Laçin Ceylan, “Kendimi Ionesco’nun kızı, kardeşi, akrabası gibi görüyorum”

Bu hafta, 30 yılı aşkın süredir  tiyatro sahnelerinde oyuncu ve yöneten olarak yer alan, 20 yıldır tiyatro eğitmenliği yapan, pek çok sinema filminde dizi filmde oynayan ve 2006 yılından bu yana da, BiTiyatro’nun kurucusu, oyuncusu, yönetmeni, eğitimcisi olarak tiyatro çalışmalarını sürdüren Laçin Ceylan ile, o harikulade oyunculuğunu biraz kenara bırakıp, Laçin Ceylan’ın tiyatro yönetmenliğini merkeze alarak bir röportaj yaptım. Keyifle okumanızı dilerim.

Laçin Ceylan ve Murat Akdağ

Laçin Ceylan ve Murat Akdağ

Murat Akdağ : Şu ara “Etna-Bedendeki Kuyular”, “Vurgun” ve önümüzdeki ay “Küçük Prens”in tekrar oynanamaya başlaması ile üç ayrı tiyatro oyunu ile sahnede olacaksınız. Hepsi harika oyunlar, siz de çok başarılısınız o oyunlarda ama ben size, tiyatro yönetmenliğinizle ilgili sorular sormak isterim…

Laçin Ceylan : Olur. Güzel olur ama son dört yıldır, BiTiyatro’nun yapım işleri ile uğraşmaktan oyun yönetmiyorum. Aklımda bir sürü iş var… İllaki birine bir ara başlarım ama şu an oyunculuktan fazla, tiyatro idareciliği vaktimi alıyor. Zaten, yönetmenlik de, oyunculuk da, ihtiyaç halinde yapılmadı. “Bu rolü oynamalıyım, tam zamanı” ya da “bu hikayeyi anlatmalıyım, buna ihtiyacım var” dediğimde harekete geçiyorum. Zaten, öncelikli olarak, oyunculuk yapmak için eğitilmiş biriyim ve yıllar evvel oyuncu olmak için yola çıktım.

M.Akdağ : İlk yönettiğiniz oyun neydi?

L.Ceylan : Bir okul çalışmasıydı. Çok öne çıkan bir iş oldu. Eugène Ionesco’nun “Kel Şarkıcı” adlı oyununu  yönetmiştim. O zamanlar, Hacettepe Üniversitesi tiyatro bölümünde yüksek lisans yapıyordum. Araştırma görevlisi olarak da derslere giriyordum. Küçük küçük oyunlar yapıyorduk…

Öğrencilerin oyunculukları üzerinden ucu açık çalışmalar, denemeler filan oluyordu. Böyle böyle, ben oyuncu ile çalışmayı öğrendim ve biriken, küçük oyunlar oluşmaya başladı. Derken, Cüneyt Gökçer hoca, öğrencileri grup grup bölmüştü ve onlardan tek perdelik bir oyun seçip çalışmalarını istemişti. Her grubun çalıştığı bir iş vardı ama bir grup bir türlü oyun seçememişti ve okulda biraz tembellik ediyormuş gibi görünüyorlardı. Halbuki alakası yok. Titizleniyorlardı.

O grupta kim vardı… Esra Bezen Bilgin, Boğaçhan Sözmen, Mehmet Avdan, Betül Çobanoğlu, Serhat Tutumluer, Murat Taşkent, Ayşe Gaye Makiniz vardı,Ayşe’nin adı  oyunda oynamıyor diye geçmez ama oyuna çok emeği vardır. Mine vardı, birde. Hizmetçiyi çok iyi oynamıştı.Ama zaten, tam bir ekip çalışmasıydı. Işıkta, efektte, dekorda kostümde çok fazla insanın emeği vardır.  Gurup çok iyi ama oyun bulamıyorlar… En son akıllarına, Eugène Ionesco’nun “Kel Şarkıcı” adlı oyunu geldi. Bana sordular. Ben, zaten okul yıllarında çalışmıştım. Hizmetçiyi oynamıştım derste. Çok severim Ionesco’yu. “Kel Şarkıcı” fikri ile bana geldiklerinde çok mutlu oldum.

