Türkiyeli yeşillerden Avrupa Yeşilleri’ne darbe girişimiyle ilgili mektup

Türkiye Yeşilleri’nden bir grup, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak Avrupa Yeşilleri’ne bir mektup göndererek son durumu değerlendirdi ve çözüm önerilerini iletti.

Bir grup yeşil adına Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi eski eş sözcüsü Sevil Turan, eski Yeşiller Partisi eşsözcülerinden Ümit Şahin, her iki partide Türkiye ve Avrupa Yeşilleri arasındaki ilişkiler sekreteryasını uzun yıllar boyunca yürüten Ahmet Atıl Aşıcı, Genç Yeşiller’den Özgecan Kara ve Yeşil Düşünce Derneği’nden Sevgi Mutlu‘nun imzalarıyla gönderilen mektupta, 15 Temmuz öncülüğünü Gülen cemaatinin yaptığı kanlı bir darbe girişimi olarak kınanıyor ve bazı  yeşillerin de aralarında bulunduğu Avrupalı politikacıların süreçle ilgili yaklaşımları eleştirilerek çözüm yolunun Türkiye’nin AB adaylık sürecinin korunması ve güçlendirilmesi olduğu belirtiliyor.

facebook-logoMektupta darbe girişimi sonrası yaşanan insan hakları ve hukuk ihlalleri ile HDP’nin dışlanması da eleştiriliyor ve darbelerle mücadelenin barış ve demokrasi yolu ile olması gerektiği değerlendirmesi yapılıyor.

Yeşiller tarafından Avrupa Yeşiller Partisi ve Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu’na gönderilen mektubun tam metni şöyle:

TÜRKİYE YEŞİLLERİ’NDEN DARBE GİRİŞİMİ DEĞERLENDİRMESİ

Türkiye kanlı bir darbe girişimi atlatmıştır. 15 Temmuz gecesi ordu içinde cunta oluşturarak silahlı kalkışmada bulunan ve aralarında çok sayıda yüksek rütbeli subayın da bulunduğu azımsanmayacak sayıdaki askeri güçler stratejik hedefleri ele geçirmek için güç kullanmıştır. Darbeciler başta parlamento olmak üzere çok sayıda kuruma uçak ve helikopterlerle saldırmış, Cumhurbaşkanı’nı öldürmek için operasyon düzenlemiş, darbeyi engellemek için sokaklara çıkan, meydanları dolduran, tankların karşısına dikilen insanların üzerine ağır silahlarla ateş açarak 173’ü sivil olmak üzere 240 kişinin ölümüne yol açmış, Ankara ve İstanbul’da savaş uçaklarını alçaktan uçurarak insanları korku ve paniğe sürüklemiştir. Buna rağmen darbe girişimi halkın direnişi, siyasi iktidar, muhalefet partileri, sivil toplum örgütleri ve basının ortak tavır alarak karşı koyması sayesinde başarısız olmuştur. Bu Türkiye tarihinde bir ilktir.

Darbe girişiminin tüm demokrasi güçleri tarafından püskürtülmesi demokrasi için umutlarımızı canlı tutuyor. Darbe girişiminin hemen ardından mecliste grubu bulunan tüm siyasi partilerin (AKPi, CHP, HDP ve MHP) parlamentoyu toplayarak darbeye karşı ortak bir metne imza atması ise birliktelik yönünde umutlandırıcı bir adımdır.

Bu krizden özlemini duyduğumuz demokrasi doğrultusunda çıkmak için bir fırsat bulunduğuna inanmak istiyoruz.

Darbe girişiminin bir numaralı sorumlusu olduğu anlaşılan (ancak bu girişime tek başına kalkışmadığı da görülen) Gülen Cemaati’nin, geçmişte yapılan tüm uyarılara rağmen ordu, emniyet, yargı gibi hassas kurumlarda örgütlenmesine AKP Hükümeti göz yummuş ve hatta yardımcı olmuştur. Bu cemaat bir suç örgütü gibi davranarak haksız atamalar yapmak, sınav sorularını çalıp istediği okul ve kurumlara taraftarlarını yerleştirmek, askeri okullarda, orduda ve sivil bürokrasi içinde kendilerinden olmayanları temizlenmek için yıldırma ve karalama kampanyaları yürütmek, geçmişteki darbe iddialarıyla ilgili davalarda polis ve yargı içindeki üyeleri aracılığıyla sahte deliller üreterek adalete engel olmak ve kendilerine rakip gördükleri isimlerin tutuklanmasını sağlayarak saf dışı etmek gibi yöntemlerle kadroları kendi mensuplarıyla doldurmuştur. Devlet içinde örgütlenen bu grubun kontrolu bu düzeyde ele geçirmiş olduğuna dair uyarılar siyasi iktidar tarafından yeterince dikkate alınmamıştır. Darbe girişimine kadar geçen sürede açılan kimi soruşturmaların da etkisiz kaldığı anlaşılmaktadır. Sonuçta bu grup kimsenin beklemediği bir darbe girişimine öncülük etmiş, bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanması da ülkeyi daha ağır bir bunalıma sürüklenmekten kurtarmıştır.

