Suda bireysel değil, kolektif çözümler

İstanbul’da içinde bulunduğumuz son iki sene, önceki yıllara göre daha yağışlı geçti. Yağış sarhoşluğuyla sersemlemiş sosyal hafızamızdan susuzluk sanki hiç yaşanmamış gibi silindi. Oysa birkaç yaz önce bir damla suya hasret kalmıştık. Mega kentin barajlarının doluluk seviyesi ortalaması %17’lere kadar düşmüş, bazı barajlar ise tamamen kurumuştu.

Su krizi bitmiş değil

Yağışlı dönemin geçici olduğu, bunun iklim değişikliğinin kaçınılmaz bir parçası olduğu unutulmamalı.

37

Nitekim yarı kurak iklime sahip Türkiye’de aşırı kurak dönemlerin meydana gelme sıklığına baktığımızda durum ortada. Türkiye 1950-1951, 1973-1974, 1988-1989, 1994-1996, 2000-2001, 2006-2008, 2012-2014 yılları arasında kurak dönemlerden geçti. Demek ki 1950’lerden bu yana aşırı kurak dönemlerin arası kısalmış ve bunlar artık 4-5 senede bir yaşanır hale gelmiş. Yani bir iki seneye yine susuzlukla karşı karşıya kalma ihtimalimiz büyük.

Susuzluk su kirliliğine de neden oluyor

Susuzluğun nedeni yerküredeki su miktarının azalması değil. Esas mesele iklim değişikliğiyle birlikte aşırılaşan yağış rejimi. Örneğin bazen altı ayda yağacak yağmur bir gün içinde yağarak sellere neden oluyor. Böylece yer altı ve yüzey tatlı su varlıkları yoğun bir şekilde kirleniyor. Bazen de aynı coğrafyada yağış olmadığı için su takviyesi için civar kentlerin su varlıkları devreye sokuluyor. Her bir su varlığının kirlilik içeriği farklı olduğundan, bunların farklı arıtmalara tabi tutulması gerekiyor. Dolayısıyla suyu temizlemek giderek daha da maliyetli hale geliyor. Belediyeler kimi zaman bu ek maliyetten kaçınmak adına farklı kaynaklardan gelen suları göz boyamadan öte gitmeyen arıtmalara tabi tutarak aslında kirli suyu seyrelterek şebekeye karıştırıyor. Kimi zaman da bu arıtmayı yapıp, bedelini sürekli pahalanan su faturalarında vatandaştan geri alıyor.

Sadece iki sene önce kuraklık yüzünden İstanbul, bırakın Melen Çayı ve Ergene Havzası gibi İstanbul dışından gelen su takviyesini, Sakarya Nehri’nden de su almak zorunda kalmıştı. O dönemde musluktan akan su kokmaya başladı.

38

Bunun nedeni Sakarya Nehri’nin kirlilik haritasına uygun bir arıtma sisteminin olmaması ve dolayısıyla uygun bir arıtmadan geçmeyen suyun arıtılmadan İstanbul’un barajlarına verilmesiydi. Yani belediye kirli suyu azar azar şebekeye veriyordu. Seyreltilen kirlilik suda kokuya neden oluyor, çaresiz vatandaş kirli suyu kullanmak zorunda kalıyordu. Aylar ilerledikçe susuzluk daha da arttı. Hatta İSKİ su arzı güvenliği için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bir yazı yazarak, Meriç Nehri’nden 5 m3/sn’lik suyun İstanbul’a tahsis edilmesi için talepte bulundu. Meriç Nehri ile Çorlu arasında kurulacak bir isale hattının Büyükçekmece Gölü’ne kadar uzatılması söz konusuydu. Marmara Bölgesi’nin artan sayıda su varlığı İstanbul’a tahsis ediliyordu.

Su kirliliği büyüyor

Şebeke suyu meselesi en son geçtiğimiz Ağustos ayında Elbistan’da (Kahramanmaraş) şebeke suyundan zehirlenen ve hastanelere akın eden 60 bin insanın dramıyla gündeme geldi.

35

İçinde bulunduğumuz sene Seyhan Nehri’nde (Mersin), Üzümcü Çayı’nda (Balıkesir), Bartın Çayı’nda, Gökçesu çayında (Bolu), Kızılırmak’ta (Sivas), Bozcaada’da ve ulusal medyaya yansımamış daha pek çok vakada akarsulardaki büyüyen kirlilik yükü belirli sınırları aştı ve su ekosistemleri alt üst oldu. Aslında Türkiye’de kirlilik pek çok nehirde baki ama yağışların azalmasıyla su seviyesinin düşmesi; bazı şirketlerin denetimlerin az olduğu dönemlerde arıtma sistemlerini masraftan kaçınmak adına kapatması, maden ve taş ocakları, baraj ve HES projeleri gibi faaliyetlerin yarattığı ek kirlilik vb. nedenlerle kirlilik yükü nehrin yenilenme kapasitesinin üstüne çıkıyor. Böyle durumlarda zaten var olan kirlilik görünür hale geliyor. Kamuoyu bu kirliliklerden ancak toplu balık ölümlerinde ya da insanları hastanelere düşürdüğünde haberdar oluyor. Kamuoyu haberdar olduğunda da yetkililer çoğunlukla durumu inkâr ediyor ya da meseleyi ciddiyetle ele almıyor.

