AP’nin kararı üzerine ilk düşünceler: Birisi Sisyphos mu dedi? – Alper Akyüz

Avrupa Parlamentosunda (AP) bütün ana politik gruplar tarafından ortak olarak hazırlanan ve dün ezici bir çoğunlukla onaylanan tavsiye kararı Türkiye’de gerek iktidar, gerekse de medya çevrelerinde içeriğinin bütününden çok müzakerelerin dondurulması önerisi üzerinden değerlendirildi ve tepkiyle karşılandı. Tepkiler iktidar çevrelerinde sert, bağımsız veya muhalif çevrelerde ise ne diyeceğini bilemez tondaydı. Bu nedenle içeriğine biraz daha ayrıntısıyla bakmak gerekiyor.

27

Öncelikle müzakerelerin başlamasının ön koşulunun “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlıkların korunması için uygun bir kurumsal yapının bulunması” şeklinde özetlenebilecek Kopenhag siyasi kriterlerine “yeterince uyum göstermiş” olmak olduğunu ve bu durumdan geriye gidilmesinin müzakerelerin resmen askıya alınmasına [formal suspension] neden olabileceğinin en başta düzenlenmiş ve her iki tarafça kabul edilmiş olduğunu hatırlatalım. Buna karşın Parlamentonun metninde bu konuda karar alma yetkisi olan Avrupa Birliği Konseyine önerilen Türkiye ile müzakerelerin geçici olarak dondurulması [temporary freeze], resmi bir askıya alma değil. Arada önemli bir fark var; önerilen görece basit bir siyasi karardan, hatta aslında fiili olarak zaten donmuş olan durumun ilanından ve bu süre içinde yeni başlık vs. açılmamasından ibaret, dolayısıyla geri alınması da basit bir siyasi karar ya da deklarasyon gerektirecek. Bunu da açıkça olağanüstü hal uygulamasının sona ermesiyle birlikte hemen gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyerek net koşullara bağlıyor. Ancak özellikle ölüm cezasının geri getirilmesiyle birlikte resmi askıya alma yoluna gidilmesinin kaçınılmaz olacağı ayrıca belirtilerek aradaki fark da vurgulanmış oluyor. Resmen askıya alınması ve askıya alma kararından geri dönülmesi resmen bütün ülkelerin onayını gerektirdiği için (yani her bir üye ülkenin veto hakkı olduğu için) başka pazarlıklara konu edilecektir ve o kadar kolay olmayacaktır. Müzakerelerin başlaması kararı alınırken Kıbrıs’ın henüz üye olmadığını hatırlatmak yeterli olur sanırım.

Bunun ötesinde Türkiye’de karar üzerinde koparılan bütün gürültüye rağmen (güya muhalif olarak bilinen Fox TV ana haber bülteninde bile ‘skandal karar’ başlığıyla verildi!) dengeli ve Türkiye’deki demokrasi güçlerini de gözeten bir karar. Avrupa Komisyonuyla birlikte Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonuna da bu yoldan dönülmesi durumunda Türkiye’ye yardımcı olma çağrısında bulunuyor. Şu anda ara dönem değerlendirmesi süreci devam eden IPA fonlarında durumun dikkate alınması ve insan hakları ve demokrasi alanında sivil toplum kuruluşlarına verilecek fonların artmasını talep ediyor.

Karar metni aşırı sağcılar dışında (AKP’nin gözlemci üye olduğu ECR dahil) bütün ana grupların ortak girişimi ve oylama da 37 red ve 107 çekimser oya karşı 479 kabul oyu aldı. Red ve çekimser verenlerin büyük çoğunluğunun aşırı sağcı gruplardan olduğu söyleniyor. Dolayısıyla müzakerelerin dondurulması kararının alınmasına neden olabilir mi bilinmez, ancak AB içinde önemli bir siyasi etkisi olacaktır.

Türkiye’de ise koparılan bütün gürültüye rağmen kısa vadede ancak sembolik bir etkisi olabilir; 2004 yılında Türkiye ile müzakerelerin başlamasına da neredeyse bütün grupların desteğiyle ve hatta Yeşiller grubunun çeşitli dillerde hazırladığı ‘Evet’ pankartları eşliğinde onay vermişti aynı Parlamento. Şimdiki kararın ve sonuçlarının ise Türkiye’de (nedeni önce rehavet ve müzakerelerin teknikleşerek depolitize olması, sonrasında ise umutsuzluk olan) ciddi bir eylemsizlik içinde olan Avrupa yönelimindeki çevreler açısından yeni bir hareketlenmeye yol açması olası. Türkiye’deki kamuoyu araştırmalarında AB üyeliğine olumlu bakışın hala çoğunlukta görünmesi de önümüzdeki günlerde dikkate alınması gereken önemli bir gösterge.

