Hepimiz Siyu’yuz – Ercüment Gürçay

Geçtiğimiz ay Amerikan başkanlık seçimleriyle yattık, kalktık.Trump değil de diğer başkan seçilseydi tarihte ne değişecekti tam olarak bilemiyorum ama 1876’ da General Custer ve 3500 süvarisini topraklarından kovan Lakota’ ların (Siyular’ ın) şefi Oturan Boğa’ nın ruhunun bugün de Kuzey Dakota düzlüklerinde yaşadığını hissediyorum.

Sioux’ ların efsanevi şefi Oturan Boğa (1831-1890)

Eduardo Galeano’ nun anlattığına göre ‘Beyaz Adam’ Karayip adalarına ayak bastığında Amerika kıtasının insanları, Kolomb’ u tüylü şapkası ve kırmızı kadife ceketiyle o zamana kadar görülmemiş boyutlarda bir papağana benzetmişlerdi.

Kolomb Amerika’ da

Afrika, Avusturalya ve Asya yerlilerini katledip, topraklarını işgal edip yağmalayan, bütün doğal kaynaklarını sömürüp kurutan ve yeni zenginliklerin peşinde koşan Avrupa’ nın Yeni Dünya’ ya ayak basan öncülerinin keşif notlarında “…dünyada yalnızca 250 milyon insan yaşamaktadır; geri kalanı Asyalı, Afrikalı ve yerlilerdir…” yazmaktaydı.

Vikingler, Kolomb’ dan 400 yıl önce serüvenci Leif Eriksson önderliğinde kıtanın kuzeydoğu kıyılarına, Kanada’ da Yeni İskoçya bölgesine çıkmışlar ve kısa bir süre burada yaşamışlardı ama Yeni Dünya’ nın tarihi Kolomb’ la anılıyordu nedense. Gerçek şu ki, her zaman ‘parayı verenin düdüğü çalınıyor’ du ve İspanya hükümdarları Ferdinand ile zevceleri Isabella, İtalyan kâşif Kolomb’ a verdikleri parasal destekle tarihin kaydını bu biçimde şekillendirdiler belki de bilemiyorum.

Tarih kitaplarında bize ezberletildiği gibi Kolomb, Yeni Dünya’ nın kâşifi değil, aslında doğudan gelen bir istilacıydı ve 1492’ de Karayip adalarına ayak bastığında o uzak ülkede 10 milyon yerli halk yaşamaktaydı. Amerikan mitinde kaba-saba vahşi savaşçılar, (kafası kesilip kanı akan yerli halk için katilleri tarafından uydurulmuş ırkçı tabirle) Kızılderililer olarak nitelenen ama tanrının özene bezene yarattığı Kuzey Amerika’ nın cennet topraklarının değerini bilip doğayı ve onun zenginliklerini yaşadılar ve yaşadıklarını ince- akla yatkın sözlerle tanımlayarak bugüne taşıdılar. 19. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde bu nüfusun %90’ ı tarih sahnesinden silinmişlerdi. Bu insanlık tarihinin en büyük soy kırımlarından birisiydi. ABD hükümetlerinin bugün resmen kabul ettiği 554 yerli kabilesi var.

Dee Brown’ ın daha sonra sinemaya da aktarılan romanı Kalbimi Vatanıma Gömün’ de Kara Geyik şu sözlerle açıklıyordu Amerikan yerli halkının yaşadığı dramı: “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu… Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.”

“Kovboyların at koşturduğu bir ülkede bütün şairler kızılderilidir” diyen şair Sunay Akın bir şiirinde beyaz adamın yeni dünyaya gelişini çok güzel anlatır: beyaz adam /küçücüktü ilk geldiğinde/ ve oturmaktan/ bütün kemikleri sızlıyordu/ büyük teknesinde…beyaz adam/ kızılderililerin sunduğu yiyeceklerle beslenip/ topraklarına uzandığında büyüdü/ bulutlar arasında/ barış içinde yaşayan/ manitu yerine/ tapmamızı istediği de/ işkence görüp/ çarmıha gerilen bir ölüydü…beyaz adam/ özgürlük adına/ dev bir kadın heykeli dikti/ doğu denizinin kıyısına/ ve her gece/ altında dans ettiğimiz yıldızları/ bayrak diye tutsak etti/ bir bez parçasına…beyaz adam/ özgürlük gibi adaleti de/ bir kadın heykeliyle simgeledi/ ama elinde terazi tutan/ zavallı kadın/ gözleri bağlı olduğu için/ kendisine tecavüz edenin/ kim olduğunu göremedi…

