İklim değişikliği müzakerelerinin 25 yılı

Ed King tarafından Climate Home‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Paris İklim Anlaşması, çeyrek asır önce başlamış bir hikayeye eklenen son bölüm oldu ve bunda Amerikalı Cumhuriyetçiler ve Britanyalı muhafazakarların payı büyük.

First Phase Digital

Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne imza atarken. Görsel: BM

Dizüstü bilgisayarın dizinizi kırabileceği, telefonların tuğla büyüklüğünde ve cıvıltıların (şimdi bilinen haliyle twitter’ın) sadece kuşlara özgü olduğu bir zamandı.

1980’li yılların sonundaki iletişim teknolojilerini günümüzün standardında değerlendirirseniz iptidai gözükebilir, ancak küresel diplomasi tam tersine hızlı gelişmelere sahne oluyordu.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla beraber Sovyetler Birliği dağıldı ve Soğuk Savaş sıcak savaşa dönüşmeden ‘eridi’. Bir akademisyen tarihin sonuna geldiğimizi bile öngördü.

Hızla evrilen bir dünyaydı. 1989’da Montreal Protokolü, 1990’da Kimyasal Silahlar Anlaşması imzalandı. 1992 yılına gelindiğinde ise Avrupa Birliği ve Avro hayata buldu.

Mamafih, gezegen bir başka ontolojik tehdit ile karşı karşıyaydı. 80’li yıllar boyunca sera gazlarının atmosferde birikmesi ile ilgili yapılan araştırmalar yayınlandı.

Malta, 1988 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na küresel ısınmanın olası sonuçlarının değerlendirilmesi ve harekete geçilmesi için çağrıda bulundu. Aynı yıl, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) kuruldu.

1980’lerin sonlarına doğru petrol, doğal gaz ve kömür gibi fosil enerji kaynaklarının yakılmasının olası sonuçlarının daha iyi anlaşılması, Birleşik Krallık başbakanı Margaret Thatcher’ın Birleşmiş Milletler’e coşkulu bir çağrıda bulunmasına yol açtı.

İşte bu; hırs, kaçırılmış şanslar, politikanın yakıcılığıyla dolu ve öngörülemez bir masalın başlangıcıydı.

Petrol şirketlerince finanse edilen seçim kampanyalarından bilim insanlarını organize biçimde itibarsızlaştırma girişimlerine, sürekli çatışma halindeki ideolojilerden müzakerelere katılan bıkmış usanmış delegelere kadar her şey 2015 Paris antlaşmasına giden yolun başlangıcıydı.

Aralık 1990’da, BM tarafından uluslararası konuşmalar düzenlendi ve 1991’in Şubat ayına gelindiğinde Virginia’ya bağlı Chantilly’de küresel iklim paktı kurulması için ilk ciddi çalışmalar başlamıştı.

O günlerde bazı Cumhuriyetçiler iklim bilimine inanıyorlardı. Hatta, George Bush zamanında Beyaz Saray, bu konuda düzenlenecek konuşmalara ev sahipliği bile yapıyordu.

Jeremy Leggett’in kitabı ‘Karbon Savaşı’ (The Carbon War)’nda aktardığı gibi: ‘Başkan Bush müzakereleri başkentten taşraya taşıdı’.

“Konuşmalar sarayımsı, iç savaşa sahne olmuş Manassas’taki muharebe meydanlarına bir tüfek mesafesi yakınlığındaki kırmızı tuğla kullanılmış bir konferans salonunda yapılıyordu.”

Aylardan Şubat’tı, ama termometreler 21°C’yi gösteriyordu. Delegeler havada değişen bir şeyler olduğunu hissediyorlardı fakat bazıları toplantının bu kadar izole bir yerde düzenlenmesinden memnun olmayanlar vardı.

St. Lucia delegesi, o zamanlar genç bir avukat olan Philippe Sands QC anlatıyor: “Öylesine berbat bir yer seçilmişti ki, bunun sivil toplum kuruluşlarını uzak tutmak adına kasten yapıldığını düşünüyorum.”

İnsan hakları ve çevresel konularda çalışmalarıyla tanınan Sands, o günlerde küçük ada devletlerine Birleşmiş Milletler’den çıkacak sağlam bir iklim anlaşmasına uyum sağlayabilmeleri için yardım eden küçük bir grubun parçasıydı.

