Standing Rock’tan geleceğe ufuk açan değişim: Kalplerin değişmesi – Charles Eisenstein

Charles Eisenstein‘ın kendi blogunda yayınladığı yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Naime Sürenkök ve Emre Ertegün çevirdi

***

Standing Rock‘taki Amerikan Yerlisi arkadaşlarımın bana söylediğine göre bilge yaşlılar, Su Koruyucuları*’nı yaptıkları her eylemde duayla hareket etmelerini ve savaş yolundan uzak durmalarını öğütlüyormuş.

“Kutsalı savun”

Bu öğüt sadece ruhani değil, aynı zamanda politik olarak da çok akıllıca. Bunun, Standing Rock direnişine katılanlara ya da Su Koruyucuları’na uzaktan destek veren insanlara bir stratejik pusula olması ve gezegenimizin sağaltılması için gerekli olan mucizelere yönelik nasıl bir tarif içerdiğini anlatayım.

Öncelikle mucizeden ne kast ediyoruz? Mucize bir nevi bir armağandır, bizim bir şeyleri oldurma kapasitemizin ötesinde olandır. Anladığımız haliyle, neden sonuç ilişkisinin normal kurallarının ötesinde olandır. Pratik ve “gerçekçi” olanı belirleyen politik ve ekonomik güçlerin kurallarının da ötesinde olandır.

“Biz korumak için buradayız” ve “Su Hayattır” (Hem ingilizce hem de Sioux dilinde)

Dakota Boru Hattı’nın durdurulması, buradaki bir dizi güçlü söz sahibinin yapma inadına rağmen gerçekleşirse bir mucize olur. Enerji Transfer Ortakları (ETP)** halihazırda bu boru hattı için yüzlerce milyon dolar harcamakla kalmadı, küresel bankalar 10 milyar doların üzerinde kredi için ETP ve diğer ilgili kuruluşlara söz verdi. Bu bankalar, kendi hallerinde finansal stres altındayken, böyle kârlı yatırımlar her zaman karşılarına çıkmıyor, bu nedenle hallerinden memnunlar. Son olarak, Birleşik Devletler hükümetinin, bu konuya yerli petrol üretimini artırarak Rusya ve Ortadoğu’nun ekonomik gücünü azaltmak için jeopolitik açıdan da özel bir ilgisi var. Böyle güçlerle yüzleşirken, boru hattını durdurmayı umut etmek çok da gerçekçi durmuyor.

Ne zamandan beri bir Yerli Amerikan halkı, büyük çaptaki madencilik, enerji ve tarımla ilgili büyük ölçekli yatırımları engelleyebilmiş ki? Genellikle olan, arazilerin ardı ardına ele geçirilmesidir ve en güzel ihtimalle beyhude, en kötü ihtimalle intiharla sonuçlanan direnişler olur. Ancak Standing Rock’ta farklı bir şey gerçekleştirmek mümkün olabilir; Dakota Siouxlar boru hattını inşa etmek isteyen güçlerden daha çok silah ve para edindiği için değil, biz toplu olarak kalplerimizde değişiklik yapmaya hazır olduğumuz için.

“Su hayattır”

Bu sadece boru hattının yapımından doğrudan etkilenecek kişileri değil, bütün gezegenin büyük çapta benzer mucizelere ihtiyacı olmasından dolayı hepimizi etkileyecek. Güçlü çıkar grupları, tüm dünya üzerinde ekosistemleri ve tabiatı mahvediyor, tüm ağaçları kesiyor, bütün madenleri çıkartıyor ve doğayı kirletiyor. Her durumda, bu yok ediciler; askeri, siyasi ve finansal olarak direnenlerden daha güçlüler. Gezegenimiz ve medeniyetimiz şifalanacaksa eğer, bu, güç yarışı ile olamaz. Karşınızdakinin üstesinden güç kullanarak gelme şansınız olduğu zaman, savaşmak mantıklı bir seçenek olarak görünebilir. Bu durumun yokluğunda, zafer başka türlü gelmek zorunda: silahları, parayı ve diğer zorlayıcı güçleri alâkasız kılacak bir güç… Buna sevgi demeye ne dersiniz?

