Yalnızca Ali

Onun adı Ali, bu dünyaya da Sicilya’ya da insanlarla uçurumlar arasında durmak için gelmiş olması onun seçimi değil. Çıktığı her yol onu, yolun sonuna gelmiş başka birinin yoluyla çakıştırıyor. Dünya’nın en nemrut suratlı adamlarından biri denilebilir aslında onun için. Oysa ki bu kalın kabuklu derinin altında cesur, fedakar, bir o kadar da merhametli bir Ali‘yi Driss onu öyle ballandıra ballandıra anlatıyor ki herkese, bu göçmen mahallesinde bir efsaneye dönüşüyor Ali.

O, sokaktan geçerken western filmlerinde olduğu gibi tozu dumana katan bir rüzgar bırakıyor sanki arkasında, hayran bakışlar peşine takılıyorlar. Driss dışında kimse yanına yaklaşıp iki laf etmeye cersaret edemiyor. Nasıl etsinler ki? Dikenli tellerle örülmüş bakışları, sözcükler ağızlarından çıkar çıkmaz yırtıp kanatıyor onları. Onlar da bu dikenli tellerin arkasında durup onu uzaktan seyretmeyi yeğliyorlar.

Neden toprağını bırakıp buraya geldiği, gelirken başından geçenleri Driss’ten defalarca dinlediler. Ancak herkesin kendi hikayesi var Ali ile ilgili, herkes Ali’nin hikayesine kendinden bir şeyler katarken, aslında kendilerinden Ali’ye, Ali’den de kendilerine bir parça katmak istiyorlar. Zaten Driss’in anlattığı hikaye gerçek midir ? Driss’in Ali’ye yakıştırdığı hikaye midir? O da muamma. Kimisi için aşk yüzünden yollara düşmüştür, kimisi için savaştan kaçmış, kimisi için politik bambaşka nedenler, kimisi için ise neden yoksulluk. Herkes Ali için başka bir hikaye yazıyor. O ise hiç kimsenin eteğine değmeden yaşamak istiyor. Bu yüzden bekçiliğini yaptığı, kasabadan yedi kilometre ötedeki bağ evininin yolunu her gün arşınlamaktan yorulmuyor. Üzüm bağlarının, zeytin ağaçlarının arasında dolaşırken ruhu karanlıklardan sızıp dışarı çıkıyor. Öyle apaçık göstermese de kendiyle barışmaya meyilli görünüyor. Böyle anlarda Ali‘nin yüzü büyümeyi unutmuş bir çocuğunki gibi içinde bulduğu dünya’ya karşı şaşkın ama meraklı, ürkmüş ama hevesli bir ifadeye bürünüyor.

31

İşte böyle biri Ali, ancak toprakla bir başına kaldığında yüreğinin üstünde her daim oturan o koca taşı itiyor azıcık , hafifliyor. Uzanıyor arkasına, sırtı toprakta, yüzü güneşe dönük! Hani dersin, nerdeyse mutlu. Lakin yemyeşil uzanan üzüm bağlarının ardındaki şu mavi denize her baktığında başkalarının gördüğünden bambaşka şeyler görüyor, özgürlüğün ana kucağı bu deniz ona duvarları sonsuza dek yükselen bir hücre gibi geliyor. Kaçışlarının her anını, her sözü, her saniyeyi tek tek hatırlıyor. Beyni bir işgence makinesi gibi ona bu filmi yeniden izletip duruyor.

Driss :

– Bir hayvan sürüsü gibi üst üste yığdılar bizi buraya. Biliyor musun ? Ben bu yaşıma dek deniz görmemiştim daha önce. Gördüğüm andan beri de içim almadı şu mavi cadıyı. “Baksana içim dışıma çıktı” derdemez Ali’nin ayakkablarının üzerine midesinde son kalanları boşaltıyor. İçerdekiler Ali’nin ayaklarına gözucuyla bakıp hiçbir şey olmamış gibi kafalarını çeviriyorlar. Gündelik hayatlarının en ıvır zırvır parçası bu kusmukmuş gibi davranıyorlar. Driss gömleğinin koluyla ağzını, pantalonun paçası ile de gömleğinin kolunu temizleyip devam ediyor.

– Ali, bizim bu gideceğimiz adada şimdi karayla hiç bağlantı yok mu? diye çaresizce sorduğunda Ali, Driss’in artık ömrü billah başının belası olacağını anlıyor.

-Yok . diyor Ali sıkılmış. Şu ayaklarının üstündeki kusmuklar bile Driss’in saçma sapan sorularından daha az rahatsız ediyor onu.