Şimdi darbecilerin yargılanması ve bu illegal cemaat yapılanmasının askeri ve sivil bürokrasiden bir an önce temizlenmesi Türkiye gündeminin en ön sıralarında yer alıyor. Darbe tehdidinin tamamen bertaraf edilebilmesi için hassas kurumlarda yapılanmış ve darbe girişiminin hazırlık ve organizasyonunda görev almış tüm sorumluların tespit edilip yargılanmaları ve cezalandırılmaları zorunludur. Ancak olağanüstü hal (OHAL) ilanı ve OHAL sonrası çıkarılan ölçüsüz, asıl amacının dışına taşacağı ve keyfi olarak kullanılabileceği anlaşılan kanun hükmünde kararnameler (KHK) bu süreçte yaşananların bir kısmını hukuksuz ve kabul edilemez bir uygulamalara dönüştürmektedir. Ardı ardına yayınlanan KHK’lerle darbe girişiminin önlenmesi ve devletin kurumlarındaki darbenin uzantılarının temizlenmesi amacını aşan, hukuk güvenliğinin ortadan kalktığı bir dönem yaşıyoruz.

Darbe girişimi sonrası hükümet Gülen Cemaati’yle bağı olduğunu düşündüğü dikkati çekecek kadar çok sayıda memuru gözaltına almış, soruşturma sürecinde görevde kalmasının sorunlar doğurabileceği düşüncesiyle birçoğunu görevden uzaklaştırmıştır. Ancak bu arada aralarında gazetecilerin, yazarların, akademisyenlerin olduğu çok sayıda kişi de adları bir şekilde Gülen Cemaati ile ilişkilendirilip gözaltına alınmaya başlamıştır. Cemaatle bağlantısı olan veya olduğundan şüphe edilen üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, gazeteler ve televizyonlar tek bir karanameyle bir günde kapatılmıştır. Girişilen operasyon Gülen Cemaati’ne yakın okullarda çalışmak gibi sebeplerle gruba yakın olmak dışında darbe girişimiyle doğrudan bir ilgisi olduğu söylenemeyecek ve aralarında öğretmenler, alt kademelerdeki memurlar, sivil toplum çalışanları da olan binlerce sivil yurttaşın, açığa alındığı, işsiz bırakıldığı ve mağdur edildiği bir noktaya taşınmaya başlamıştır. Bu kişiler arasında geçmişte cemaatin işlediği suçlar ve hak ihlalleriyle bağlantısı olanlar varsa, bunların suç ve cezanın şahsiliği ilkesine dayanarak ve savunma hakları kısıtlanmadan, adil yargılanma ilkesine uygun olarak tek tek soruşturulması ve suçlarının kanıtlanması gerekir. Toptancı bir yaklaşımla on binlerce kişinin sorgusuz sualsiz mahkum edilmesine  karşı çıkıyoruz. Şimdi tüm Devlet kurumlarının acilen yeniden yapılanmaya gitmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu yeniden yapılanmanın eskiden olduğu gibi yöneticilerin iki dudağının arasında, keyfi ve politik kaygılarla değil, kurumların demokratik işleyişine ve evrensel kurallara riayet eden, liyakata ve insan haklarına dayalı bir şekilde yapılmasını sağlamak için bütün sivil toplum örgütlerinin ve yurttaşların takipçi olması gerekiyor. En önemlisi de Türkiye bir an önce KHK’lerle yönetilen OHAL rejiminden çıkarılmalı, demokratik siyaset etkin kılınmalı, TBMM çalıştırılmalı,  hukukun üstünlüğü sağlanmalıdır.

