Köşe Yazıları

Tek çare AB’ye ve çözüm sürecine dönüş

Bu yazıyı fazla iyimser bulabilirsiniz. Biraz zamansız, fazlasıyla iyi niyetli, hatta naif olarak değerlendireceğinize de kuşkum yok. Ama başka çaremiz olmadığını düşünüyorum. İçinde yaşadığımız bu karanlık tablodan çıkmak için bir yol haritasına, bunun için de umuda ihtiyacımız var. Üstelik 15 Temmuz gecesi darbecilerin başarılı olacağından ve Türkiye’nin demokrasiden sonsuza kadar uzaklaşıp dipsiz bir kuyunun içine yuvarlanır gibi iç savaşa savrulacağından o kadar korktum ki, 16 Temmuz sabahı darbenin bastırıldığını anlayıp yorgun bir şekilde uykuya dalmamı sağlayan rahatlama hissinin etkisi hâlâ sürüyor olabilir. O nedenle iyimserliğimi hoş görünüz. Yoksa ben de biliyorum, olağanüstü hâl ilanının ve tasfiyelerle gözaltıların darbecilerle hiç ilgisi olmayan muhaliflere kadar uzanma ihtimalinin yarattığı haklı tedirginliği. Ama doğrusunu isterseniz “askeri darbeyi atlattık ama sivil darbe daha kötü” diyen analizlerin apolitik nihilizmine de karnım tok. Elbette her şey daha kötü olabilir. Zaten iğne ucu kadar demokrasimiz vardı, onun kurtulduğuna şükrediyoruz. Ve evet, henüz her şeyin başındayız, olağanüstü hâl ilan edilmiş, sivil ve siyasi alan kısıtlanmış, temel hakları ve özgürlükleri savunmanın en kritik olduğu günler daha yeni başladı. Dolayısıyla bu kadarcık demokrasinin bile budanması ihtimali hepimizi endişelendirmeli. Ama şimdi kalkıp “neyse ki darbe başarılı olmadı, ama yine de her şey daha kötü olacak” demek siyaset değil. Ya da buna, Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı askeri darbe girişimlerinden biri olduğu anlaşılan olaylara ilk geceden başlayarak “düzmece” demek ve olan bitenin mizansen olduğuna inanmak ne kadar siyasi analiz yeteneği ve öngörü sahibi olmaksa, o kadar siyaset de denebilir.

O nedenle bu durumdan nasıl çıkıp demokrasiyi nasıl kurtaracağız diye düşünürken bir umudu dile getirmek zorundayız. Bana da sorsanız gelecek için hiç de iyimser duygulara sahip değilim, ama siyasi önerilerimizin iyimser olması bir mecburiyet. (Ya da “iradenin iyimserliği…”)

Sonuç olarak bugün itibariyle Türkiye’nin yeniden bir darbe sarmalına girmemesi ve asgari düzeyde demokrasiyi kalıcı hale getirmesi için sadece iki maddelik basit bir plana ihtiyaç olduğuna, başta iktidar olmak üzere, bütün siyasi parti ve hareketlerin, sivil toplumun ve kanaat oluşturan çevrelerin de, eğer demokrasi gibi bir amaçları varsa, eninde sonunda bu çerçeveyi tartışmak zorunda kalacaklarına inanıyorum. Kaldı ki, demokrasi olmadan, sadece o sırada en güçlü muhalif kim gibi görünüyorsa başta o olmak üzere hasımlarının üzerine giderek, siyasi gücü yoğunlaştırarak ve tek elde toplayarak iktidarlarını korumanın o kadar da kolay olmadığını başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere kendileri de artık yeterince test etmiş ve görmüş olmalılar.

Uygulanması gereken iki maddelik plan Avrupa Birliği sürecine geri dönmek (ve bu hedefe yönelik olarak Kıbrıs’ta çözümün önünü hızla açmak) ve savaşı durdurarak barış sürecini tekrar başlatmaktır. Bütün diğer yapılması gerekenlerin bu iki maddelik planın unsurları olduğunu düşünebiliriz.

