Bob Dylan Nobel’i Nasıl Aldı?

f3dd36e194583ecda59a2f5404652e81Perşembe sabahı Yeşil Gazete kulelerine girip kartımı okuttuğumda yine korkunç mutsuzdum sevgili YG okurları. Elimde çay ti lattem, turnikeden geçip haber departmanlarına çıkan 32 asansör önünde diğer mutsuz YG çalışanları ile birlikte asansör sırası beklerken artık neden mutsuz olduğumu hatırlamadığımı fark ettim. “Vay, bu durum hakkında süper şarkı yazılır, keşke biraz müzikten anlasam” diye hayal kurarak asansöre ilerlerken yediğim dirsekle lacivert takımıma boca olan çay ti latte maalesef hayallerime tarçınlı bir nokta koydu. Masama varıp bir rulo kağıt havluyla yeni kurulanmıştım ki yazı işleri müdürünün sekreteri aradı. 104. kattan bekleniyordum! Hemen not defterimi kapıp tekrar asansörün yolunu tuttum.

Yazı işleri müdürü ofisi önündeki bankta oturup içeri davet edilmeyi beklerken, Özer Çiller’in kapağında ‘large hardon collider (sic.) resmi bulunan kitabı Sırrın Sırrı’ndan öğrendiğim gibi pantolonumdaki çay ti latte lekesine gözümü dikip evrenden daha hızlı kurumasını istedim. İçeri davet edildiğimde artık paçalarımdan çay ti latte damlamıyordu ne mutlu.

screen-shot-2016-10-16-at-12-08-09

Alper Bey, büyük, masif Amazon gül ağacından yapılma antika masasının arkasında sekreterinin tek tek önüne koyduğu kağıtları imzalıyordu. Kafasını kaldırmadan, “yeni kültür sanat muhabiri sen misin?” diye sordu. YG’de bu işlere bakan Kızıltan hayırlı bir iş için izindeydi. Cevap vermek için ağzımı açtım ama daha ses edemeden masasındaki dosyalardan birini bana attı. “Az önce Stockholm’den aradılar. Akademideki çok güvenilir kaynaklardan aldığımız duyuma göre Keith Richards’a Nobel Kimya ödülü verilecekmiş. Bu hikayeyi yazmanı istiyorum” dedi.

that-time-he-snorted-his-father-photo-u1

“Ama Alper Bey, Nasıl olur? Kimya ödülleri geçen hafta açıklandı? Edebiyat ödülü olmasın o?” dedim. Tek kaşını yukarı kavislendirerek bana baktı. “Evladım sen gazeteci misin yoksa kapı menteşesi mi? Git bul işte ne neymiş” dedi ve sekreterine döndü. Ses etmeden dosyayı alıp kapıya yöneldim. Odadan çıkarken son duyduğum şey “Kızım bu tarçın kokusu nerden çıktı? Bak canım çay ti latte çekti, söyleyin de bir getirsinler” oldu.

Masama gidip önümdeki dosyayı açtım. İçinde tek bir telefon numarası vardı. İsim yoktu. Artan bir merakla numarayı tuşladım. Yedi kez çaldı. Tam kapatıyordum ki açıldı: “Hallå?”

Neyse ki lisede seçmeli ders olarak aldığım İsveççemi, aradan geçen yazlarda geliştirmiştim. Beni bile şaşırtan bir akıcılıkla konuşmaya başladım. Yaklaşık 10 dakikanın sonunda iş epey ilgi çekici bir hal almaya başlamıştı. Bir kere haklıydım. Ödül Edebiyat ödülüydü ve kaynağım doğruysa Bu yıl Bob Dylan’a verilecekti! Edebiyat dünyasını temelinden sarsacak bu haberi yerinde takip etmeliydik. Hemen Alper Bey’in sekreterini aradım.

“Alo, Alper Bey çok ilginç bir durum var ödül alması söz konusu olan isim Keith Richards değil, Bob Dylan’mış! Adam bildiğiniz gibi Kağızmanlı! Hemen ilk uçağa atlayıp Stockholm’e gitmem lazım!”