Bu konuya verilecek en çarpıcı örnek suyun fiyatının son 10 yılda %500 arttığı ve ülkenin en pahalı suyunun tüketildiği Ankara’da 2014 Eylül ayında yaşananlar. Şehirde ishal vakaları artarken şebeke suyunda halk sağlığını tehlikeye atacak oranda bir kirlilik olduğu haberleri çıktı. Bunun üzerine Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek canlı yayında şebeke suyu içerek, 1986 Çernobil Felaketi’nin Karadeniz çayına zarar vermediğini ispatlamak için kameralar karşısında çay içen eski bakan Cahit Aral’ın tahtını salladı.

36

Bunun ardından dönemin Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu kendisinin şebeke suyu değil, damacana suyu kullandığını belirtmiş ve topu vatandaşa atmıştı.

39

 

Sağlık bakanı zenginin bakanı

Müezzinoğlu’nun tavsiyesini ciddiye alırsak evde su kullanımı gerektiren her işimizi damacana suyuyla görmemiz gerekecektir. Zira temiz olmayan şebeke suyuyla ne yaparsanız yapın hastalanmak kaçınılmazdır. Kişi başına düşen aylık şebeke suyu kullanımı miktarının ortalama 4 ton olduğunu kabul edersek, bunun ortalama damacana suyu fiyatından ne kadar tuttuğunu bir hesaplayalım. İstanbul’da 19 litrelik damacanın ortalama fiyatı 7 TL desek, bir kişinin aylık su faturası 1472 TL’ye geliyor. Oysa biz asgari ücretin 949 TL olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Vatandaş bakanını dinleyip su sorununa bireysel çözümler ararsa, salt suya para yetiştirmek için çalışması gerekecek ve parası yine de yetmeyecek. Bir ülkenin sağlık bakanının şebeke suyunu iyileştirme sözü vermek yerine, vatandaşı kendi başının çaresine bakmaya davet etmesi gerçekten esef verici.

Üstelik ambalajlı su da temiz değil

Çok uzun bir süre önce değil, 2012 Temmuz ayında Türkiye’de rastgele seçilip incelenen 55 damacana su örneğinin 41’inde “koliform bakterileri” bulunduğu ortaya çıkarılmıştı. Sağlık Bakanlığı sorunun damacana şişelerin yıkanma sürelerinin kısalığında olduğunu bildirmiş, bunun üzerine şirketler yıkama süresini uzatacaklarını ancak bunun maliyeti artırması dolayısıyla su fiyatlarının da artacağını belirtmişlerdi. Bu açıklamanın ardından damacana sularına zam geldi. Dolayısıyla ambalajlı suda yaşanan krizden sonra bile kârlı çıkan, yine ambalajlı su üreticileri oldu.

Birkaç ay sonra Gıda Güvenliği Hareketi tarafından hazırlanan Ambalajlı Su Raporunda ise sadece bakteriyel değil çok daha çeşitli ve boyutlu bir kirlilik olduğu belirtiliyordu.

41

Bu rapora göre 107 su markasında yaklaşık olarak 30 çeşit kimyasal kirleticiye rastlanmıştı. Skandalın ardından ambalajlı suların düzenlenmesi ya da denetimde herhangi bir yeni düzenleme yapılmamış, konu geçiştirilmişti. Dolayısıyla şebeke suyundan temiz olmayan ama ondan yüzlerce kat pahalı olan ambalajlı suyu kullanmak da büyüyen su krizine çözüm olamaz.

Kolektif çözümlerden başka yol yok

İstanbul’da ve Türkiye’de su yönetiminde Bakan Müezzinoğlu’nun bireysel, pahalı ve adil olmayan önerilerine değil, kolektif, daha az maliyetli ve eşitlikçi çözümlere ihtiyacımız var. İstanbul’daki şebeke suyunu içilmez hale getiren tüm etmenlerin saptanması ve ortadan kaldırılması, su krizine gerçek bir çözüm olabilir.  Bunun için gereken para hiçbir bahane üretilmeden kamu kaynaklarından sağlanmalı. Su krizinin hızla büyüdüğü İstanbul’da hiçbir şey bundan daha önemli ya da acil değildir.

Ya bireysel reçetelerle suyumuzu tamamen kaybedeceğiz, ya da kolektif çözümlerle su krizini yeneceğiz.

34-akgun-ilhan

 

Akgün İlhan