Devam etmeden önce, Su Koruyucuları’nın yaşadığı adaletsizlik ve acının farkında olduğumu paylaşayım. Birçok arkadaşım bunlara ilk elden tanık oldu. Anlattıklarım, eğer gerçek dünyada şiddetsizlik felsefesi gözönünde bulundurulacaksa dikkate alınmalı. Ayrıca, bu konuda şömine önünden filozofluk yapmıyorum. Ben bu satırları yazarken, kendi oğlum da Standing Rock’ta.

Evet, nerede kalmıştık,  sevgi. Yüzleşmekten kaçmaktan ya da polisi ve enerji şirketini sevmeye başlayıp boru hattının bu şekilde durdurulmasını ümit etmekten bahsetmiyorum. Standing Rock, bize, içinde mucize ipuçları barındıran “aktif sevgi”nin (love in action) mümkün olduğunu gösteren bir sürü örnek sundu.

Bir grup Su Koruyucusu’nun, şerifle, Su Topları (bizdeki TOMA) hakkında konuşmaya gittikleri bir olaydan bahsedeyim. Polisler onları tutuklamaya başlamış ve içlerinden bir kadın tutuklanırken, yerli bir dua melodisi söylemeye başlamış ve tüm grup ona katılmış. Polis bu durumdan rahatsız görünmeye başlamış, hatta içlerinden biri ağlamaya başlamış. Yerli soyundan görünen başka bir tanesi başlığını çıkarmaya başlamış, ancak çevresinde başka hiçbir polisin bunu yapmadığını görünce bir kez daha düşünmüş.

Standing Rock’ta buna benzer birçok şarkı, dua, tören ve şiddetsiz direniş örneği yaşandı. Bunların çoğu daha yaşlı ve bilge olanların yönlendirilmesiyle yapıldı ve yukarıdaki olay da gösteriyor ki polis üzerinde bu tür eylemlerin etkisi var. Su Koruyucuları’nın şiddetle bastırılmasının haklı gösterilmesi hikâyesini bozdular; aynı şekilde şiddet gösteren uç gruplar, suç unsurları, kamuyu koruma hikâyelerini ve daha fazlasını… Bu hemen meyve verdi: eğer şiddetsiz bir direniş olmasaydı, hükümet çoktan Su Koruyucularını, şiddete karşı şiddeti gerekçe göstererek uzaklaştırmıştı.

Eğer Su Koruyucuları savaş yolunu seçerse ve polise düşmanları gibi davranırsa, devlet şiddetini haklı gösterenlerin ağzına bir parmak bal çalacaklar. Standing Rock’ta bir süre bulunan ve bundan sonra bana düşüncelerini yazan Harlan Wallner adındaki bir savaş gazisine kulak verelim: “Polise donut*** yiyen domuzlar olduklarını, korkak olduklarını haykıran, kendilerinden utanmaları gerektiğini, onursuz olduklarını söyleyen insanlar gördüm. Bir adamın bu polislerin ve tüm soylarının lanetlendiğini söylediğini duydum. Botta olan bir polise taş atan bir adam gördüm ve daha sonra onların plastik mermilerinden birini bacağına yedi. İki olayda da öfke kontrolü ele aldığında :”Nezaketimizi korumamız hâlâ önemli! Nezaketimizi korumamız hâlâ önemli” diye bağırdığımda ikincisinde neredeyse saldırıya uğruyordum. “S.ktir git! S.ktir, onun zamanı çoktan geçti adamım!” diye gürledi adamlardan biri. Ben de susmak durumunda kaldım.”

Şimdi kendinizi polislerin yerine koyun. Hiçbir şey, ortak bir tehdit kadar insanları iyi bir araya getirmez. “Donut yiyen domuzlar” gibi hakaretler, polislerin protestocuları anlamasının önünü tıkar. Onlar da işin kolayına kaçıp, eylem yapanları saldırgan uç insanlar olarak görüp polis müdahalesini haklı gösterirler. Başka bir deyişle, polise bu şekilde bir sözlü saldırı, eylem yapanları kötülüğün içine iter. Kendilerini, zaferin sadece güç uygulayarak geleceği bir konuma koyarlar.