“Sen deli misin be? Son dakika biletler kaç dolardır haberin var mı? Bak sinirden çay ti lattemi devirdim. Mevcut kurda Tüm YG kulelerini satsak 7 dolar 4 sent ediyor. Ne bileti? Telefonla hallet. Hatta Whatsapp’tan ara!”

Bu durumda yapacak bir şey kalmamıştı. Önce ‘yea bir gün beklesem, ertesi gün bir yerden kopyala yapıştır yapsam kimsenin ruhu duymaz’ diye düşündüm ama meslek ahlakım buna elvermedi. Whatsapp ve Skype ile aramalara başladım.

İlk olarak Bob Dylan’a ödül verilmesi fikrinin yeni olmadığını, yaklaşık 20 yıldır gündemde olduğunu öğrendim. Herhangi bir konuda Nobel’e aday olabilmek için öncelikle o konunun uzmanı akademisyenler tarafından aday gösterilmek gerekiyormuş. Bob Dylan’ı da 1996 senesinden başlayarak profesör Gordon Ball ve arkadaşları sürekli aday göstermişler.

Sonra peki bu adam şarkıcı. Edebiyatla ne alakası var diyerek liseden edebiyat hocamı aradım. “Aaa Mahir?! Hayırsız, Bob Dylan Nobel almasa hiç aramayacaksın!” dedi. Zor bela kadını konuya geri çektim. “Valla ben Nobel’e inanmıyorum. Ömer Seyfettin’e ödül vermeyen komite bir de üstüne Orhan Pa-” diyordu ki “Hocam, Skype kredim bitiyor!” deyip hattı kapadım.

Sonra uluslararası bir aramayla Gordon Ball’un başvurusuna destek mektubu yazan Dan Karlin’e ulaştım. “Sayın Karlin, hani olmaz da olursa diyelim Nobel Edebiyat ödülünü Dylan aldı; şimdi bu adam edebiyatçı mı?” diye sordum.

Bana “Idiot wind, Blowing every time you move your teeth” dedi.

“Biraz ayıp olmuyor mu? Koskoca profesör olmuşunuz ama adam olamamışsınız, yazık” diye çaktım lafı.

“Yok yanlış anladınız. Bu Bob Dylan’ın dizeleri. Bunun gibi sayısız dize yazan birisine edebiyatçı demeyeceksek ne diyeceğiz? Hatta Nobel komitesine yazdığım mektupta da dile getirdiğim gibi Dylan İngilizceye Kipling’den bu yana en fazla akılda kalıcı ifadeyi katmış kişidir” dedi.

Kıvırıyor mu emin olamadım ama lafı uzatmadım. Emin olmak için Google aramamda çıkan ikinci profesör olan Dr. James Purdon’u aradım. “Pop şarkılarının sözlerinin edebiyat olup olmadığı konusunda tasa yapanlar asıl meseleyi kaçırıyor: Edebiyat, yazarların ‘edebiyatın’ genel kabul gören kurallarını dilin yeni bir hayat bulabilmesi için kırdıklarında ortaya çıkan şeydir” dedi.

Sonraki birkaç saat boyunca edebiyat ve müzik dünyasından isimlerle konuştum. Şaşırtıcı bir şekilde iki farklı yaklaşım vardı. Bazıları “Ooo, Nobel’i Dylan alsın, on numara iş olur” derken bazıları “Kötü olur bence” diyordu. Farklı görüşler olması kafamı karıştırıyor, canımı sıkıyordu.

Kaldı ki sadece iyi ve kötü olur da kalsak iyiydi. İyi olur diyenler:

-O bir kültürel ikon,

-Müzik yanı sıra, çıktısının edebiyat olduğunu yıllardır söylüyorduk ondan hak ediyordu.