İklim değişikliği farkındalığının henüz emekleme dönemlerinde olmasına rağmen Büyük Okyanus ve Karayipler’deki devletlerin, artması beklenen su seviyesinden ciddi biçimde etkileneceği biliniyordu.

“Kendimizi, güçlü zayıfa karşı konumunda bulduk” diyen Denizaşırı Kalkınma Enstitüsü (Overseas Development Institute) başkanı James Cameron, henüz daha Cambridge Üniversitesi’nde hukuk öğrencisiydi. “Bu soruna neden olanlar ile ortaya çıkacak olası sonuçlarla başa çıkabilmesi en zor olanların arasında ayrım yapılması hakkında güçlü bir kanaat vardı. Ahlaki açıdan durum oldukça açıktı ve şüpheye yer yoktu.”

Ada önderliği

Cameron, Büyük Okyanus’ta küçük bir ada olan Vanuatu’nun başbakanına iklim mücadelesine katılmanın gerekliliğini kabul ettirdikten sonra, bu takımada devletinin delegesi olarak yerine aldı.

Yanında kendisi gibi yeni yüzlerden biri olan Jake Werksman oturmaktaydı. Şu anda Avrupa Komisyonu’na danışmanlık yapmakta olan Amerika ve Britanya vatandaşı hukukçu, o zamanlar daha Michigan Hukuk Fakültesi’nden yeni mezun olmuştu.

“Yirmili yaşlarımın ortalarındaydım… Birleşmiş Milletler’de çalışıyor olmak harikaydı. Doğru yolda olduğumu hissediyordum.”diyor Werksman.

“Müzakerelerde söz alıyordum ama daha hukuk fakültesini yeni bitirmiştim. Harika ve heyecan vericiydi.”

1980 yılından beri Birleşik Krallık’tan bağımsız olan Vanuatu, daha sonra kurulacak olan Küçük Ada Devletleri İttifakı’nın (AOSIS) tohumlarını atıyordu.

İklim değişikliği etkilerine en korunmasız durumda olan 31 ada ülkesinin birliği olan AOSIS’in ilk toplantısına başkanlık eden ABD’li insan hakları avukatı Robert Van Lierop, Vanuatu büyükelçisi olarak görev yapıyordu.

Ve tam da bu konuşmaların yapıldığı yerde, ABD yakınlarında, BM iklim örgütünün kurulması için ilk yazılı önerge verildi.

Ülkelerin çevresel tahribata neden olan unsurlara karşı harekete geçmesi için nihai bilimsel kanıt gerekmediği kanaatiyle, ‘ihtiyatlılık ilkesi’ adı altında bir araya gelindi.

Kirleten temizler ilkesi’ ise problemin oluşmasına yol açan, yani hasarın sorumlularının – ister gelişmiş ister gelişmekte olan bir devlet olsun – arkasını temizlemek zorunda olduğunu açıkça belirtiyor.

Devletlerin iklimi koruma ‘zorunluluğu’ var. Fosil yakıt teşviklerinin tamamen kaldırılması gerekiyor. Bir ülkenin sınırları içinde yapılan faaliyetlerin diğer ülkelere zarar vermiyor olması gerekir’ diye de ekliyor.

‘Tüm antlaşmaların üzerinde epey uzun zaman harcadım… Yaptığımız, önceden hazırlanmış benzer antlaşmaları temel alıyordu’ diyor Werksman. “Devletler akıl almaz derecede muhafazakar tavır alıyorlar. Daha önceden uygulanmamış bir çözümün bu anlaşmalarda yer almasına olanak yok.”

Beyaz Saray’ın endişeleri

Başlıca petrol şirketleri haliyle bu durumdan hiç de memnun değildi. Sonuç olarak, gayet doğru bir biçimde algıladıkları üzere, iklim sorununun çözümü ancak kendilerine karşı başlatılacak bir savaştan geçiyordu.

Bu durumu iyi karşılamayanlar arasında ABD heyeti de yer alıyordu. Siyaseten ‘zehirleyici’ nitelikteki bağlılık taahhütlere sürüklenmekten oldukça endişeliydi. Heyette yer alan genç avukat Sue Biniaz, ayağının tozuyla uzay anlaşması müzakerelerinden geliyordu.