28

İçinde bulunduğumuz durumda müzakerelerin ne dondurulmasının, ne de dondurulmamasının zaten Avrupa değerleri ve denetiminden kurtulmak için can atar görünen ve uzun süredir olumsuz bir sonuçla karşılaşmadan tam tersi yönde davranan Türk hükümeti üzerinde siyasi bir etkisi olacak gibi görünmüyor, bunun için çok geç. Zamanında önce müktesebata uyumda a la carte veya yarım yamalak davranılmasına izin verilmemesi, sonra Kopenhag siyasi kriterlerinden geri gidilme eğilimi sırasında askıya alma koşullarının hatırlatılması gerekiyordu. Ancak daha sürecin başlarında örneğin Çevre Etki Değerlendirmesi veya kamu ihaleleri düzenlemelerinde gerekli düzenlemeleri yapmadığını, istisnalarla yolsuzluğa kapıyı sonuna kadar açtıklarını, ulusal insan hakları kurumunu Paris ilkelerine aykırı ve dolayısıyla etkisiz olacak şekilde oluşturduklarını dile getirdiğimizde bizzat Yeşiller içinden dostlarımız bile AB’nin ana muhalefet olan Baykal CHP’sinin o dönemdeki ulusalcı, askerci ve AB karşıtı söylemleri nedeniyle bu konularda AKP’nin üzerine fazla giderek iktidarı zor duruma düşüremeyeceğini söylüyorlardı. Halbuki örneğin zamanında yetersiz bulduğumuz Katılım Ortalığı Belgesi ve Ulusal Programın yaşama geçirilmemesi bir yana, yapılan düzenlemelerden bile geriye düşmesine tepki göstermeden sadece etkisini yitirmiş İzleme Raporlarında eksik listelerle yer vermek, AB’nin temel değerleri hakkında kendi kredibilitesine hem Türkiye nezdinde, hem de diğer aday ve potansiyel aday ülkeler nezdinde ve nihayet dünyada çoktan fazlasıyla zarar verdi. 2000’lerde iş başında olan Sarkozygillerin bilinçli etkisizliği ve sonrasında Türkiye’yi ancak mülteciler için tampon ülke olarak görüp bunun üzerinden kirli bir vize serbestliği pazarlığı yürütmek de üzerine tüy dikti. (İlişkilerin tarihi ile ilgili ayrıntılı bir değerlendirmeyi bugün Cengiz Aktar’ın Birikim Dergisi web sayfasında yayımlanan yazısından okuyabilirsiniz) Şimdi müzakereleri dondurur veya askıya alırsa da Türkiye’de siyasi bir etkisi olacağı için değil, ancak AB’nin kendi inandırıcılığını yeniden kazanmak için bir adım olacaktır.

Öte yandan karar metni sembolik etkisi dışında ekonomik bir hatırlatma da içeriyor; Türkiye’nin uzun süredir bastırdığı ve sonunda başlaması beklenen Gümrük Birliği anlaşmasının revizyonu görüşmeleri. Eğer bu anlaşma revize edilirse yürürlüğe girmesi için Parlamentonun yenilenen anlaşmayı onaylaması gerekecek ve karar metni Parlamentonun böyle bir yetkisi olduğunu “not ediyor.” Olası etki ise öncelikle ekonomi üzerinde (belki yıkım düzeyinde) ve Kıbrıs görüşmeleri üzerinde olacaktır. Türk hükümetinin tutumu ekonominin durumunda korkarak alttan alma şeklinde mi olur, yoksa ipleri koparmak mı, bunu tahmin edebileceğimiz bir dönemde değiliz maalesef.

Avrupa konusunda düşünmeye ve Avrupa yönelimi yönünde çalışan sivil toplum kuruluşları içinde yer almaya başlamamdan bu yana temel derdim AB’ye üye olmak değil, katılımcı demokrasinin geliştiği, herkesin insan haklarının korunması için uygun mekanizmaların bulunduğu ve sonuçta barış ve huzur içinde kaliteli bir yaşamın süregeldiği bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmak oldu. Bu derdin yaşama geçmesi öncelikle toplum ve siyasetin iç dinamiklerine bağlı ve böyle bir iç dinamiğin bulunmadığı durumda bir dış aktör olarak AB’den medet ummanın yararsız olduğunu biliyoruz. Ancak darbe sonrası 1980’ler ve 1990’larda canlanan sivil toplum, insan hakları ve ekoloji hareketleri ile Kürt hareketinin barışçıl siyasi mücadele kanadı bu dinamiğin gelişime açık olduğunu ve Avrupa’daki sivil toplum ile yatay ilişkiler kurulmasıyla birlikte AB katılım sürecinin önemli bir kolaylaştırıcı etken olabileceğini gösteriyordu. 1997’de ilişkilerin askıya alınması sonrası yaprak bile kıpırdamadığı dönemin sonunda bu iç dinamik ve toplumsal talebin sonucu olarak önce 1999’da adaylık statüsü ve sonrasında idamın kaldırılmasını da içeren insan hakları düzenlemeleri sonucu 2005’te müzakereler başladı.

Geldiğimiz noktada binbir zorlukla tepeye çıkardığı kayanın yeniden aşağıya yuvarlanmış olduğunu gören Sisyphos gibi hissediyor olabiliriz. Ancak bugün de hem iktidar, hem de PKK tarafından bütün hırpalanmışlığına rağmen HDP’nin oy kaybetmemesi, CHP ve AKP tabanında hala önemli miktarda var olan AB yönelimi (ya da onun temsil ettiği iyi yaşam talepleri) bu iç dinamiğin hala var olduğunu düşündürüyor. Üstelik sivil toplum hareketi o dönemdeki gibi gelişiminin henüz ilk evresinde değil ve insanlık onuru üzerinden düşüncelerini dile getiren muhalifler arasında korku eşiği giderek daha çok aşılıyor. Böyle bir ortamda Avrupa yöneliminin ve temsil ettiği iyi yaşam talebinin orta ve uzun vadede sürmesi ne sadece Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı kriz(ler)e veya AB’nin Türkiye hakkında alacağı bir karara bağlı, ne de içeride kendisini mutlak hakim olarak gören sınırlı bir iktidar kliğine.

26-alper-akyuz

 

 

Alper Akyüz

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page