-Oh komite ortalığı karıştırdı, eğlenceli oldu

alt gruplarına ayrılıyordu. İyi olur diyenlerin arasında New Yorker yazarı Alex Ross da vardı. Ross, Dylan’ın kategorilere oturtulamama durumunun biraz 19. Yüzyıl entelektüel dünyasının Richard Wagner’in karşısında aldığı hali andırdığını söyledi.

Sonra bir iki romancıyla konuşayım ya dedim. Jodi Picoult’u aradım önce. “Jodi hanım, bir romancı olarak Bob Dylan Nobel Edebiyat ödülü alırsa tepkiniz ne olur?” sorusunu yönelttim kendisine.

“Absürt olmayın lütfen. Ne yani bana da Grammy versinler o zaman” diye kestirip attı.

screen-shot-2016-10-16-at-12-17-55

Aynı soruyu Hari Kunzru’ya da sorayım dedim. Canıma okudu be. Neymiş efendim Obama’ya Bush olmadığı için barış ödülü verilmesi kadar saçma olurmuş, yok efendim o kadar edebiyatçı dururken Dylan ne alakaymış, hem bağımsız yayınevlerinin satışları Nobel ödülleriyle destekleniyormuş, onlar zarar görürmüş vb. vb.

screen-shot-2016-10-16-at-12-18-21

“Abi, kusura bakma ama kitaplarından bile daha sıkıcısın” dedim kapadım. Hoff! Ulan zaten David Bowie’nin öldüğü yıl Dylan’a Nobel değil intergalaktik türler arası birleşme yüksek ödülü verilse az diye sevineceğine gamlı baykuşluk yapıyor. Hem ayrıca o kadar konuşacağına otur kitap yaz ya. Ya da vazgeçtim. Yazma sen.

Sırada Irvine Welsh vardı. Ona zaten fikri söylemeyi bitiremeden adam höykürmeye başladı. Hay Yarabbi. Ne ödül meraklısı adamlarmışsınız be.

screen-shot-2016-10-16-at-12-18-46

Bir yüzümü yıkadıktan sonra yazar aramalarına devam ettim.

Stephen King’e ulaşması biraz zor oldu ama Yeşil Gazete’den arıyorum deyince bağladılar. “Bence iyi olur, versinler. Etrafımız belayla sarılmış biraz neşeleniriz. Hem belki bizim gibi janr yazarlarına da bakarlar böylece ileride ama bu son dediğimi yazma” dedi.

screen-shot-2016-10-16-at-12-19-04

Yazar aramalarına son vermiştim ki telefonum çaldı. Arayan Salman Rüşdi’ydi. “Herkesi arayıp Dylan’a Nobel verseler ne dersin diyor muşsun? Hayrola bir şeyler mi duydun?” diye ağzımı aramaya kalktı. “Abi yok, mizah köşesi için ya.” diye kıvırdım.

“Ha Tamam. Ama bence verseler iyi olur ya. Şiir şarkı, bunlar aynı şeyler ya. Onu bırak da akşam okeye geliyor musun?”

screen-shot-2016-10-16-at-12-19-20

“Abi yok, çok işim var. Hem senin kitap mitap yazman gerekmiyor mu?”

“Oğlum, yazdık ya yeni?”

“Abi ne bileyim, takip edemiyorum iş güç. Neyse şimdi işe dönmem lazım, ararım.” dedim kapadım. Salman abi iyi de son yıllarda biraz saldı kendini sanki.

Vakit böyle böyle öğle arasına geliyordu. Çay ti latte kurumuş ama tarçın kokusu aynen devam ediyordu. Ofiste herkesin canı tarçınlı kurabiye çekiyor, tüm masalar öğle yemeğine nerede cinnamon bun buluruz hesabı yapıyordu. Cinnamon bun nostaljisiyle plaza çalışanlarının hepsi Amerika’da okudukları yıllara gidiyorlar ama birileri “Olm o kadar sene okula gittin, Amerikalar’da okudun geldin burada tıpış tıpış çalışıyorsun” der korkusuyla ağızlarını açamıyorlardı.

tumblr_msw9wqxehl1r4d009o1_500

Neyse ben de kendi anılarıma dalmışken telefonum çaldı. Arayan bir ABD numarasıydı! Açtım, karşıma liseden arkadaşım Mustafa çıktı. Mustafa, liseden sonra Amerika’ya gitmiş, bir süre önce de Beyaz Saray basınla ilişkiler masasında çalışmaya başlamıştı.