Mutlu oldum, mutlu oldum ama Cüneyt hoca hoşlanmaz diye hocaya önermelerini istemedim. Çocuklar ısrar ettiler.  Cüneyt hocanın dersinde okudular oyun metnini. Cüneyt hoca dinledi, dinledi. Önce çok inandırıcı bulmadı. Son dakikada bir şey bulmuşlar gibi göründü gözüne. Ben de o zaman Cüneyt hocanın asistanıydım. Anaç bir duygu ile “çok güzel bir şey seçmişler hocam” dedim. Cüneyt hoca da döndü, baktı bana “Sen çok mu seviyorsun bu oyunu?” dedi. “Çok seviyorum hocam, çok güzel bir oyun” dedim. “İyi o zaman. Sen yönet” dedi. Haydi… Kaldı mı başıma… Ben hiç böyle olacağını düşünmedim. Hatta çocuklara da kızdım, biraz. Kızdım ama olsun. Hoca bunu dedi ya…

Bunun üzerine topladım çocukları, başladık çalışmaya ama benim hiç iddiam yok. Okul çalışması, mezuniyet oyunu filan diye bakıyorum fakat ortaya çıkan iş çok sevildi. Hatta o kadar sevildi ki “şımardı” diyebilirim. Ankara’daki tiyatro çevresi oyunu konuşmaya başladı. Oyunu tekrar tekrar izleyenler oldu. Normalde bir ya da iki bilemediniz üç defa oynayabilecek bir okul oyunu, bu başarının ardından iki yıla yakın, konservatuarın kendi sahnesinde, biletli olarak sahnelendi. Hatta o dönem, Işıl Kasapoğlu, İzmit Şehir Tiyatrosu’nu kuruyordu ve çok geniş katılımlı kapsamlı bir sınav açmışlardı. Kel Şarkıcı ekibi toplu olarak sınavında Kel Şarkıcı’yı oynadılar. Sınavı da kazandılar. Hatta sınav özelinde bir kaç prova daha yapmıştık. Bir kaç yıl sonra Işıl Kasapoğlu, oyunu İzmit Şehir Tiyatrosu’na taşıyıp, İzmit Şehir Tiyatrosu yapımı olarak yeniden çalışmamızı istedi ama bana öyle zor bir tarih söylediler ki, çok istememe rağmen böyle bir şeye kalkışamadım.

M.Akdağ : “Kel Şarkıcı” anılarla dolu, çok özel bir iş olmuş… Kel Şarkıcı’dan sonra yönettiğiniz oyun bir Dario Fo oyunu değil mi?

L.Ceylan : Evet. Kel Şarkıcı’ya referansla gelen bir teklif oldu o. İşte “sen Kel Şarkıcı’yı yaptın, bunu da yaparsın” diye. Bu arada, ben de okulda yaptığım çalışmalarla birlikte oyunculuktan daha fazlasına konsantre olmaya başladığımı fark ettim. Bir tirat çalışırken bile, o tiradı hemen sahnelenecek bir iş gibi görmeye başlayıp, araştırmalar yapıyordum. Notlar alıp, tasarımlar düşünüyordum. Bu yönelim beni yönetmenliği ciddi ciddi düşünmeye itti. Tam bu sırada, Trabzon Devlet Tiyatrosu için, Dario Fo’nun “Klarkson, Borazanlar ve Bırtlar” adlı oyununu yönettim ama hiç bir zaman “ben bir yönetmenim, bu yılda bir reji yapmam lazım” diye düşünmedim.

M.Akdağ : “Klarkson Borazanlar ve Bırtlar”, Devlet Tiyatroları İçin yönettiğiniz ilk oyun değil mi?

Klarkson Borozanlar Bırtlar - Trabzon Devlet Tiyatrosu - 2001

Klarkson Borozanlar Bırtlar – Trabzon Devlet Tiyatrosu – 2001

L.Ceylan : Evet. 2000/2001 tiyatro sezonu idi. Çok güzel bir çalışma oldu benim için. Tabi bende bir tereddüt oldu başta. Okulda, öğrencilerimle çalışmalar yaparken birden bire farklı farklı okullardan mezun olmuş meslektaşlarımla çalışırken buldum kendimi. İçlerinde, çok sevdiğim ve Hacettepe’den öğrencim olan Durukan Ordu, Aslı Kılan gibi meslektaşlarım da vardı ama ne olursa olsun. İşin, bende, başka bir heyecanı vardı.

Trabzon’a ilk gittiğimde çok renkli bir yapı ile karşılaştım. Farklı farklı okullardan mezun olmuş Trabzon’a gelmiş arkadaşlardı. Üzerlerinde bölgede tiyatro yapıyor olmanın verdiği bazı yoksunlukların, yıpranmışlıkların, yorgunlukların izi vardı. Çok fazla çalışıyorlardı.

Bu şartlar altında başladık çalışmaya. 18 kişilik bir oyuncu kadrosu vardı elimde. Oyun güzel çıktı ve baya uzun süre oynadı. Oyuncular içinde çok özel bir çalışma oldu. Dario Fo, bir oyuncunun sınırlarını zorlayabilecek, bedeni ile, duygusu ile, yorumculuğu ile oyuncunun kendi aşmasına yol açabilecek yapıda “patron”, “işçi”, “işçinin karısı” “işçinin sevgilisi” gibi muazzam tipler ve karakter yazmıştı. Dario Fo’nun ustalıkla kurduğu bu yapı, içerdiği absürt öğelerle birlik hem oynayan için hem de izleyen için çok değerli bir imkan sunuyor seyirciye Trabzon’daki çalışmada bunu gördüm.