Şu anda bakanlığın en üst düzey iklim avukatı ve saygıdeğer bir delege olan Biniaz, o günleri (90’lı yılların başı) ‘oldukça bulanık’ bir dönem olarak hatırlıyor.

‘Uluslararası bir anlaşmaya varılmaya çalışılan o günlerde, ne olup bittiğine dair çoğu kişinin haberi yoktu’ diyor Biniaz.

1991 yılındaki müzakereler sonucunda ABD hükümeti (ve Biniaz), AOSIS ve aralarında AB, Kanada ve Avustralya gibi ülkelerin bulunduğu, giderek büyüyen ittifakın önüne aşılması çok zor bir engel çıkarttı.

Bakanlıkta çalışan birçok kişi iklim görüşmelerini gelişmekte olan ülkelerin daha fazla yardım kopartmak için kendilerine karşı açtığı bir savaş olarak algılıyordu.

Cameron: “Sue bizim rakibimiz pozisyonundaydı, oldukça kuşkucu yaklaşıyordu” diyor, bir yandan gülerken. “Bence bizi takım elbise giyen, tehlikeli radikal tipler olarak görüyordu. Radikal bir anti-çevreci olan, Beyaz Saray amiri John H. Sununu’ya hesap vermek durumundaydı. Sununu, iklim meselesini sol-kanat çıkışlı bir komplo teorisi olarak görüyordu. Çevrecilerin bastırılması gerektiğini düşünüyordu.”

“Aşırı saldırgan bir müzakereciydi, ama aynı zamanda çok akıllı ve anlaşılması kolay bir insandı.” diye ekliyor Sands.

“İki İngiliz vatandaşı ile bir Fransız’ın, küçük ada devletlerini temsil etme fikri alışılmadık bir şeydi. Açıkçası, bu küçücük ekibin bu kadar az zamanda ortaya koyduklarını görünce oldukça etkilenmiştim.” diye aktarıyor Biniaz.

Müzakerelerin yapıldığı odada ve dışarıda yükselen bir gerginlik vardı. Petrol ve doğal gaz sanayisine mensup lobicilerin yeşil gruplarla karşı karşıya geldiği neredeyse kimsenin gözünden kaçmıyordu.

“İnsanlar kulağımıza fısıldamaya başladılar: ‘uzaylı savcılar’ diye adınızı çıkartırız.” diye anlatıyor Cameron. “Kömür lobisi gerçekten de kötü niyetliydi.”

Bahsi geçen isim JR Spradley, devasa şapkasıyla ünlenen Washington’lı bir avukattı. Washington Post’un haberine göre, şık takım elbiseler ve havalı ayakkabılarla etrafta dolanıyordu.

Exxon şirketindeki çalışmalarıyla bilinen Brian Flannery, iklim konferanslarını evi belleyen isimlerden bir diğeri. Küresel İklim Koalisyonu (Global Climate Coalition) adında bir petrol lobi grubunu idare ediyordu. Inside Climate News medya kuruluşunun ortaya çıkarmasından sonra artık bilindiği üzere, Exxon şirketi 1980’li yıllarda sera gazlarının çevresel etkilerinin farkında olmasına rağmen bilimsel bulguları karartarak Beyaz Saray’ın konuya müdahale etmesine engel oldu.

“İyi organize edilmiş, küstahçaydı… bu işe karışanlar hiç utanmaksızın, aleni bir biçimde, herkesin gözü önünde yaptılar.” diye anlatıyor, delegelerin o günlerde ne kadar baskı altında olduğunu gülümseyerek anımsayan Werksman. “Küresel İklim Koalisyonu adında bir grup vardı. Bir petrol şirketi tarafından desteklenen lobici Don Pearlman, delegelerle konuşuyordu. Niyetini gizlemiyordu bile…”

Somut deliller

Chantilly’de bulunan diğer bir diplomat ise Pearlman’ı şöyle hatırlıyor: “birinci sınıf bir lobiciydi, ama yanlış taraftaydı. Daima girişte bekleyip, gelen gideni izlerdi ve kafasına estiği zaman bu insanlarla diyaloğa girerdi.”

[Mohammed] Al-Sabban gibi Suudi Arabistan’lı süreci bloke eden kimselerle işbirliği içindeydi.