Bu şekilde bir zafer pek de mümkün değil. Daha da kötüsü, başarılı olunsa bile, daha sonraki bir mağlubiyet için zemin hazırlar. Yerli halklara yapılan saygısızlıkları ve doğanın mahvedilmesini hızlandıran durumlar nelerdir? Yerli halklar için, onların bastırılması, insanlıktan çıkarılmaları ve bir nevi canavarlaştırılmalarıyla olmuştur. Bu, soykırımın en büyük çerçevesi, önkoşuludur. Polisi veya ETP çalışanlarını canavarlaştırmak, insanlıktan çıkmış birileri olduğu fikrine katkıda bulunur. Bu da bazı insanların diğer insanlardan daha az insan olduğunu, daha aşağılık, tiksindirici… daha acınası halde olduğunu düşünmeye yol açar. Bu, ırkçılığın özüdür ve savaşa yol açar.

Savaşta, ırkçılıkta ve soykırımda ortaya çıkan, Diğeri’nin insan sayılmaması durumu, kutsal olana yapılan saygısızlıkla eşdeğerdir. Doğanın kutsal, yaşayan bir zekâdan, hissiz bir şeyler toplamına indirgenmesi aynı anlayışın ürünüdür: ele geçirilecek kaynaklar ya da mağlup edilmesi gereken bir düşman toplamına. İnsanların düşmanlara ya da açgözlü yönetici veya donut-yiyen polis domuzlar gibi insan-altı karikatürlere indirgenmesi, bir nehri petrol sızıntıları ile tehdit etmekle aynı anlayışın ürünüdür. Morfik titreşim prensibine göre, savaş anlayışına girerek savaş alanını güçlendiriyoruz, ki bu doğanın indirgenmesini ve ona hakim olma fikrinin güçlenmesini de içeriyor. Bu yüzden savaşlardaki zaferler sadece daha fazla savaşa yol açar. Savaş kazanılmıştır, ancak savaşılan ideallerden çok uzak kalınmıştır. 5.000 yıldır olduğu gibi.

Başka bir deyişle, eğer karşımızdakini insan olmaktan çıkaran taktiklerle savaş kazanmak istiyorsak, problemin köküne daha da katkı yapıyoruz demektir. Nehri büyükannemiz gibi seviyor olsaydık, hiçbir boru hattı döşenmezdi.

Daha yaşlı bilgeler bize duayla yaklaşmamızı (prayerfully) rica ettiğinde, ne demek istiyorlar? Duayla yaklaşmak, kutsalın farkındalığı içinde olmak demektir. Kutsal olanı çok çabuk unuturuz, insanlarla ya da insan dışı ağaç, toprak ya da nehirlerle olan ilişkimizde. Eğer dua kutsal bir konuşmaysa, duayla hareket etmek, sadece sözde değil, hareketlerimizde de saygılı olmayı sağlar. Bizi savaşa sürükleyen insanlıktan çıkarış, saygılı olmanın tersidir.

Savaştan uzak durmak kolay değil. Her yeni şiddet ve zulüm daha çok nefrete yol açıyor. Tanrı bizim savaş yoluna çok fazla davet aldığımızın farkında. Saldırgan köpekler, biber gazları, TOMAlar, plastik mermiyle vurulan kadın, polisin atış mühimmatı taşımaya başlayacağı haberleri, eyalet yönetiminin Standing Rock’a malzeme getirenlere verdiği cezalar, ETP’nin halihazırda petrol çıkarmasının yasadışı olması, yerlilerin arazilerine yapılan tarihî hırsızlıklar ve her anlaşmanın bozuluyor olması… kötüye karşı iyi görüşünü benimsemek için çok fazla sebep var. Standing Rock’ta kişisel olarak şiddete maruz kalmış veya birinci elden buna tanık olmuş o kadar çok insan görüyorum ki. Uzaktan onlara şiddetsizliği ya da bağışlamayı öğütlemek, çok neredeyse küstahça görünüyordur, yerli yaşlı bilgelerin sözlerini tekrarlıyor olsam bile.

