimin taraflardan birinin aleyhine sonuçlanması gerektiğini öne sürüyor. Bu noktadan yola çıkarak, insanın varoluş itibariyle doğa için zararlı olduğunu vurgulayan Mizsantropist ya da Maltuzyen yaklaşımlara varmak yerine, insanın doğadaki rolü sorgulanabilir.

İnsanın, fotosentez ve çürüme gibi gezegenin işleyişinin en temel iki motoruna katkısının ya da avcılık yeteneğinin sınırlı olmasından dolayı, doğa ile olan etkileşimindeki en büyük pay tarıma düşüyor. Bu bağlamda, insanın insan dışı doğayla güçlü bir şekilde etkileşime girdiği alan ve aktiviteler bütünü olarak tarımı ele aldığımızda, tarımsal faaliyetlerin toplumsal yapıyla birlikte tarih boyunca dönüşüm geçirdiğini hatırlamak gerekir. Bu nedenle, günlük dilde geleneksel tarım denildiğinde kastedilen endüstriyel sistemlerin ve kimyasal maddelerin kullanılmıyor olmasıyken, aslında teknik olarak geleneksel bir tarımdan söz etmek mümkün değil. Toplumla birlikte daimi bir dönüşüm içerisinde olduğundan, yenilikçi ve ilerlemeci bir yapıya sahip olan tarım, günümüz endüstriyel sistemleri nedeniyle bu özelliklerini kaybetmekte. Tam da bu noktada insanın doğadaki rolü ve kolektif olarak daha iyiyi yaratma eğilimi birleştiğinde, tarıma rolünün yeniden kazandırılması ve tarım üreticisi ve tüketicisi arasındaki iletişimi yeniden kurulmasıyla, insanla doğa arasındaki ilişkinin kazan-kazan ilişkisi haline dönmesi mümkün.

Bu ise teknik olarak onarıcı tarıma dayanıyor. Organik dahi olsa, gerçekleştirildiği toprağa zarar veren, toprağın su tutma kapasitesinin, içerdiği organik maddelerin ve ortamdaki biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olan tarım pratikleri yerine, sürdürebilirliğin ötesi olarak tanımlanabilecek, sadece verilen zararı en aza indirgemeye odaklanmak yerine, uygulanan alanın niteliklerinin artmasını sağlayacak yöntemlerin mümkün ve uygulanılabilir olduğu kanıtlanması nefes kesici. Doğa tarafından gerçekleştirilmesi olası olan ancak bu durumda çok uzun zaman alabilecek bu sistemlerde, insan bir katalizör görevi görerek süreci hızlandırıyor.

Onarıcı tarımın bütüncül yönetim, permakültür gibi birçok alt basamağı bulunuyor. Bu bakımdan onarıcı tarım bir alet çantası gibi düşünülürse, bütüncül yönetimin aletlerden bir tanesi olduğu söylenilebilir. Anadolu Meraları tarafından da uygulanan, doğada sürü halinde gezen hayvanların avcılar tarafından kovalandıkları durumu simüle etmek gibi sistemlere dayanan bütüncül yönetim faaliyetlerinin, belli bir toprak üzerinde uygulandığı bir süre sonunda, topağın faydalı organik bileşenlerinde ve su tutma kapasitesinde artma gözlemleniyor.

Bu sayede tarıma kaybetmiş olduğu yenilikçi rolü kazandırarak, insan doğa etkileşimini karşılıklı faydayla sonuçlanacak bir biçime dönüştürmek teknik olarak mümkün olsa da, toplumsal dönüşümün süreçte büyük bir rol oynadığı gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Bu ise akla ilk gelebilecek şekliyle, sadece tüketim alışkanlıklarını yeniden değerlendirmekle sınırlı değil; üretim ve tüketim süreçlerinin birbirinden bağımsız olarak düşünülemeyeceği gibi, üretici ve tüketici arasındaki bağın yeniden kurulmasını gerektiriyor. Daha önceki yazılarda bahsi geçen, üretim ve dağıtım sürecinin başından sonuna takipçisi ve katılımcısı olarak, değişimin bir parçası olmak için gerekli farkındalığa sahip bireylerden oluşan gıda çemberlerinin yaygınlaşması tam da bu nedenle önem kazanıyor.

 

 

Ece Elbeyi

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page