Darbecilere yönelik operasyonlar sırasında evrensel insan hakları ve hukuk kurallarına uyulmamasından ve bu durumun fırsat olarak görülüp operasyonların tüm muhalif grupları baskı altına alabilecek bir cadı avına dönüştürülmesinden kaygılıyız. Ayrıca darbe girişiminin bastırılmasının ardından teslim olan askerlerin kalabalıklar tarafından linç edilmeye çalışılması, aralarından ölenlerin cenazelerinin mezar yeri verilmeyerek, namazları kılınmayarak ortada bırakılması, yakalanan zanlılara işkence yapılması gibi ağır hak ihlalleri hiçbir gerekçeyle kabul edilemez. OHAL ilanıyla avukat bulundurma kuralının ve dolayısıyla savunma hakkının ihlal edildiği 30 güne çıkarılan uzun gözaltı süreleri işkence ihtimalini artırmaktadır. Bu nedenle işkence ve diğer hak ihlali iddialarının ciddiye alınması ve gözaltı yerlerinin bağımsız kuruluşlarca denetlenmesine izin verilmesi gerekir. Darbe girişimi sonrasında halkın meydanları doldurmaya devam etmesi için hükumet tarafından yapılan çağrıların toplumsal barışa hizmet etmeyen bir söylemin yaygınlaşması riski yaratmasından da rahatsızız. Devam eden gösteriler halkın demokrasiye sahip çıkmaya devam ettiğinin gösterilmesi ve darbeciler tarafından öldürülenlerin anılması için olumludur. Ancak gerek hükumet tarafından kullanılan dil, gerekse meydanlardaki laikliğe aykırı ve aşırı milliyetçi politik söylem ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı olmaya devam etmektedir. Daha fazla milliyetçilik, daha fazla dinsel köktencilik, daha fazla kişi kültü demokrasiye değil, yıllardır tesis edilmeye çalışılan otoriter tek adam rejiminin güçlenmesine hizmet eder.

Ayrıca bu ortamda popülist kaygılarla da olsa AKP iktidarı tarafından inatla gündemde tutulan idam cezasının geri getirilmesi ve bireysel silahlanmanın özendirilmesi tartışmalarından son derece rahatsızız. İdam cezasının geri getirilmesi Türkiye’nin son yıllardaki en önemli demokratik kazanımlarını tek kalemde ortadan kaldırmaya neden olur. Hükumetin kendisine bağlı sivil bir milis güç oluşturmaya çalıştığına dair bir izlenim de toplumsal barışa hizmet etmez.

Ancak darbe girişimin ardından yürütülen operasyonlardaki bu tür ihlaller ve kaygılar nedeniyle özellikle Avrupa’da dile getirildiğini gördüğümüz, Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinden dışlanması ve Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin dondurulması gibi önerilerden de aynı ölçüde rahatsızız.

Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları mücadelesinde Avrupa Birliği’yle müzakere sürecinde üretilen politikaların ve çıkartılan yasaların rolü unutulmamalıdır. Başta idam cezasının kaldırılması, işkenceyle mücadele edilmesi, hak arama yollarının genişletilmesi olmak üzere pek çok kazanım AB müzakere sürecinde parlamentodan geçen demokrasi paketlerinin ürünüdür. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinin dondurulması veya iptal edilmesinin kimseye  bir fayda sağlamayacağı ortadadır.

Türkiye’de demokrasinin yeniden inşası ve istikrar kazanması için Avrupa kriterlerini zorunlu görüyoruz. Bu aynı zamanda Avrupa’da demokrasinin ve siyasi istikrarın da anahtarıdır. Avrupa’nın yaşadığı mülteci krizi başta olmak üzere pek çok sorun Türkiye’de demokrasinin tahribiyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle Avrupa Birliği ile ilişkilerin şimdi yeni bir başlangıç ruhuyla canlandırılmasını gerekli görüyoruz. Türkiye ile AB arasındaki üyelik görüşmelerine ara verilmesini değil, tam tersine hızlandırılmasını ve süratle sonuca doğru ilerletilmesini talep ediyoruz. Bu amaçla hem Türkiye hükümetini, hem de Avrupa Birliği’ni ve AB ülkelerindeki siyasi partileri ve politikacıları acilen Türkiye’nin AB sürecini canlandırmak için harekete geçmeye çağırıyoruz.