Kutsal toprağın neresi?

Savaş yoluna bu şekilde çağrı yapan her şey, aynı zamanda savaşmadan zafere giden yola doğru bir adım attırıyor ve ve savaş çığırtkanlarını susturuyor. Bu Gandhi’nin “ruh kuvvetleri” dediği güçleri kullanmak için fırsat. Şiddeti şiddetsizlikle karşılamak, diğerini de şiddetsizliğe davet eder. Savaş yoluna giden daveti reddetmek, düşmana düşmanlıktan vazgeçmesi için bir karşı hamledir. Bu nedenle şunu hatırlamak çok önemli: şiddetsizlik, karşı tarafı kötü gösterme amaçlı değildir. Bu da bir çeşit saldırı, şiddet ve savaş taktiği olurdu. Hayır, burada amaç herkesi cesaret yoluna davet etmektir. Tabii ki bu daveti reddedebilirler, ama onların tarafından gelen her şiddet artışı yapılan daveti daha da güçlendirecektir.

Siz savaş yoluna giden çağrıyı her reddettiğinizde daha da güçlenirsiniz. Her türlü terör tehdidine karşı barış dolu durmayı başaranlar gerçek mucize-yapıcıları haline gelirler. Sakena isminde bir Afgan kadını hatırlattı bunu bana. Kâbil’de barış ve eğitimle ilgili, genç kızların eğitimini de içeren çalışmalar yapıyor. Onun yaptığı, genç kızları eğitmenin idamla cezalandırılması gerektiğine inanan köktendincilerin olduğu bir yerde, oldukça tehlikeli bir iş -hatta Sakena halihazırda ölüm tehdidleri alıyor- ki oralarda bu tip tehditleri ciddiye almak gerekir.

Dr. Sakena Yacoobi

Bir gün Sakena, şoförü, iki personel ve silahsız korumasıyla arabadayken, aniden durmuşlar. Geçiçi bir yol kapatma olduğunu görmüşler ve yaklaşık 20 köktendinci ellerindeki tüfekleri arabaya yöneltmiş ve “Sakena’ya arabadan çıkmasını söyleyin” diye bağırmışlar.

Dr. Sakena Yacoobi

Cesurca bir çıkışla şoför: “Yanlış araba. Burada öyle birisi yok.”

“Ah tabii ki var” diye cevaplamışlar. “Orada olduğunu biliyoruz. Onu izliyorduk.”

Sakena arabadan çıkmış ve adamların karşısına dikilmiş. “Sakena benim”, demiş ve eklemiş. “Ne istiyorsunuz?”

Sonraki yarım saat boyunca, arabadakiler Sakena’nın adamlarla konuşmasını izlemişler. Sonunda Sakena arabaya dönmüş ve demiş ki: “Tamamdır, gidebiliriz.” Herkes şaşırmış ve personeli ne olup bittiğini sormuş. Sakena onlara adamların da o genç kızlar gibi eğitim almak istediklerini ve haftaya bir camiinin dışında buluşacaklarını söylemiş.

Savaş yolundan uzak durmanın potansiyel gücü budur işte. Silahlar üzerine doğrultulduğunda bile, Sakena genç adamları ilahi insan olarak görmekten vazgeçmedi. Onları deliye dönmüş teröristler ya da insanlıktan çıkmış “köktendinciler” olarak görmeyi reddetti. Onları umut vaadeden ve tabii ki eğitim almak isteyen genç adamlar olarak gördü. Korkusuzluğu ve iyi niyeti,  genç adamlar için karşı konulmaz bir davet haline geldi.