M.Akdağ : Dario Fo’yu yeni kaybettik… Ne söylemek istersiniz?

L.Ceylan : Bence İtalya hatta dünya muhalefet partisini kaybetti!

M.Akdağ : Çok güzel tariflediniz!

L.Ceylan : Öyle ama… Dario Fo da, karısı France Rame da çok büyük bedeller ödediler. İşkencelerden geçtiler. Şakası yok bu işin. Tiyatrolarını o kadar güçlü bir hale getirmişlerdi ki, Commedia dell`Arte’den aldıkları o halk tiyatrosu geleneklerini… Geleneksel tiyatrolarını tekrar yorumlayarak, günümüzdeki kişiliklere uyarlayarak, muazzam… Şenlikli bir aktarım geliştirdiler. Üstelik bu yapıyı, oyuncuları ile yaptığı doğaçlama çalışmaları, felsefi, felsefi siyasal, güncel tartışmalar sonucu oluşturuyor ve oyun metinlerini bu atölye çalışmalarının sonunda yazıyor.

Benim, 16 sene önce yönettiğim “Klarkson Borozanlar ve Bırtlar” da, eski, İtalya Başbakanı Aldo Moro’nun 1978 yılında kaçırılıp öldürülme olayını inceliyordu. Ben, oyunu bu yapısıyla, Trabzon seyircisi ile nasıl buluşacağını, seyircinin ne tepki vereceğini çok merak ediyordum ama seyirci, oyunu çok güzel karşıladı. Hatta, seyircilerden biri “ya devletin tiyatrosunda devleti eleştiriyorsunuz” demişti. Bunu eleştirerek ya da kızarak söylememişti ama oyuna şaşırdığını ve böyle bir oyunun Devlet Tiyatroları’nda oynanmasını beklemediğini dile söylemişti. Sert bir oyundu ama aynı zamanda, karanlıktan çıkan müthiş bir kahkaha da attırıyordu.

M.Akdağ : Anladım. İlk profesyonel oyun olarak çok özel bir çalışma olmuş. Sonraki oyununuz, Plautus’un “Hortlaklar”ı oldu değil mi?

L.Ceylan : Evet. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu için yapmıştım fakat onu böyle büyük bir keyifle anamıyorum çünkü istediğim sonucu alamamıştım. Plautus, Hortlaklar’da insanoğlunun özetini, insanoğlunun özünü, bu özden çıkan suretlerin ve tiplerin muazzam bir skalasını çıkartmış. Bu yüzen Plautus’un oyunları, oyuncuların işlik olarak çalışması için muazzam alanlar… Shakespeare’de, Moliere’de Plautus’un metinlerinden, anlattığı insanlık hallerinden yola çıkarak oyunlar yazmışlardır.

Hortlaklar - Diyarbakır Devlet Tiyatrosu - 2003

Hortlaklar – Diyarbakır Devlet Tiyatrosu – 2003

M.Akdağ : Plautus’un oyunları Türkiye’de pek oynanmaz… Sizin aklınıza nerden geldi?

L.Ceylan : Evet, oynanmaz. Benim için de, okuldayken, antik dönem ve roma dönemi oyunları hep çalışılması gereken oyunlar konumundaydı. Çok gençken, Antik dönem oyunlarının kıymetini bilemiyoruz. Çağlar ötesinin bir oyun metnini sırf tiyatro tarihinde olduğu için çalıştığımızı zannediyoruz. Şimdi bunun, bir tür çocuksuluk olduğunu düşünüyorum.

Okul yıllarından çok sonra farkettim ki “ya bunlar benim topraklarımın öyküsü” Anadolu’dan fışkıran hikayeler… Hikayelerdeki tipler, karakterler bu topraklarda hala yaşayan insanlar… Plautus’un “Hortlaklar”ı da böyle bir oyun. İnsan varlığı ile ilgili çok temel bir kaynak var oyunda. Mizah, aynı zamanda uzak açı kurabilmektir ya… Oyunda, hem durumları çok iyi kavrayıp hem de durumlara uzak açı kurabilen bir yapı var. Ben çok şey buldum Hortlaklar’da. Çok şey anlatılabileceğini düşünüyordum o oyunla ve çok büyük bir hevesle başladım ama istediğim gibi olmadı.

M.Akdağ : Neden?