Birinci madde: AB sürecine dönüş

Türkiye, Avrupa Birliği üyelik müzakerelerine başlarken, hepimiz bunu en çok neden istiyorduk, hatırlayın. AB mükemmel bir ortaklık ya da dünyanın ortasındaki cennet olduğu için değil. AB’nin, uymamız gereken kurum ve kurallarıyla, Türkiye’nin asgari demokratik düzeninin korunmasını sağlayacak bir çıpa olacağını düşündüğümüz için. Süreç içerisinde çıpa, her iki tarafın hataları yüzünden, biz daha ucuna tam tutunamadan yerinden çıktı ve Türkiye demokrasisini kaybetmeye başladı. Bu süreçte Avrupa Birliği’nin ve Avrupalı politikacıların günahının bizimkilerden daha az olduğunu düşünmüyorum. Daha 2004’de, Kıbrıs’ta çözüm ve Türkiye’nin AB’ye katılımı için elimize geçen en büyük fırsat olan Annan planının, kabulü için yapılan referandumda Kıbrıs’ın güneyinde çıkan %75 hayır oyuyla reddedilmesini sağlayan ve bu fiyaskodan bir hafta sonra Kıbrıs’ı tek taraflı olarak AB’ye alıp bunu Türkiye’nin AB üyeliğinin önüne aşılmaz bir engel olarak diken Avrupa Birliği ve Avrupalı politikacılar, Türkiye’nin bugünkü darbe girişimleri ortamına sürüklenmesinin de, kendilerini de sarsan mülteci krizinin de sorumluları arasında saymalılar kendilerini. Ama şimdi kimbilir ne derler? Müzakere başlıklarının açılmasını keyifle bloke eden Kıbrıslı politikacılar ve Sarkozy mesela? Bu fiyaskonun, baştan beri en hayati gündemi kendisine yönelik bir askeri darbe tehlikesini uzakta tutmak olan Erdoğan’ın da ilk yıllarda denediği AB korumasının olacak iş olmadığına karar verip, bunun yerine güç kademelerinde muhaliflerini etkisiz hale getirmeye başlamasına (bu uğurda ne büyük hatalar yaptıkları şimdi daha iyi anlaşılıyor) ve son yıllarda iyice tek adamlığa doğru gitmesine zemin hazırladığı söylenemez mi? Bu tabii demokrasiyi tahrip etmenin bahanesi olamaz, ama gerçeğin bir yüzü de budur. Türkiye AB çıpasını kaybettiği anda demokrasisini de kaybetmeye başlamış ve en nihayetinde kanlı bir darbe girişimiyle yüz yüze gelmiştir.

O halde yapılması gereken şey hızla AB sürecine geri dönmektir. Bu anlamda elimizdeki en önemli fırsat hukuki olarak müzakerelerin hâlâ sürmesi ve aday ülke ayrıcalıklarının henüz kaybedilmemiş olmasıdır. Hükümet şu anda konuyla hiç ilgilenmiyor gibi görünse de, yarın AB sürecini hızlandırmaya karar verip yolu açması herhangi bir politika değişikliği yapıyor görüntüsü vermeden tereyağından kıl çeker gibi yapabileceği bir şeydir. (Mesela daha geçenlerde yeni başlık açıldı.) Dolayısıyla hükümetin durumu tabanına anlatmasına bile gerek kalmayacaktır. (Zaten taban, vize serbestisi girişimiyle AB’ye tekrar ısınmaya başlamıştı. İdam cezası tartışmaları da hükumet tarafından bir dakikada durdurulabilir.) Bu yolda yapılması gereken şeylerden biri de, Mustafa Akıncı’nın Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı olması sayesinde tekrar başlayan ve uzun zamandır olmadığı kadar iyi giden Kıbrıs’ta çözüm müzakerelerinin önündeki bütün engelleri kaldırmak, adadan asker çekmek dahil her türlü jesti yapmaktır. Böylece Kıbrıs kısa sürede federal bir yapıda birleşebilir, Türkiye de birleşik Kıbrıs’ı tanır ve AB’ye katılımının önündeki en önemli engel ortadan kalkar. Tabii süreci canlandırmak AB ülkelerindeki politikacıların ve popülizmin ve yabancı düşmanlığının tavan yaptığı Avrupa halkının ikna edilmesini de gerektiriyor. Brexit de ortamı her zamankinden zor hale getirmiş olabilir. Ama ilk adımı Türkiye’nin atması ve kararlılık beyan etmesi çok şeyi değiştirebilir. Bu süreçte Avrupa’da yaşayan Türkiyeliler başta olmak üzere sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar olarak Avrupa ile bağı olan herkesin, yani bizim de üstümüze düşeni yapmamız gerekiyor. Kendi adıma önümüzdeki birkaç yılımı bu işe vakfetsem en ufak şekilde zaman kaybı olarak görmem.