Başka insanları nasıl gördüğümüz ve onlara nasıl davrandığımız, gördüğümüz gibi olmaları için bir davettir. Birisini acınası durumda görmek, barış çağrılarını bile gülünç gösterebilir. Güven duymamak güven duymaya değer olmamayı doğurur. Diğer taraftan, alışılagelmiş roller ve kategorilerden ötesini görmeyi başardığımız zaman, diğerlerinin daha önce keşfedilmemiş potansiyellerini davet edebilmeye başlarız. Bu, diğer insanların öznel gerçekliklerini görmezden gelerek olmaz, tam tersine, karşısındakinin durumunu anlayarak gerçekleşir. Şefkati tanımlayan şu soruyla başlar: Senin gibi olmak nasıl bir şeydir?

Bu soru kavgaya hazır birine, savaş çığırtkanı bir kimseye bir nevi afarozdur, çünkü onların insanlıktan çıkarmak istediklerini tekrar insan olarak görmeye başlamaktır. Konuyu açın, size yumuşak, saf, aptal ya da ihanet eden diyeceklerdir.

Standing Rock’da polis olmak nasıl bir şeydir? Ya da ETP yöneticisi olmak... Kendinizi, onların bizim kardeşlerimiz olduğu ve var olan durumları içinde en iyisini yapmaya çalıştıkları algısına getirebiliyor musunuz? ETP yöneticisi kimliğinde kendimi hayal ediyorum mesela. Stres seviyesi çok yüksek. Yönetim kurulu çılgına dönmüş. Bankalar finansmanı geri çekmekle tehdit ediyor. Onmilyonlarca dolar yatırım yaptık. Belki de borç ödeme günlerimiz geldi. İş zaten yeterince zordu, şimdi bir de boru hattının raylardaki tankerlerden daha güvenli olduğunu idrak edemeyen protestocular çıktı. Onlar da petrol kullanıyor, iki yüzlüler! Ve bizi kötü adama çeviriyorlar! Ne kadar nefret dolu olduklarına bir bak! Evet, çok açık kimin asıl iyi adam olduğu.

Bu bakış açısını desteklemiyorum. Yalnızca anlamaya çalışıyorum. Bu anlayış, kavgaya hazır bir insanın egosuna rahatsız edici gelebilir, çünkü ETP çalışanlarının projeyi durdurmasının onlar için bayağı zor olacağını ve bunu yapmanın kişisel olarak çok fedakarlık gerektirdiğini idrak edebilir. Benzer şekilde, bir polisin emirlere karşı gelmesi, propagandaya inanmaması ya da sıradan çıkması da cesaret ister. Bir şekilde, hepimiz aynı gemideyiz; hepimiz korku yerine sevgiyi seçmeye, güvenli görünmese de kalbimizi dinlemeye davet eden durumlarla yüzleşiyoruz. Bu çağrıya uymak için birbirimize yardım etmeliyiz. Bunda hepimiz aynı saftayız. En yüksek potansiyelimize ulaşma konusunda müttefik olabiliriz.

Başka bir arkadaşım, Standing Rock’ta biber gazı atan polisle karşılaşmalarını anlattı. Her olayda, en çok şiddet gösterenin bir veya iki polis olduğunu fark etmiş. Diğerleri rahatsız görünüyorlarmış; muhtemelen başka bir yerde olmanın hayalini kuruyorlardı.

Aktivistler eğer şu şekilde çıksaydı yola, taktikleri değişir miydi: “Buradaki polislerin çoğu aslında bunu yapmak istemiyor olabilir mi?”. Bunu dile getirseler ve dünyada herkesin bu hayata hizmet etmek üzere kutsal bir amaç için geldiğinin kesinliğini sözlü olarak ve aksiyonlarıyla ifade etselerdi? Onlara şöyle söylenseydi ne düşünürlerdi: “Bu duruma koyulduğun için çok üzgünüm. Kalbinle çelişen böyle bir baskı altında olduğun için üzgünüm. Ama çok geç değil. Seni affediyoruz ve yaşama hizmet etmen için seni aramıza bekliyoruz.