L.Ceylan: Çünkü, Devlet Tiyatroları’nda bazen çok kopuk çalışılıyor. Oyunun dekor tasarımcısı ya da giysi tasarımcısı prova izleyemiyor. Tasarımlar çok uzaklarda yapılıyor ve çok geç geliyor. Tam bir ekip çalışması olamıyor bazen…

Oyunda oynayan ekip de pek mutlu ve istekli değildi. Ben de her istediğimi ya da kafamda kurduğum her şeyi sahneye yansıtamadım. Tüm bu durumlar da pek çok çıkarıma neden olabiliyor tabi. Çünkü, Kel Şarkıcı okulda inanılmaz bir motivasyonla, keyifle, yoktan var ederek çıkmıştı. “Klarkson Borazanlar ve Bırtlar” yine böyle bir enerjinin içinde oluştu, oynandı. Ama “Hortlaklar”da bir tökezleme oldu. Bu tökezlemenin de öğreteceği çok şey oluyor tabi… Bir sürü şeyi yeniden gözden geçiriyorsunuz. Hasılı, “Hortlaklar” içime sinen bir çalışma olmadı ama bir gün başka bir yerde, başka bir kadro ile o oyunu tekrar ele almak istiyorum.

M.Akdağ : Hortlakların ardından İzmir Devlet Tiyatrosu için yönettiğiniz “Delil Yetersizliği” geliyor galiba…

L.Ceylan : Evet ama ben İzmir’e “Kel Şarkıcı”yı yönetmek için gittim biliyor musun? 2008/2009 tiyatro sezonuydu

Hülya Savaş, İzmir Devlet Tiyatrosu müdürüydü. Hülya’ya, daha tiyatroya başlamamışken bile hayrandım. Konservatuara girmeden önce İzmir’de hep onu izlerdim. Beni “Kel Şarkıcı”yı yönetmem için davet edince gittim tabi ama benden önce provası başlayan başka bir oyun vardı ve benim “Kel Şarkıcı” için ihtiyaç duyduğum oyuncular o oyunda görevliydi. Hülya da bana “Başka bir oyun çalışalım, daha az oyunculu bir iş olsun” dedi. “Olur ama, madem beni oyun yönetmem için davet ettin yönettiğim oyunda sen oynayacaksın” dedim. Hülya da kabul etti. Hemen oyunlar okumaya başladık ve G.G Del Tore’nin “Delil Yetersizliği” adlı oyununu bulduk.

Delil Yetersizliği - İzmir Devlet Tiyatrosu - 2008

Delil Yetersizliği – İzmir Devlet Tiyatrosu – 2008

Oyun kriminal bir işti. Çok güzel çalıştık. O oyunda, gerilimli ve kriminal havayı ne kadar sevdiğimi fark ettim. Üzerine gidersem ortaya çok enteresan işler çıkabilir dedim. Zaten bu düşünce beni, Turgay Nar’ın “Gizler Çarşısı”na taşıdı.

M.Akdağ : “Gizler Çarşısı” Turgay Nar’ın enteresan bir oyunudur. O proje nasıl çıktı ortaya?

Gizler Çarşısı - Ankara Devlet Tiyatrosu - 2009

Gizler Çarşısı – Ankara Devlet Tiyatrosu – 2009

L.Ceylan : O dönem, Devlet Tiyatroları genel müdürü Lemi Bilgin, 2009/2010 tiyatro sezonunu, Devlet Tiyatroları’nın her sahnesinde yerli yazarların, daha önce hiç sahnelenmemiş oyunları ile açmak istemişti. Yerli yazarları desteklemek, alan açmak istemişti. Tabi bu çok güzel bir hareket ama şimdi bakınca çok gerçekçi bulmuyorum bu hareketi. Şüphesiz, yazarlar oyunlarının oynandığını görünce gelişiyorlar. O heyecanla yeni yeni oyunlar yazıyorlar ama Devlet Tiyatroları gibi, her sezon yirmiden fazla sahnede perde açan bir kuruma yetecek kadar yeni ve iyi oyun yok malesef.

Ben bu süreçte o kadar çok yerli oyun okudum, o kadar kötü örneklerle karşılaştım ki anlatamam. Tamam, yerli oyun çalışmak güzel bir şey ama çalışacağım oyunun da beni heyecanlandırması lazım… Araya taraya, “Gizler Çarşısı”nı buldum. Hatta, o oyunda bile, yazarın dokunması gereken noktalar olduğunu düşünmüştüm. Bu düşüncemi hem yazarla hem de idare ile paylaştım ve oyunun yazarı Turgay Nar, oyunu tekrar ele aldı. Bazı değişiklikler yaptı. Gizler Çarşısı da benim çok severek çalıştığım bir oyun oldu. Tüm kadronun, özellikle Ali Hakan Beşen’in oyuna çok katkısı oldu. Tabi o da çok kalabalık bir oyun oldu. Aslında ben kalabalıklarla oturup kalkmayı pek sevmem ama kalabalık kadrolarla oyun yapmayı sevdiğimi fark ettim. Mesela, İki kişilik oyun benim için daha zor…

M.Akdağ : Gizler Çarşısı, sahnelediğiniz ilk yerli oyun değil mi?