Demokrasinin, adaletin ve özgürlüklerin sembolü, iyilerin dostu-kötülerin düşmanı ABD’ nin tarihi de hep vahşi yerli halk ile uygar beyaz adam miti üzerine kuruluydu. Afrikalı bir bilgenin dediği gibi “Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecekti” belki de.

Beyaz tarihçilerin göstermek istemediği gerçekler günü geldi Amerikan edebiyatçılarının esin kaynağı oldu. Amerikan edebiyatı, Amerikan yerli halkının kültürlerinin sözlü olarak aktarılmış söylenceleri, masalları, öyküleri ve lirik şiirleri- şarkıları ile başlamış. Kabileler tanrılara, hayvanlara, bitkilere veya kutsal kişilere tapınarak kendi dinlerini korumuşlar. Yönetim sistemleri demokrasiler, yaşlılar kurulu ile teokrasiler arasında değişiyormuş ve kabilelere ait bu çeşitlilik sözlü edebiyatta da kendini göstermiş. İlk Avrupalıların gelmesinden önce Kuzey Amerika’da var olan 500’den fazla farklı yerli halk dili ve kabile kültürü arasında yazılı edebiyat yokmuş ve bu anlatılar kulaktan kulağa yayılarak öncü Amerikan edebiyatçılarına esin kaynağı olmuş.

Amerikan çizgi roman klasikleri

Ben de birçok yaşıtım gibi Amerika’ yı ve Amerikan’ ın yerli halkını önce 1960’ ların sonunda lk kez çizgi romanlarla tanıdım. Siyah beyaz televizyonlar henüz hayatımıza dahil olmamışlardı. Çocukluk düşlerimi kaplayan çizgi hikayeleri de bu minval üzerine kurulu küresel Amerikan propagandasının parçalarıydı. Hafta sonlarında okul çıkışında bize üzeri mavi yıldızlı, parlak teneke kutular içerisinde Sam amca’ nın hibesi, haftalık margarin ve süt tozu dağıtılırdı ve hafta boyunca annemin ekmeğime sürdüğü sarımsı margarinin- toz sütün buruk tadıyla, fonda Kızılderililerin vahşiliğinde, uzak bir ülkede geçen Yüzbaşı Tommiks ile çilli Suzi’ nin imkânsız aşkını merakla takip eder ve Kızılderililere (!) de içten içe diş bilerdim.

Siyah beyaz televizyonlarla birlikte Hollywood sineması da evlerimize girmişti. Tek kanallı televizyon günlerinde her pazar sabahı Western klasikleri gösterilirdi. Kahramanım John Wayne vahşi yerlilere ve kötülere karşı amansız bir mücadele veriyordu ve ben kötüleri bir de Kızlıderilileri hiç sevmiyordum.

Sonraları çizgi romanlar dışında kitaplar da edinmeye başlamıştım. Amerikan Edebiyatını ilk kez “Amerikan Bord Neşriyat Dairesi” nin yayını olan, Sofi Huri’ nin çevirisi eski Türkçe kelimelerle bezeli bir Jack London romanı “Vahşetin Çağırışı” ile tanımıştım.