– Orası bir ada çünkü, kara ile bağlantısı olsa ada olmazdı.

Yaklaşık iki gün sonra Driss’in bünyesi denize yavaş yavaş alışmaya başlıyor. Mide bulantısının dindiği zamanlarda ve kendilerine günde iki kez verilen azıkla karınlarını doyurduklarında, karanlık köşelerinde birbirleriyle yarenlik etmekten ve korkularını düş kurarak uzaklaştırmaktan başka yapacak başka şeyleri yok kaçakların. Böyle zamanlarda Driss ya köyünü ya da şu deniz denen tekinsiz şeyden kurtulduğunda, o adaya ulaştıklarında yapacaklarını anlatıyor Ali’ye

34

-Bu deniz var ya hiç güvenmem, yoksa sanma ki su görmüşlüğüm yok. Bizim köyden bir kilometre uzakta şimdi bataklığa dönmüş bir göl var. O gölde çok yüzdüm ben çocukken. Böyle deniz gibi hırçın değildir ki göl, okşaya okşaya elinden tutar alır seni içine, korkutmaz. Dalları suya değen selviler toprakla bağın olur. Denizse seni saçından sürükleyip sırtını tokmaklayan üvey ana gibidir. Uzaktan bakınca sana iyi yüzünü gösterir, eline düştün mü seni yutmanın, yok etmenin yolunu gözler.

Driss Ali’den çok da küçük değildir ama Ali’nin yüzündeki bıçakla kazınmış gibi duran çizgilere baktıkça acıyı görürsünüz, bir acının anısını değil taptaze bir acıyı. Driss’ le aralarında en az on yaş varmış gibi görünür. Hem Ali daha uzuncadır, yapılıdır. Fırın küreği gibi kocaman elleri, vücuduna göre uzun kolları insana tuhaf bir güven duygusu verir. Sarıp sarmalamaya hazırlarmış gibi. Oysa yekpare kaşları, alnındaki sert çizgiler, her an gülmeye hazırmış gibi duran dudaklarını bu densizliği yüzünden azarlar gibi dosdoğru hiçbir eğilip bükülmeden dururlar. Ser verip sır vermeyen bu surattan ne düşündüğünü anlamak mümkün değildir. Driss ‘in ise kendi gibi yüzü de gevezedir. Ne düşünür, ne hisseder yüzü dilinden önce deyiverir. Tanışmalarının daha ikinci gününde Ali, Driss’in bütün hayat hikayesini en ince ayrıntısına kadar dinliyor. Annesinin ölümünün haftasında başkasıyla evlenen babasının ikinci karısından üst üste üç çocuk peydahlayınca onu nasıl babannesinin yanına gönderdiklerini, babanne ölünce babanın babanneden kalan eve elkoyuşunu, ona da gidip ekmeğini uzaklarda aramaktan başka yol kalmadığını diz dize, sıkış tıkış oturdukları köşelerinde defalarca Ali’ye anlatıyor.

Driss ise ne zaman Ali’nin kim olduğuyla, neden yollara düştüğüyle ilgili bir soru soracak olsa Ali’nin derinlere gömülmüş gözleri öyle bir meydan okuyor ki soruları yutkunup gırtlağından aşağı gönderiyor Driss. Teknede onlardan başka elli kişi daha var. Bunların dördü çocuk, biri bebek. Kimse kimseye mecbur kalmadıkça kendi hikayesini anlatmıyor. Hikayeleri kilit altında çünkü, geçmişi unutmaya yeminli herkes. Çocukların kendi aralarında oynadıkları oyunları izliyorlar. Bu yeni adaya attıkları ilk adımdan itibaren artık kendi hikayelerini kendileri yazacaklar. Geçmiş bir kıymık gibi batıyor hepsinin yüreğine . İnce bir sızı , ne öldürüyor ne bitiyor. Günde bir kez, iki grup halinde teknenin üstüne hava almaya çıkıyorlar. Tuvalet ihtiyaçlarını ya o zaman gideriyorlar ya da perdeyle ayrılmıs bir bölümde kendilerine verilen plastik torbaların içine. Havalandırmaya çıktıktan sonra onları kapattıkları bölüme dönmek çok zor. Kesif bir koku burunlarının direğini kırıyor, ciğerleri patlayacakmış gibi oluyor. Çiş, ter, bok, çürümüş sebze, nem kokusu… Kokunun cehennemi olur mu? oluyor. Bu teknede oluyor. Ruhlarının ırzına geçen bu koku, onlara diğerlerinden farklı olduklarını söylüyor. Varlıklarını aşalığılıyor. Bu koku onlara insan ırkının en tiksindirici, en gizlenmeye çalışılmış yanlarını siz ortaya çıkarıyorsunuz, tanrının eteklerinden yeryüzüne düşerek yayılan utanç tohumlarısınız diyor.