Avrupalı liderlerin haklı olarak yaptıkları uyarıların Türkiye’de AB karşıtı bir hava yaratacak şekilde yansıtılmasından kaygılıyız. Avrupa’daki politik çevrelerin ve sivil toplumun bu süreçte bir yandan insan haklarının ve evrensel hukuk kurallarının çiğnenmemesi için uyarılarını sürdürürken, bir yanda da hızla demokrasiye dönüş için Türkiye’ye çağrıda bulunması ve desteğini sürdürmesi, bütün siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve hükümetle diyalog halinde olması siyasetin olduğu kadar dostluğun da bir gereğidir. Tam da bugün Avrupa’nın, Avrupalı liderlerin darbecileri desteklediği izlenimi verecek tutumlardan kaçınmak gerekir. Darbe girişimini önlemek için meydanlara çıkan halkın yanında demokrasi mücadelesini beraberce daha iyiye götürmek için çabalamak gerekir.

Türkiye’nin Batı dünyasından koparılıp yalnızlığa mahkum edilmesi ne Türkiyeli demokratik güçlerin ne de Avrupa’nın yararına olacaktır. Türkiye’yi demokrasi ve hak mücadelelerinde geriye götürecektir. Avrupa Yeşilleri her zaman Türkiye’nin Avrupa’nın bir parçası olduğunu en yüksek sesle dillendirmiş ve en zor zamanlarında bile Türkiye’nin yanında olduğunu göstermiştir. Avrupa Yeşilleri’nden de beklentimiz içinden geçtiğimiz bu olağanüstü dönemi daha iyi anlamaya çalışmaları, Türkiye’nin Avrupa demokrasi normlarından daha fazla uzaklaşmasını engelleyecek şekilde işbirliği ve destek önermeleri olacaktır.

Parlamentoda milletvekili sayısı olarak üçüncü büyük parti olan ve darbe girişiminin ardından diğer partilerle birlikte darbeye karşı ortak metne imza atan HDP’nin parlamentoda grubu bulunan parti liderlerinin Cumhurbaşkanı’nı ziyaretine davet edilmemesi ve dışlanması ise başka bir tehlikeye işaret etmektedir. 15 Temmuz gecesinden bu yana diğer partiler gibi darbe girişimine karşı çıkan ve en önemli amacı barış sürecinin yeniden başlatılması olan HDP’nin siyaset dışına itilmesi demokrasiye ve toplumsal barışa hizmet etmez. Kutuplaştırmanın, toplumdaki bazı kesimleri düşman ilan etmenin nelere yol açtığını gördük. Normalleşme için bugün ihtiyacımız olan AB sürecinin yeniden canlandırılması kadar silahları susturmak ve Kürt sorununun çözümünde sivil, demokratik siyasetin önünü açmaktır. Bu amaçla ilk iş olarak HDP’li vekilleri parlamentodan atmayı amaçlayan dokunulmazlıkların kaldırılması kararının iptal edilmesini, 28 Şubat 2015 Dolmabahçe mutabakarına geri dönülmesini ve müzakere sürecinin yeniden başlatılmasını talep ediyoruz. Kürt siyasi hareketi de savaş ve şiddet yoluyla hiçbir sorunun çözülmeyeceğini ve silahların susturulması gereğini yüksek sesle dile getirmeye devam etmelidir. Avrupa siyasi çevreleri de Türkiye’de savaşın bitmesi, silahların susması ve Kürt sorununda şiddetsiz demokratik çözüm için ellerinden geleni yapmalıdır.

Yeniden darbe tehdidiyle karşılaşmamak için bir yandan yaşadığımız bütün önceki darbelere karşı çıktığımız gibi 15 Temmuz’da yaşadığımız kanlı darbe girişimini de lanetlemeye, öte yandan ise Türkiye’nin kalıcı demokrasiye kavuşması, parlamenter sistemin yaşaması, AB perspektifinin korunması, barışın sağlanması ve evrensel insan hakları ve hukuk kurallarına işlerlik kazandırılması yolunda çaba göstermeye ve uyarılarda bulunmaya devam edeceğiz.

Ahmet Atıl Aşıcı, Özgecan Kara, Sevgi Mutlu, Sevil Turan, Ümit Şahin
Türkiye Yeşilleri’nden bir grup adına

(Yeşil Gazete)

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page