Ben bu satırları yazarken, iki bin Amerikan savaş gazisi, Standing Rock kamplarına giriyor. Su Koruyucularının yanında olacakları ve onları kendi bedenleriyle koruyacaklarına söz verdiler. Silah getirmiyorlar. Birçoğu, suyu korumaya yardımcı olmak için işlerini ve ailelerini bırakıp geliyorlar. Eğer onlar da barış dolu kalplerini koruyabilirlerse, hükümete, şirkete ve özellikle polise cesurca bir seçim yapma çağrıları başarıya ulaşır.

Standing Rock’taki olası bir zaferin çok uzaklara ulaşacak sonuçları olacak. Makro bakışla, boru hattının yolunun yeniden çizilmesi ya da raylardaki tankerlerle (ki boru hattından da beterler) taşınma kararı verilmesi çok fazla sonuca yol açmayacak gibi görünebilir. Ancak daha derin bir bakışla bakarsak, zafer başka bir şeye yol açacak: eğer Standing Rock’ta bu mümkünse, neden dünyanın diğer yerlerinde olmasın ki? Eğer boru hattı birçok şeye rağmen durdurulabiliyorsa, benzer tecavüzler her yerde önlenebilir. Nelerin mümkün olabileceği konusunda fikrimizi değiştirebilir. Bu, Sioux’un bilge yaşlıları ile, hareketin suya odaklı kalması ve iklim değişikliği aktivistleri tarafından gasp edilmemesi tercihine dair hemfikir olma nedenlerimden biri. İklim değişikliği dünyadaki milyon yere milyonlarca yapılan hakaretin bir ürünüdür. Standing Rock’ın konumunu onurlandırmak, bütün yerleri onurlandırmak için daha büyük bir temel oluşturuyor.

Büyük resme bakarsak Standing Rock’taki durum, gezegenimizin durumunu yansıtıyor: her yerde, baskın güçler, toprak ve denizden arta kalan hazineleri ele geçirmeye çalışıyor. Güç kullanılarak mağlup edilemezler. Biz kendimizde de kalplerimizi değiştirerek- cesaret, empati ve şefkatle – kalplerin değişimine davet etmeliyiz diğerlerini. Eğer Standing Rock’taki Su Koruyucuları bu davette sağlam durursa, durdurulamaz bir güç oluşturup mucizevi bir zafer kazanacak, geri kalan bizlere de bu örneği takip etmemiz için ilham verecekler.

Ya hatalıysam? Her şiddetsiz eylem, belirgin amaçlarında başarıya ulaşmaz: her davet ne kadar güçlü olursa olsun kabul edilmez. Ve günün sonunda boru hattı oradan geçerse, Su Koruyucuları, savaştan uzak durarak başka bir zafer kazanmış olacaklar- ruhani bir zemin hazırlamış olacaklar gelecek için. Her yüzleştiğimiz seçimle, nasıl bir dünyada yaşamak istediğimize karar veriyoruz. Bu seçimi yapmak için ne kadar daha fazla cesaret gerekiyorsa, daha fazla da dua gerekiyordur, çünkü dualarımızı her Kim dinliyorsa ne anlama geldiğini de mutlaka biliyordur. Bu nedenle, nefret karşı konulmaz bir şekilde önümüzde duruyorken bile sevgiyi seçmek, sevgi dünyasına en güçlü dualardan biridir. Vahşetle karşı karşıyayken bile karşımızdakini hala insan olarak görebiliyorsak, evrensel onur için bir dua etmiş oluruz. Binlerce insan güvenliklerini ve rahatlıklarını hiçe sayarak suyu koruyorsa, onların birleşmesinden de güçlü bir dua meydana gelir. Bir gün, bir şekilde yanıtlanacaktır.

*Water Protectors

** Energy Transfer Partners

*** Bir çeşit tatlı çörek

**** Burada eklemeden geçemeyeceğim, kadının ismi Sakena, yani Sakin :)

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Charles Eisenstein

Yeşil Gazete için çeviri: Naime Sürenkök / Emre Ertegün

 

(Yeşil Gazete, Charleseisenstein.net)

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page