“Hatırladığım diğer bir şey ise ülkelerin STK’larıyla iletişime geçmek için orada bulunup notları elden teslim etmek gerektiğiydi. E-posta ya da SMS gönderemezdiniz.” diyor Werksman. “Bu da, STK’lar ve delegelerin arasındaki ilişkinin oldukça şeffaf bir biçimde yürütülmesine olanak tanıdı.

Cameron’a göre, müzakerelerin yapıldığı salonun dışında, büyük petrol ve kömür şirketleri süreci yavaşlatmak adına Arap Emirlikleri ve ABD ile beraber çalıştılar.

Daha sonralarda BM Kalkınma Programı, Rockefeller Foundation ve Dünya Kaynakları Kurumu gibi organizasyonlarda çalışan Werksman’a göre, 90’lı yıllarda dünyanın ne kadar farklı olduğu meselesi sıkça unutulan şeylerden biri.

“Gelişmekte olan ülkeler son derece yoksullardı. 1990’lardaki Çin ve Hindistan’ı düşünürsek, hiç kimse bu ülkelere gelişmiş ülkelere davranıldığı gibi davranılacağını düşünemezdi.”

Biniaz, “1992 yılında, Çin ve Hindistan’ın bu kadar hızlı büyüyeceğini tahmin edemedik ama bu olasılığı tamamen de göz ardı etmedik,” diye ekledi.

Diğer ülkelerin delegelerinin, Pekin hükümetinin oluşacak yeni paktın içinde yer alması için daha çok taviz vermesi gerektiğini dile getirmesi üzerine, Çin’in başmüzakereci pozisyonunda görev yapmakta olan emekli bir profesör uzun ve tumturaklı bir konuşmaya girişebilir.

1991 yılında Çin’de kişi başına GSYH 314$, Hindistan’da ise 375$ civarlarındaydı. Son 25 yıldaki kalkınma hızları astronomik, ancak bu ülkeler açlık sınırında yaşayan çok kalabalık nüfusları barındırıyorlardı.

“Bütün bu profesörler, zengin ülkelerin bitmek bilmeyen istekleri ve sömürüsünün ne kadar zalimce bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Shanghai’da geçirdiği gençlik çağında bazı mekanların kapısında: ‘köpekler ve Çinliler giremez’ gibi çirkin yazılar bulunduğunu hatırlatıyor.” diye aktarıyor Werksman.

“Profesör, Çin her zaman için gelişmekte olan bir ülke olacaktır, derdi”.

2015 yılına gelindiğinde Çin’in dünyanın bir numaralı karbon kirleticisi olmasını ve Hindistan’ın hızla artan emisyonlarını çok az kişi tahmin edebildi. 1991 yılındaki bakış açısı, iklim sorunun çözümü Batılı ülkelerin elinde olduğu üzerineydi.

Yoksulluk, BM Ek-I, Ek-II ve Ek dışı; yani gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ayrımını yaratan, temel tartışma meselesiydi.

Zor kararlar

1991’in Haziran ayına gelindiğinde ise görüşmeler tamamen durmuştu ve müzakere başkan yardımcıları Raul Estrada-Oyuela ve Ahmed Djoghlaf (2015 Paris görüşmelerine başkanlık yapan kişi) gerilen ortamı bir arada tutmakta zorlanıyorlardı.

101 sayfalık bir derlemeden oluşan son teklif Malta, Malezya, Çin, Kore, İsviçre, Hindistan, Almanya, ABD ve Birleşik Krallık gibi ülkelerden alıntılar yaparak belirli önerileri içeriyordu.

“Az sayıda insan bu süreci sadece bir kirlilik meselesi olarak görüyordu. Brezilya ve Meksika gibi devletler daha görüşmeler başlamadan önce bu meselenin farklı tüketim alışkanlıklarıyla da ilgili olduğu bağlantısını kurmuşlardı.” diyor Michael Zammit Cutajar, kendisine 1991 yılında Birleşmiş Milletler’in planlanan yeni iklim örgütünü kurma ve işletme görevi verilmişti.
Tarafların yaklaşımları değişse de o zamandan beri, her iklim zirvesinde yaşandığı gibi, en tartışmalı konu; kim ne yaptı ve ne zaman sorularıydı.