L.Ceylan : Evet. Zaten, o sezonun oyun stratejisi bu yöndeydi. Ben de yerli oyunlar arasından bir seçim yapmak durumundaydım ama oyun okuma süreci çok zor geçti benim için. Tam bir oyun yakalıyorum. Güzel gidiyor diyorum ama finale doğru oyun aksamaya başlıyor ya da güzel bir konu yakalanmış. Önemli bir şey tartışılıyor ama yazın tekniği çok kötü ve ya kurgusu. Bazılarının attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmiyordu.

Bugüne kadar okuduğum, yönettiğim, üzerine düşündüğüm yerli tiyatro oyunlarından sonra geldiğim nokta, Devlet Tiyatroları’nın, em azından bir sahnesini, sadece yeni yerli oyun yazarlarına bir “işlik alan” olarak tahsis etmesi. Bu sahnede sürekli yeni yerli yazarların oyunları oynansın. Oyunlarda profesyonel oyuncular yer alsın. Yazarlar oyunların prova sürecinde de yer alsınlar ve sahnede, işin asıl yerinde oyunlarının nasıl çatırdadığını, neresinden aksadığını, nereye ne müdahaleler yapmak gerektiğini görsünler. Bir tiyatro oyunu yazarının böyle bir atölyeden geçmesi çok yararlı olacaktır.

M.Akdağ : Buna benzer bir şeyi GalataPerform yapıyor. “Yeni Metin Yeni Tiyatro” başlığında. Çok da güzel işler çıkıyor…

L.Ceylan : Evet. Takip ediyorum. GalataPerform yapıyor ama benim kastettiğim bu işin devletin kültür sanat politikası olarak devlet tarafından yürütülmesi. Maalesef Devlet Tiyatroları henüz böyle bir işe kalkışmış değil.

M.Akdağ : Maalesef… Peki bir de, Devlet Tiyatroları dışında bir kurumda yönettiğiniz bir oyun var. “Cam” Levent Kazak’ın oyunu, Devlet Tiyatroları dışında yönettiğiniz ilk ve tek oyun galiba değil mi?

L.Ceylan : Evet. Cam’ı yönetmemi rahmetli Alaattin Eraslan istemişti. Alaattin ile oyunu yönetmeye ikna olmak için çok konuştuk o zaman. Ben, Levent Kazak’ın oyun metnini çok sevmiştim. Yalancılık üzerine bir metindi. Oyundaki karakterlerin hepsi birbirlerinin yalan söylediğini bildiği halde birbirleri ile ilişki kurmaya devam ediyordu. Bu durum bir sürü esprili durumlar oluşturuyor ve dolantı komedyası çıkıyordu ortaya.

Cam - Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu - 2010

Cam – Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu – 2010

O zaman Alaattin bana, oyuncu seçimi ve çalışma koşulları için çok hoş bir alan açtı ama özel tiyatroda iş yapıyor olmanın sorumluluğu başka bir şey. Ben, kendi özel tiyatromda da pek çok şeyi ince ince hesap ederek iş yapıyorum ama başka birinin özel tiyatrosunda iş yapmak, çok pahalı bir spor arabayı kullanmak gibi. Araba senin değil ama sürüş senin… Yine de, Aysa Prodüksiyon tiyatrosu bana, kendimi, kendi özel tiyatromda çalışıyormuşum gibi hissettirdi. Sağ olsunlar…

M.Akdağ : “Cam” bir öze tiyatro yapımı olarak çok tutu. Çok sevildi galiba değil mi?

L.Ceylan : Çok tutu. Epey oynadı. Turneler yaptı. Oyuncu kadrosu çok güzel oturmuştu. Hepsi, tiyatro okullarından mezunlardı ve çok ünlü, televizyondan ve sinemadan tanınan oyunculardı ama bütün bu kariyerlerini bir kenara bırakarak provalara gelirlerdi. Hatta, eş zamanlı olarak dizilerde oynuyorlardı, sürekli setlerdeydiler ama setten çıkar çıkmaz, koştur koştur provaya gelirlerdi.

