Ahmet Altan’ın ‘Son Oyun’u

Her şeyi en başından biliyorduk. Katil kendini daha ilk sayfadan ifşa ediyordu. Yine de işte, daha fazlasını merak ediyordunuz, bundan sonraki 4 yüz sayfanın vadettiği ne olabilir?

Tek bir cümle vardı aslında elimi dudaklarıma götürerek sayfaları çevirmeme sebep. Öznesi, yüklemi belirgin ve çok basit,

“Tesadüfleri çıkardığınızda hayat bitiyor.”

Ve işte, bir roman da böyle başlıyor, Son Oyun.

24

Polis arabaları henüz sokağın başından belirmemiş, siren sesleri kararlı ve hızlı bir şekilde yaklaşırken bir okaliptüs ağacının altından anlatılan bir cinayet. Birçok romanda olduğu gibi katil yakalanacağını söylüyor, bizse emin değiliz. Satırları takip edip delilleri netleştiriyor, olacak olanı kesinleştiriyoruz. Birçok romanda olduğu gibi katil bize en sakin sabah mahmurluklarını anlatıyor. Suçundan daha fazlasını itiraf edip aslında kim olduğunu söylüyor. Birçok romanda olmayan şeyse polis arabasını beklerkenki o duyguyu her satırda ve her anda canlı bir şekilde hissettirmeye devam ediyor. Böyle anlatmaya çalışınca çok saçma, biraz da komik geliyor aslında. Cinayet romanı yazmak için hiç bilmediği bir kasabaya yerleşen bir yazar, romanını yazmaktan ziyade onu yaşadığını fark ettiğinde biz okuyucular ilk sayfayı bitirmiş oluyoruz. Belki de yaşadıklarını yazmak ya da yazmak için yaşamakla ilgili pek faydalı bilgilere denk gelmemişti, belki fazla hırslı ve iddialıydı, belki de tembeldi ve kolaya kaçmıştı. Sonuçta katil olmuştu. Bizse, istersek sonu belli bir polisiye romanla birkaç gün muhatap olmuştuk ya da olayı biraz daha deşmek, çamurda oynamak istiyorduk. Sonuçta evet, polisler o ağacın altından onu almaya geliyor. Ama bu roman, Son Oyun, o satırla bitmiyordu.

***

Kim yapıyor bunu?

23

Ahmet Altan hep merak ettiğim biri olmuştur. Kimleri okur, mesela Will Self hakkında ne düşünür, Gezi olaylarıyla ilgili ne yazdı, Taraf’tan nasıl ayrıldı ve sonra ne yapacaktı. Belki kendisinin tercih etmeyeceği bir şekilde, Düşünceye Özgürlük 2000 derlemesini okurken “Atakürt” makalesiyle okumuştum onu ilk kez.

Kendisinin tercih etmeyeceği bir şekilde dedim, çünkü Ahmet Altan gazeteciliğe mesleği olarak bakmak istemiyor aslında. Hatta gazetecilik yaparak asıl mesleği olan yazarlığa ihanet ettiğini söylüyor. Taraf’ın en çok konuşulduğu zamanlar olmalı, 2009 yılında Mithat Alam Film Merkezindeki söyleşisinde gazete için çok roman bıraktığını, kafasındaki bir sürü hikâyeden vazgeçtiğini söylemiş. 2005’te yayınladığı En Uzun Gece’den sekiz yıl sonra bütün o hikâyeler arasından Son Oyun çıktı ilk kez. Bunu Ahmet Altan’ın kendisine sormak isterdim. Neden Son Oyun? Yasemin Çongar, romanın çıktığı gün, 2 Nisan 2013’te T24’te yayınlanan, “Sıradan bir Tanrının Olağanüstü Kitabı” başlıklı yazısında Son Oyun’un gerçekten farklı bir roman olduğunu yazmış. Altan bu romanında kadınları ve erkekleri, bağlanmamayı ve vazgeçmeyi daha bir bütün ve daha sıcak, daha derinlikli anlatıyor Çongar’a göre. Bütün bunlar, Ahmet Altan’ın gazetecilik yaparken yazarlığa dair neleri özlediğinin ipuçları olabilir. Söyleşisinde diyor ki yazmak yerine başka bir şey yaptığı her an vicdan azabı çektiğinden, “mutlu yazar yoktur.”

“Gerçek dünyayla gerçek olmayan arasında bir seçim yapmamı isteseler, gerçek olmayanı seçerdim, orası daha gerçekti.” 

Nedenini buraya koymaya gerek var mı bilmem, her seferinde aynı endişeyle belli aralıklarla hatırlıyorum “Atakürt” yazısını. Olanlar oluyor, düşünceler eviriliyor ama hissettiklerim olduğu gibi beliriyor hafızamda. Günler, aylar, yıllar, katliamlar geçiyor üzerimizden ve böyle yazılar üzerinden, biz kendi vicdanlarımızın samimiyetiyle baş başa kalıyoruz. Her zaman merak ederim. Bu insanlar, mesela düşünce özgülüğü üzerine aynı yazıyı aynı ya da daha etkili bir şekilde daha kaç defa yazmalılar? Kaç defa suçlanıp, kaç defa tutsak olmalılar? (Ünlü bir ozanın dediği gibi cevaplarımız hep rüzgârda sürüklendi.)

Son Oyun’un katiline göre Tanrı’ya iyi bir romancı demek mümkün değil. Açıklayamadığı boşlukları tesadüflerle kapıyor. Ayrıca ikilemlerle dolu. Kaçınmamızı söylediği duyguları bize bol bol vermiş sanki, şehvet mesela.

Oysa roman yazmak açıklayamadıklarını kavramaya çalışıp, tesadüfleri bağlantılandırmak istiyor. Davranışlarının sorumluluğu almak zorunda birisi olabilmek için. Çünkü şehveti hissetmiş bir kere. Bu döngüyü yaşamak zorunda.

25-bahar-topcu

 

Bahar Topçu