Vahşetin Çağırışı- Jack london

Amerikan Bord Neşriyat Dairesi’ nin hikâyesinden de kısaca söz etmem gerekirse, 1822 yılının ocak ayında Boston’dan yola çıkan Cyprus adlı bir yelkenlinin ambarına yüklenen matbaa makinesi ve harf kalıpları ile başlamış hikâye. Bu yelkenlinin ilk durağı Malta’ymış. Daniel Temple adlı Amerikalı, İtalya, Yunanistan ve Osmanlı İmparatorluğu için kitaplar hazırlamak ile görevlendirilmiş. Temple, Malta’da kurduğu basımevinde çeşitli dillerde kitaplar basarak görevini yerine getirmiş ve 1833’te basımevi İzmir’e taşınmış. Sonra 1853 yılında ver elini İstanbul. Basımevi, 1966 yılına kadar Amerikan Bord Heyeti Neşriyat Dairesi olarak faaliyet göstermiş. 1966’da basımevinin adı Redhouse Yayınevi olarak değiştirilmiş. Bugün bu yayınevi ne durumda bilmiyorum ama 1965 baskısı yaprakları sararmış ‘Vahşetin Çağırışı” hala kitaplığımda duruyor.

Kitabın yazarı Jack London’ ın 1919’da Chicago’da kurulan Amerikan Komünist Partisi’ nin kurucularından olduğunu da sonradan öğrendim. Parti 1932 başkanlık seçimlerinde 102 bin oy almış. İspanya İç Savaşı’ na giden birçok AKP’ linin varlığından da bahsediliyor. Bir ara 60.000 üyesi olan AKP (!) Amerikan hükümetinin sıkı takibatına uğramış ve 2. dünya savaşı sonrasında Komünist avının yoğunlaşmasıyla etkinlikleri iyice azalmış. “Amerika’ da komünist bir partinin taban bulması imkânsız, çünkü Amerikan yoksulları kendilerini ezilen yoksul halk olarak değil geçici olarak sıkıntıya düşmüş olan milyonerler olarak görürler…” diyordu John Steinbeck. AKP son başkanlık seçimlerinde ne yaptı bilemiyorum ama önceki dönemde Obama için oy istedikleri rivayet ediliyor. Gezi parkı olaylarında da bir destek mesajı yayımlamışlar.

Lise yıllarında dönemin gelişen toplumsal dinamizmine koşut edebiyata, şiire, müziğe, sinemaya olan ilgi alanım da farklılaşmaya başlamıştı. 1970’ lerin ortalarında Rus edebiyatı ve ardılı Sovyet toplumsal gerçekçi yazarlarıyla tanışmıştım.

Aynı yıllarda yeni dünya insanının hikayeleri Jack London’ dan sonra Mark Twain, Steinbeck gibi yazarlarla hayatıma girdi. Edebiyat tutkum geliştikçe Hemingway’ i, Faulkner’ ı, Arthur Miller’ ı, Norman Mailer’ ı, Sinclair Lewis’i, John Dos Pasos’ u vs. tanıdım. Amerikan rüyasının ve bir ulus-belleğin çöküşünü, ahlaki herhangi bir kaygıdan uzak ve hiçbir şeyden sakınmadan yazıyorlardı. Bu edebiyatta Amerika yerlilerini, yeni bir yurt arayan Protestanları ve Avrupa’nın diğer artıklarını, altına hücum edenleri, öncüleri, iç savaşı, özgürlük peşinde koşan kara adamları, emekçi sınıfları, silkelenip kendine gelen ve özgün bir havaya bürünen farklı bir Amerikan kültürünün izlerini de görmek mümkündü.

1980’ li yılların ortalarında Kerouac, Burroughs, Bukowski gibi Amerika’nın fırlama ve bigâne çocuklarını tanıdım. 1980’ lerin sonunda Düşün Dergisi’ nde şiirleri yayımlanan Walt Whitman’ ı, Langstone Hughes’ u, Sylvia Plath’ i, tanıdım.

Zaman içinde Yüzbaşı Tommiks’ in düşlerimdeki yerini London, Steinbeck, Kerouac, Bukowski, Plath, Woody Guthrie, Pete Seeger, Bob Dylan, Patti Smith, Jim Jarmush gibi ‘öteki Amerika’ nın’ idolleri aldılar.

Daltonlar çalışıyor!