Hepsi birbirlerine çok yardımcı oldular. Sonra aralarında bir şey gelişti. Birbirleri ile oynamaktan çok keyif alıyorlardı. Bir oyunda böyle bir uyum yakalamak çok kıymetli bir şey. Sonra, “Cam” ekibi yine Levent Kazak’ın yazdığı başka bir oyunu, bu sefer Levent Kazak’ın rejisi ile oynadılar, BKM’nin yapımcılığında. Ben o işin içinde yoktum ama o uyum da “Cam”ın devamı gibi gelir bana.

M.Akdağ : Ve son yönettiğiniz oyun “Yeni Kiracı”… “Kel Şarkıcı”dan sonra yönettiğiniz ikinci Ionesco oyunu. Burada bir Ionesco bağlamı açmak gerekiyor galiba…

Yeni Kiracı - BiTiyatro - 2012

Yeni Kiracı – BiTiyatro – 2012

L.Ceylan : Açalım tabi… Benim Ionesco’ya çok yoğun bir sevgim var. Hatta, komik belki ama ben kendimi Ionesco’nun kızı, kardeşi, akrabası ya da çok yakın birisiymişim gibi görüyorum. Çok, çok etkilendiğim bir yazar. Ionesco’nun bilinç altını ve hayal gücünü çok iyi tetiklediğini düşünüyorum ve bunu yaparken kendi eserlerini didikleyen insanlara çok yönlü bir alan açıyor.

İnanılmaz bir biçimde hem çocuksu bir yerden bağlar kuran hem de gündüz rüyalarına yer açıyor. Hem acıklı bir tarafı var, hem de güldürücü bir sürü öğe taşıyor… İkisi bir arada. Eğer siz, doğru bir yerden değerlendirirseniz ortaya çok güzel şeyler çıkıyor.

M.Akdağ : E tabi… Çocukluğundan itibaren iki tane dünya savaşı görürse bir tiyatro insanı, Ionesco’nun duygu ve durumuna ulaşabilir…

L.Ceylan: Tabi… Çok enteresandır hayatı. Aslen Budapeşte’lidir ve 1. Dünya savaşı balkanlarda başladığında 5 yaşında. Ionesco’nun savaş sonrası çocukluğu Fransa’da geçiyor. Çocukken, kukla tiyatrosu ile ilgileniyor ve diyor ki “Asıl gerçeği, hırçın bağıran çağıran, hoyrat gerçeğini bu kuklalar anlatıyor” diyor. Kuklalar, Ionesco’da çok büyük bir etki yaratıyor. Yazdığı oyunlar derinlemesine incelense izleri bulunur mutlaka. Yirmilerinde tekrar Romanya’ya dönüyor. Fransız edebiyatı öğrenimi görüyor.

Eugène Ionesco

Eugène Ionesco

Evleniyor, 1938’de tekrar Fransa’ya gidiyor bu sefer 2. Dünya savaşı başlıyor. Marsilya’ya gidiyor. 20. Yüzyıl Avrupa’sında kronolojik olarak ne oluyorsa hepsine şahitlik ediyor. Bütün eserlerini Fransızca yazıyor. Hatta, Budapeşte’de ona çok kızıyorlar, Romence değil de Fransızca yazıyor diye. Kısacası, Ionesco benim için çok önemli. Çok şey buluyorum onun oyunlarında.

M.Akdağ : Bu yüzden de “Yeni Kiracı”yı yönettiniz herhalde…

L.Ceylan : Evet. “Yeni Kiracı” metin olarak ilginç hatta ilk okuduğunuzda hiç bir özle tiyatronun sahnelemek istemeyeceği bir oyun gibi duruyordu. Hatta bana da, “emin misin?” dedi pek çok insan ama benim kafamda bir yorum vardı. O yorumu oyun metni ile bitiştirdiğim zaman istediğim sonucu aldım.

Ekibin de çok sevdiği bir oyun oldu. Hatta, seyirciden de hala telefon alıyoruz. “Oynamıyor musunuz, oynamayacak mısınız?” diye.

M.Akdağ : Öyle mi. Ne güzel… Peki ben de sorayım. Oynayacak mısınız?

L.Ceylan : Düşünüyoruz… çünkü biz biraz da repertuar tiyatrosu olma derdindeyiz. Mesela geçtiğimiz sene yeniden başladığımız “Etna-Bedendeki Kuyular” da öyle oldu. Yani biz, “hadi Etna’ya başlayalım” demedik. Çok ciddi bir talep vardı “Etna” için. Bizde “madem böyle bir talep var” deyip 9 yıl sonra yeniden ele aldık oyunu.