33

Yolculuk uzadıkça hem ruhlar, hem bedenler yorulmaya başlıyor. Kötü beslenmeye, pisliğe yetişkinlerin dayanması daha kolay olsa da minik kaçaklar haslatanmaya başlıyorlar. Teknenin en küçük yolcusu Zahara’nın annesi Zahara her ağladığında kuru memesini çaresizce minik kızının ağzına dayıyor. Minik bebeğin çığlıkları Ali’yi çıldırtacak gibi. Hiçbir şey yapamadan o köşede dizlerini çenesine çekip oturmak delirtiyor onu. Gece bütün hinliğiyle göğüsünün üzerine çullanıyor. Ne zaman bitecek bu yolculuk? Sabaha karşı bebeğin sesi kesiliyor.Tahtaların arasından sabahın ilk ışıkları sızarken küçük bebeğin mosmor dudaklarını, bembeyaz yüzünü gören babası bir mezar taşı gibi soğuk Zahara’nın başında dikiliyor. Zahara ‘nın annesi hala bebeği emzirmeye calışıyor. Bebeğin kıpırmadayan dudaklarını parmaklarıyla açmaya, meme uçlarını ağzına sokmaya çalışıyor. Memesini sıkıp zorla çıkardığı iki damla sütü Zahara’nın dudaklarına sürüyor. Çaresizliğin arkasından gelen çığlıkla herkes bir monoloğa başlıyor, ne bir ağıt bu, ne de kadere ilenme; bu bir çeşit büyü. Uğultuya dönüşen mırıltıların arasında ölümü öğütme büyüsü. Ölümü aklını çelip uzaklaştırmanın bir yolu, orada o koku cehennneminde buldukları bir silah. Ölümün kendisi değil korktukları öyle ıvın ıvıl gelişi, onlara acıyarak, kafalarını okşayıp onlara kendilerini zavallı hissetirmesi.

Kaçakçılar bebeğin denize atılması gerektiğini söylüyorlar. Ne babanın, ne Zahara’nın annesinin bunu yapabilecek güçleri var. Ne de bakşa bir çareleri. Ali yavaşça alıyor kucağına bebeği .Yukarı çıkıyor. O küçücük beden taş gibi ağırlaşıyor kollarında, kendisiyle birlikte onu da denize sürüklemek ister gibi. Ali bebeği bu masmavi çarşafın içine bırakıp köşesine dönüyor. Sessiz bir ağıt teknenin içinde dolaşıp duruyor.

32

Yolculuk bitene dek Ali oradaki herkesin dayandığı duvar oluyor. Yolculuk uzadıkça uzuyor, yolculara yapılan tek açıklama “Güvenliğiniz için ne gerekiyorsa onu yapıyoruz, güzergahı değiştirmek zorunda kaldık, bu yeni yol daha güvenli. ” Her gün daha az yemek, daha az sabır, zayıflamış sinirler, ışığı sönmeye başlayan umutlu düşünceler daha çok endişe, korku, açlık, hastalık , öfkeye dönüşüyor. Hem kaçakçılara, hem kendilerine, kendilerine layık görülmüş hayata karşı duyulan öfkeye. Yirmi sekiz saat ne su, ne de yemek getiriyorlar. Çocuklar aç, yolculardan bazıları kendi haklarından bir kısmını çocuklar için annelere veriyorlar ama yetişkinlerin de açlıktan gözleri dönemeye başlıyor. Yerlerine sığmaz oluyorlar. Birinin dizinin, elinin, kolunun diğerine yanlışlıkla değmesi bile kavga nedeni.

Yolculardan biri yukarı açılan kapağı yumruklamaya başlıyor.

– Hey orospu çocukları, açız, hangi cehennemdesiniz ? Dışarı çıkarın bizi.