Bugün de hayatlarımıza hükmeden Daltonlar’ ın varlığı nedeniyle sadece çizgi kahramanım ‘yalnız kovboy’ Red Kit’ ten vazgeçemiyorum!

Lakota’ ların (Siyular’ ın) şefi Oturan Boğa’ nın ruhu bugün de Kuzey Dakota düzlüklerinde yaşıyor.

Oturan Boğa’ nın torunları boru hattının atalarının topraklarındaki kutsal mezarlarını yok ederek, 209 nehir ve diğer su kaynaklarını keserek- kirleterek geçeceğini öğrenince eylemi başlattılar. Lakota Siyuları’ nın bu yüzyıldaki ilk eylemi bu değildi. 2007 yılının Aralık ayında da, ABD vatandaşlığından çekildiklerini ve kendi devletlerini kuracaklarını ilan etmişlerdi. Toprakları beş ayrı ABD eyaletinin sınırları içerisinde olan Lakotalar’ ın bu girişiminin sonuçları henüz kesinleşmemekle birlikte, bu girişim Amerikan yerli halkının büyük soykırımdan bu yana ilk bağımsızlık hareketi olarak tarihe geçti.

Eylem kampı alanı

Amerikan ordusu ve Siu aktivisti

Protestolar

Protestolar

Bölgede yaşayan Standing Rock (Dikilen Kaya) Siyu Kabilesi ve onlarla birlikte binlerce çevre aktivisti, yerli halkın su kaynağına ve kültürel alanlarına zarar verecek olan 1200 kilometrelik boru hattına karşı aylardır mücadele ediyorlardı ve polisin zaman zaman sertleşen müdahalesine direnen eylemciler Kuzey Dakota’da Dakota Access Petrol Boru Hattı’nın Oahe Gölü’nün çevresinden geçmesine izin vermediler. Bu zorlu mücadelenin sonunda gelen tarihi kararı “Mni Wichoni (Su Hayattır)” tezahüratlarıyla kutladılar ve Obama’ ya sonsuza kadar minnettar kalacaklarını ifade ettiler.

Reuters’ da yer alan habere göre siyasi uzmanlar beyazların yeni lideri Trump’ un 20 Ocak’ ta görevi devralmasından sonra mevcut Amerikan hükümetinin bir süre için askıya aldığı bu kararı iptal edebileceği yorumunu yapıyorlar. Trump 4 milyar dolarlık dev proje inşaatını yürüten Energy Transfer Partners’ ın ve boru hattının ¼’ üne sahip olan Phillips 66 şirketlerinin önemli hissedarlarından birisiymiş. Bugün için Lakota Siyuları’ nın inşaat ve enerji şirketlerinin CEO’ larını alt ettiğini söylemek mümkün. Trump projeye desteğinin maddi çıkarlarıyla ilgisi olmadığını savunsa da projenin nereye evirileceğini kısa bir süre sonra görebileceğiz.

Oturan Boğa’ nın torunları bugün şairin şiirinde bahsettiği “…her gece, altında dans ettikleri, bir bez parçasına bayrak diye tutsak edilen yıldızlarını” geri almaya kararlılar. Ya bizler “Kız Kulesi’ nin Siyular’ ı” ne yapacağız?

Sunay Akın’ la bitireyim: “bir yaz akşamı boğaz’ ın ortasındaki/ kız kulesi’ nin beyaz duvarlarında/ kızılderililer’ in vahşi olarak gösterildiği/ bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin…işte o an omuzunuza konan martı/ kulağınıza şunları söyleyecektir: “kız kulesi’ ne de bakıyorsun, kızılderililere de…ama gerçeği göremiyorsun…gel benimle…”

Onlar yüzlerce yıl önce Asya kıtasını terk edip Alaska üzerinden Amerika kıtasına göç ederken atalarımız da güney batıya doğru göçüp bu topraklara gelmişler. Belki bizler de birer Siyu’ yuz ve bu kez bir martının peşine düşmenin zamanını bekliyoruz!

 

 

Ercüment Gürçay

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page