Bir de Etna’yı bu sahnede oynamak çok anlamlı bizim için. BiTiyatro’yu kurduğumuzda bu sahne yoktu. Bu sahnenin kutlaması için de çok anlamlı olacak. Sonra, Etna’nı oyun metni bugüne dair daha fazla şey söylüyor. Bugünün seyirci gözü ile tekrar oynaması çok iyi olacak. “Yeni Kiracı” da öyle. İlk anda, Ionesco oyunları içinde en çarpıcı oyun değil ama bakış açısı ile çok önemli bir yere yükseldi. Biz Yeni Kiracıyı, mekan sorunlarımız nedeni ile çok zor koşullarda oynadık. Şimdi, mekan sorunumuzu da çözmüşken bu mekanda tekrar oynamak istiyoruz. Yalnız seyirci istiyor diye değil, oyuncular da istiyorlar oynamayı. Hatırlıyorlar, üzerine konuşuyoruz. Çünkü oyuncu istemeden, özlemeden böyle bir şey yapılamaz.

M.Akdağ : Yeni Kiracı’da sizi çağıran şey ne oldu?

L.Ceylan : Oyunda benim gördüğüm, oyunda, doyumsuzluk ve mülk edinme kavramları üzerinden ciddi bir kapitalizm eleştirisi vardı. Gerçekte bize ait olmayan şeyleri varlığı ile kendimize bir yer edinme çabamız, devamlı bir borçlanma hali ve bunun arasında insan öğesinin yok oluşu, kayboluşu ama çok gülünç hallerimizin de ortaya çıkması. Oyun metninde çarpıcı olan şey doyumsuz, yetinmeyen, ancak satın alarak mutlu olabilen ve kendini sahip olduğu şeyler üzerinden anlamlandırabilen insan halleri.

Kapitalizm, ne edindiğin, neye sahip olduğun üzerinden kendini tarif etmeni ister ve seni pek çok ilüzyonun içine çeker. Ben Yeni Kiracı’yı çalışırken Jean Baudrillard’dan okumalar yapıp çok faydalanmıştım. Baudrillard’ın analizleri Ionesco’nun metni ile çok örtüşüyordu. Ben de rejimi Baudrillard’ın açıklamaları üzerine kurdum biraz… Oyunu İstanbul Tiyatro Festivali için hazırlamıştık. Festivalde Beyoğlu Küçük Sahne’de oynadık. Festivalden sonra, oyunu oynamak için sahne bulmakta biraz zorladık ama ne olursa olsun oyunu oynamaya devam ettik. Sonra, şu an BİTiyatro’nun oyunlarını oynadığımız BiSahne’yi edindik ve tadilat işlemlerine başladık. O arada oyunu oynamayı azalttık ama tam biz azaltırken oyuna olan ilgi çoğaldı. Derken, biz iyice bu mekanın işlerine yoğunlaştık ve Yeni Kiracı’yı beklemeye aldık. Bu sezon tekrar sahneleyeceğiz gibi duruyor ama dur bakalım.

M.Akdağ : Tam BiTiyatro’nun şu an kullandığı mekandan da bahsederken sormak isterim… Siz de, BiTiyatro’nun diğer kurucusu Nihal İleri de zaten Devlet Tiyatroları’nda tiyatro yapıyordunuz… Neden BiTiyatro’yu kurma isteği oluştu?

L.Ceylan : Devlet kurumsal yapılı tiyatrolarda birçok üretim imkanı söz konusu ilken sağlıklı başarılı artistik düzeyi yüksek sonuçlar elde etmede problemler çoktu. Bana göre yapılan işlerde nicelik değil nitelik sorunu vardı. Bu yüzden kendi kurduğum yapıda tiyatro üretim yaklaşımlarını tekrar ele almak istedim . Bir oyunun üretilmesi ve sahneye konması aşamalarındaki yaklaşım iddialarımın da bir sınavıydı bu BiTiyatro’yu kurma çalışmaları.

M.Akdağ : Harika bir cevap oldu. Bu sezon oynadığınız oyunları sormak isterim…

Vurgun - BiTiyatro - 2015

Vurgun – BiTiyatro – 2015

L.Ceylan : Bu sezon, Geçen sezon oynamaya başladığımız Neil LaBute’nin “Vurgun”unu oynamaya devam edeceğiz. Vurgun benim için çok özel bir oyun. Geçen sezonun ortasına doğru çıktı. Taksim’de bombalar patladı. Tüm Türkiye ve tabi İstanbul’da şddet sarmalı içindeydi ve insanlar sokağa dahi çıkmaktan çekiniyordu. Oyun seyirci ile yeterince buluşamadı ama bu sezon için sora eden çok insan var.