İkinci madde: Çözüm sürecine dönüş

Atılması gereken ikinci adım askerin siyasetteki rolünü sona erdirmektir. Biliyoruz ki AKP bunu yapmayı denedi. Bir kısmı AB’ye uyum yasaları çerçevesinde, bir kısmı darbe girişimlerinin soruşturulması adı altında Türkiye tarihinde kimsenin yapmadığı kadar ordunun üzerine gitmeye çalıştı. Ama bu iş hem doğru ilkelerle yapılmadı, hem de yetmedi. Yetmediği gibi, AKP iktidarı, vesayetinden kurtulduğunu düşündüğü ordunun içindeki (azınlık dediği, ama hiç de küçük bir azınlık olmadığı artık gayet iyi anlaşılan) bir cuntanın kalkıştığı, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar kanlı ve pervasız bir darbe girişimiyle karşılaştı. Demek ki askerin siyasetteki rolünü azaltmak için yapıldığı söylenen işler doğru ve yeterli değilmiş. Demek ki orduyu yeniden savaşa sürmek, hele ki askerin yetkilerini artırıp kentlerde bile savaş başlatmak kendisine yönelik bir darbeyi önlemek isteyen bir iktidarın yapması gereken son şeymiş. Demek ki yaptığı operasyonlardaki her türlü hukuksuzluk ve hak ihlali için cezasızlık garantisi verdiğiniz bir ordu hiç beklemediğiniz bir anda size karşı darbeye de girişebiliyormuş.

O halde yapılması gereken şey en kısa zamanda 7 Haziran seçimleri öncesine, hatta 28 Şubat 2015’e, yani Dolmabahçe mutabakatına geri dönmektir. Kürt sorununu çözmektir bile demiyorum. Savaşı bitirmek, silahları susturmak, çözüm süreci adı verilen müzakerelere yeniden başlamak, sivil siyasetin alanını güçlendirmek, dokunulmazlıklarla ilgili yanlıştan dönerek başta HDP olmak üzere Kürt siyasetinin demokratik güçlerinin elini rahatlatmak, böylece askerin siyasetteki etkisini, ordunun müdahale gücünü en aza indirmek, orduyu gerçek anlamda kışlasına geri döndürmek gerekiyor. Tabii bunun ardından ordunun küçültülmesi ve zorunlu askerliğin kademeli olarak kaldırılması gibi önlemleri de almak gerekecektir. Avrupa’ya, askerin politikaya müdahale edemediği ülkelere bakın, ne yapılması gerektiğini görürsünüz. Oruduyu bir daha darbe yapmaya kalkışamayacak hale ancak böyle getirirsiniz. Yoksa kışla çıkışlarına iş makineleri koyarak değil.

Sonuç olarak darbe ortamını atlatmak, yeni darbe girişimlerine fırsat vermemek ve asgari demokratik kalıcılığı sağlamak içim AB üyelik müzakerelerine ve çözüm sürecine samimiyetle ve kararlı bir biçimde dönmekten başka bir çaremiz olmadığını düşünüyorum. Şu aralar en kötü ihtimalleri düşünüp durarak umutsuzluk yaymanın da, her şeyi kökünden değiştirme iddiasında bulunmanın da, en radikal benim yarışına girişmenin de zamanı değil. Ilımlılık, normalleşme ve aklıselime davet zamanı. Bütün demokratik güçler olarak, hükümetin siyasi meşruiyetini tartışmaya açma hatası yapmak yerine, durumu normalleştirmeye, AKP’nin geçmişte AB adaylığını ve çözüm sürecini mümkün kılarken attığı adımları hatırlatmaya ve hep birlikte yeniden denemeye çağırmamız gerekiyor.

Belki bu sefer, yapılan onca hatanın verdiği dersle, başarabiliriz.

ümitÜmit Şahin – Yeşil Gazete