“Baba naber ya? Kasım’da iki hafta tatilim var. TR’deyim. Buluşalım.”

Mustafa’ya senin o Türkiye’ye ‘Tr’ diyerek harften tasarruf yapan ağzını büzerim dememek için kendimi zor da olsa tuttum, onun yerine konuyu değiştirdim:

“Ya Mustafa sen bilirsin. Şimdi birazdan Nobel açıklanacak ya? Diyelim ödülü Bob Dylan’a verdiler. Beyaz Saray’ın tepkisi ne olur?”

‘Bi kere o Beyaz Saray diil, Beyaz Ev’ diye söze girdi ukala. “Dylan kim hocam?”

“Ya işte şarkıcı, folk molk. Ünlü baya. Sen boş ver şimdi. Obama biliyordur. Ne der?”

“Öff senin Akmar takımından di mi bu da? Neyse tamam boş ver. Abi ne bileyim işte twitter’a bakan çocuklar çok severim vb. mealinde bişeyler sallar herhalde.”

screen-shot-2016-10-16-at-12-42-03

‘Tamam Mustafa’ dedim kapadım. Sizin öğlen yemeğinde Cinnamon bun da çıkar şimdi değer bilmez, şuursuz herif.

Yemekten önce son bir de Google’da müzik edebiyat ilişkisine bakayım dedim. Karşıma Walter Pater diye bir adamın sözü çıktı: “Tüm sanat müziğin konumunu arzular.” Kafamda bir kıvılcım çaktı. Birden bütün o canı sıkkın edebiyatçıları anladım. Tabii ya! Form ve süjenin müzik gibi birbirine denk olduğu başka ne vardı ki? Islık çaldığında çıkan sesin, çıkan sese eşitti. Tabii ki belli bir kıskançlık olacaktı. Şartlar eşit değildi. Ama acaba bu laf bunu mu demekti? Doğru mu anlıyordum?

Başım ağrımaya başlamıştı. Buralarda bir şeyler oluyordu ama ne olduğunu hiç bilmiyordum.

Telefonum çaldı. Alper Bey hattaydı. “Oğlum nerde yazı?”

“Bitmek üzere Alper Bey.”

“Ne bitmek üzere be? Komite açıklama yapıyor! Nerden buldunuz bu salağı be? Kızıltan nerede?” Sanıyorum cümlesinin ikinci kısmı sekreterineydi.

Başımdan aşağı çay ti latte dökülmüş gibi olmuştum. “Hemen yolluyorum yazıyı” deyip Nobel sitesini açtım. Kadının biri İsveççe konuşmaya başladı. Ve evet, gerçekten de ödülü Dylan kazanmıştı!

Birden içimi çılgın bir sevinç kapladı. Masamın üzerine sıçradım. Ceketimi çıkarıp kafamın etrafında çevirip aynı anda zıplayarak kapalı tribün tezahürat moduna geçtim. “Oooooo!! Boooob Dylaaaan Oleeey!”

tumblr_ntleegaix61qhub34o2_500

Karşı masada oturan Koray pis pis bakıyordu. Masasının arkasındaki dev Murakami posterinden de anlaşılacağı gibi hiç mutlu olmamıştı. “Seneye artık inşallah Koray Beeey! Philip Roth’la beklesinler biraz!”.

Bob Dylan’ın Nobel alması beni biraz mutlu etmişti.

BD_Claxton_1.jpg HAND OUT PRESS PHOTOGRAPH. PROVIDED BY parris.oloughlin-hoste@sonymusic.com