Geçen sezon oyunu üç ayrı oyun olarak oynadık ama bu sezon iki iki oynayacağız. Seyirci oyuna, iki ayrı gün ayıracak. İlk izlediği oyunda, iki perde olarak, iki ayrı oyun izleyecekler. Üçüncü oyunu, bir başka gün daha öce izlediği iki oyundan biri ile yine iki erde olarak izleyecekler. Yani üç oyundan birini iki defa izleyerek dört oyun izleyecekler. Ya da iki oyunu tek seferde izleyip, üçüncü oyunu izlemeyebilirler ama eksik izlemiş olurlar.

Vurgun benim çok önemsediğim bir oyun. Kapitalizmin, bir toplumu, bir takım göz boyamalarla, tuzaklarla ne hale getirdiğine dair çok açıklayıcı bir metin. Oynaması da, izlemesi de, üzerine düşünmesi de içimi parçalıyor. Christine Sohn’ın “Etna-Bedendeki Kuyular”ı  9 yıl aradan sonra tekrar oynuyoruz.

Etna benim için ilk bebek gibi… Oyunda “İnsanlar Çoğu Zaman Korkunç Şeylerin Kılıfıdır” diye bir ana cümlesi var. Sanatçı olma yolunda ilerleyen, sanat üretmeye çalışan, sanat yapamayan, sırandan gündelik çelişkileri ve çatışmaların içine itilen ve adalet düşüncesini ayakta tutmaya çalışana ama hayatın içinde bu çabasının karşılığını bulmayan kendi adalet duygusunu kendi kendisine yaşatmaya çalışan bir kadının oyunu. Aslında anlatması da bana güç geliyor. Çünkü o kadar içindeyim ki… Çok yiyen ama çok hazla yiyen… Artık yemekten tat alamayacak kıvama gelmiş bir dev gibi olmuş hatta daha da yiyen. Asla tatmin olmayan.  Sonsuz bir tatminsizlik içindeki bir insanın mutsuzluğu var oyunda. Bu oyunu oynamayı hiç bırakmak istemiyorum. Seyirci de çok seviyor. Daha uzun süre oynamak isterim…

Saint-Exupéry’nin “Küçük Prens”ini çok az oynayabildik. Onu da “Yeni Kiracı” gibi tekrar oynamak istiyoruz. Edward Bond’un “Kırmızı, Siyah ve Cahil”ini, oyunda oynayan diğer oyuncuların başka tiyatrolardaki oyun programlarını BiTiyatro’nun programına uydurabilirsek yine oynayacağız. Christine Sohn‘un “Timsahlar”ını tekrar oynayacağız.

M.Akdağ : Harika valla. Tam bir repertuar tiyatrosu oluyor BiTiyatro ama yeni sezon için yeni bir oyun yok mu?

L.Ceylan : Olmaz mı? Hem de çok enteresan bir iş. Tam istediğim gibi bir çalışma. Hani demin dedim ya “yazarla atölye çalışma yapmak, oyun üzerine yazıp bozup, düşünüp tartışıp oyun yazmak, oyun yazma atölyeleri kurmak” filan diye. Tam böyle bir iş yapıyoruz. Bir yazar arkadaşım, bir kanava yazdı. Burada, bazı oyuncularla o kanava üzerine çalışıyoruz. Henüz oyunun adı bile yok. Burada çalışarak, oyunun yönelimini, biçimini belirleyeceğiz. Tam bir atölye çalışması oluyor. Ortaya çıkacak iş çok özel bir çalışmanın ürünü olacak.

M.Akdağ : Şimdi siz böyle anlatınca çok heyecanlandım. Çok merak ettim oyunu.

L.Ceylan : Ben de çok heyecanlıyım. Çıkacak işi merak ediyorum. Hep arzu ettiğim bir çalışma biçimi bu.

M.Akdağ : Bir de BiTiyatro’nun eğitim bölümü var. Siz de ders veriyorsunuz orada galiba. Diğer hocalar da çok önemli tiyatro insanları…

L.Ceylan : Evet. Eğitim bölümü de çok güzel ilerliyor. İki ayrı eğitim sınıfı var bu sınıflar iki ayrı oyun sınıfı. İki ayrı oyun çalışıyorlar ve oyunlar üzerinden ilerliyor eğitim. Sene sonunda bu oyunlar sahnelenecek. Oyunlardan biri Plautus’un “Palavracı Asker” oyunu.

BiTiyatro’nun kursuna gelen öğrencilerin farklı derslerde aldıkları eğitimin tamamı, oynayacakları oyuna yönelik deneyimleyecekleri ve eğitim sürecini pratiğe dönüştürecekleri bir eğitim biçimi olsun istiyoruz. Geçen yıl böyle bir süreç izledik ve çok başarılı oldu.

M.Akdağ : Çok güzel bir röportaj oldu. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

L.Ceylan : Ben de gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. Görüşmek üzere…

 

Röportaj: Murat Akdağ

(Yeşil Gazete)

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page