Dinmeyen yumruklar üzerine bir hışımla açılıyor kapak. Aşağı inen kaçakçılardan ikisi kaçaklardan birinin yakasına yapışıyor. Kaçakçı çaresizlikten faydalanmayı bilen aşağılık bir leş yiyici bakışlarını yolcuların üzerinde dolaştırdıktan sonra, omuzlarını kabartıp bağırmaktan çok daha insanı ezen yüksekten, tehtidkar, kararlı bir ses tonuyla :

– Sizi şimdi şuracıkta denize dökmemizi istemiyorsaniz kapatın çenenizi, diyor

– Açız, aramızda çok hasta var, diyor cansız bir ses.

– Yok yemek napalım, az kaldı idare edeceksiniz .

Orta yaşın biraz üzerinde ama ağzında tek diş kalmadığından 80 ‘lik dede gibi görünen , avurtları çökmüş Ethopya’lı adam kadınları ve çocukları gösterip bir şeyler söylüyor. Artık bütün diller aynı şeyi söylüyor burada.

-Bari onlar için biraz yiyecek.

Kacakçı , adamın kolunun üzerine basıp ayağını yerde bir şey ezermiş gibi çeviriyor. Ali, bulunduğu yerden öyle bir fırlayıp kaçakçının boğazına yapışıyor ki nefessiz kalan kaçakçının gözleri kuş yumurtaları gibi göz yuvalrından fırlıyor.

Ali diğer kaçakçıya:

– Çocuklara ve kadınlara hemen yiyecek bir şey getirmezsen, arkadaşını burada parçalara ayırıp yiyeceğiz, diye kükrüyor.

Diğeri telaşla yukarı çıkıp kapağı kapatıyor. Bir süre sonra yiyecekle dönüyor. Serbest kalan kaçakçı küfürleri ard arda sıralayarak yukarı çıkıyor. Karınları doyunca sahte bir huzurun rehaveti doluyor içeri. Kimseden ses yok. Hastaların öksürükleri ve iniltileri dışında. Gece mi gündüz mü? Ne kadar zaman geçti bilmiyorlar artık? Driss’in başı Ali’nin omzuna düşmüş tıslaya tıslaya uyuyor. Ali, gözlerini sabit bir noktaya dikmiş bir heykel gibi duruyor. Herkesin üzerine çökmüş bu rehavetten huzursuz. Bu rehavet tekinsiz diye düşünürken uzaktan bir siren sesi duyuluyor. Kaçaklar yerlerinden fırlıyorlar, megafondan bir ses duyluyor. Kimsenin anlamadığı bir dil. Yukarıda güvertede bir yukarı bir aşağı koşan ayak sesleri. Kaçaklar bir araya gelip büyük balıkların kendilerini yemesine engel olmaya çalışan küçük balıklar gibi birbirlerine sokulmuşlar, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Gözleri avının ağzında son nefesini verirken hala kaçmaya calışan vahşi bir hayvanın gözleri gibi. Ayak sesleri çoğalıyor yukarda, bağarışmalar var ama kimse tek kelime anlamıyor. Herkes Ali’ye yalavaran gözlerle bakııyor.

–Bir şey yap.

Ali’nin yapacak hiçbir şeyi yok. Eliyle sakin olun der gibi bir hareket yapıyor. Müphem bekleyiş kapağın gürültüyle açılmasıyla son buluyor . Huzul icindeki yüzler solmuş.

-İşte bitti, diye ağlamaya başlıyor Driss. Bitti mi Ali? Boşuna mıydı Ali ? Ulaşamayacak mıyız adaya?

Ali karşı koymanın yersizliğinin farkında .

Kendi kendine:

-Başladığımız noktaya nasıl dönebiliriz ki? Biz yürüdüğümüz yolu silerek geldik. Dönüş yolu yol, bizim geçmişimiz yok.Geçmişi olmayan birine artık yalnızca gelecek verebilirler, diyor.

Kimseyi itip kakmalarina izin vermemek için oturduğu yerden hemen kalkıyor. Ayağının altındaki sehpayı kendi iten onurlu bir idam mahkumu gibi mağrur askerlere doğru öyle bir yürüyor ki, herkes kurtuluşa doğru adım atıyormus gibi, yüzleri apaydın takip ediyorlar Ali’yi .

Tekneden polislerin eşliğinde bindikleri gemide kendilerine verilmiş batteniyelerin altında büzüşmüş herkes. Ali elini bir yaprak gibi titreyen Driss’in omzuna atıyor.

-Bitti işte Driss diyor, mavi cadıyı arkada bırakıyosun. Bundan sona kimse seni sen istemeden banyo’ya bile sokamayacak.

Driss gülüyor.

-Yanında selviler bitmiş bir göl bulursak gireriz ama Ali !

35-senay-boynudelik

 

Şenay Boynudelik