“İşin en zorlu kısmı, emisyonların azaltılmasına ne kadar para yatırılacağı ve nasıl bir yasa ile düzenleneceğiydi. Bu sorular bizi görüşmelerin sonuna kadar meşgul etti.” diyor Werksman

“Bu görüşmeler sonucunda elde edilen, gelişmiş ülkelerin 2000 yılına kadar emisyonlarını dengede tutmak ve sonrasında BM’e rapor etmek adına verdiği belirsiz bir taahhütten ibaretti.”

“Bush hükümeti hukuken bağlayıcı nitelikteki anlaşmalara karşıydı fakat AB ve AOSIS gibi gruplar bağlayıcı hedeflerin gerekliliğini savunuyorlardı. Oldukça yoğun ve duygusal bir dönemdi” diyor Biniaz

“Bizi kıskanıyorlardı, çünkü biz enerji bakımından zengindik, onlar ise fakirlerdi. Bizim de onlar gibi tökezlememizi istiyorlardı” diyor Reinstein, gayet kaba bir şekilde.

“Şartları yerine getirmedeki bağlayıcılık onlarla benim aramdaki bir diğer önemli tartışma konusuydu,”diye ekliyor Biniaz.

Gelecek zamandaki konferanslarda olacağı gibi, tek bir anlaşmadan farklı yorumlar çıkartılmaya oldukça müsait, emisyon düşürme hedefleri ABD ve AB arasında ustaca planlandı.

Ülkeler ‘uygun gördüklerinde’, iklim değişikliği etkilerini azaltmayı hedefleyen önlemler içeren programları yürürlüğe koymaya teşvik edildi.

Zengin ülkeler öncülük edip iddialı hedefler belirleyerek karbon kirliliğini 2000 yılına kadar stabilize etmeye ikna oldular.

Aramızda detaylara daha çok dikkat edenler, 1992’de sera gazı emisyonlarını azaltmak için ülkelerce ortak bir şekilde kabul edilen anlaşmanın 2015’teki iklim anlaşmasına olan tuhaf benzerliğini gözden kaçırmadılar.

Her iki anlaşma da hukuken bağlayıcı nitelikte taahhütlerde bulunarak karbon emisyonlarını azaltmayı ve uzun vadede hedefler belirlemeyi amaçlıyor.
Herkesi tatmin etmeye yeterliydi, diyor Werksman, ironik bir şekilde. “Akıl almaz derecede gevşek bir biçimde kaleme alınmış – bağlayıcı nitelikte olmayan bir anlaşma.”

“ABD hükümeti anlaşmayı Amerikan Senatosu’na gönderdiğinde, bu anlaşmanın büyük ölçüde şeffaflık ve kayıt tutmaktan ibaret olduğunu söylüyordu.”

Yapılan bu anlaşma (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi), Climate Home avukatlarının dördünün de belirttiği üzere uzun sürecek bir sürecin başlangıcıydı.

Werksman’a göre, bu sözleşmenin sağ kalan tek mirası olan 3. maddesi, ülkelerin iklim değişikliğiyle nasıl mücadele etmesi gerektiğini belirleyen beş ana ilke ortaya koyuyor.

Birkaç paragraftan oluşan, oldukça tartışmalı bir metin üzerinde bir karara varılması gerekliydi diyor Biniaz ve nasıl da politik kavramlarla bulandırılıp gelecekteki çıkarların pazarlığının yapıldığı bir ortam oluştuğuna dikkat çekiyor.

Pazarlığı söz konusu konulardan biri, ‘ortak fakat farklılaşan sorumluluklar’ın olduğu, zengin ülkelerin bu mücadeleye öncülük etmesi gerektiğiydi.

Vanuatu’nun ana taleplerinden biri olan, ‘kirleten öder’ ilkesi (“polluter pays” principle) anlaşmanın son halinde yer almadı, ama ülkelerin sürdürülebilir kalkınma hakkının teşvik edilmesi istendi.

Bu ilkeler ve hangi ülkelerin iklim mücadelesinde öncü rolü üstlenmesi gerektiği tartışması halen devam etmekte. Bu konudaki Aralık ayında düzenlenen Paris İklim Zirvesi’nde de ana tartışma konularındandı.

İlk dönüm noktası

New York’ta yapılan son birkaç nihai konuşma sonrasında, 9 Mayıs 1992 günü anlaşmaya varıldı.

“Müzakerelerin sonunda başkan Jean Ripert, itirazı olan var mı diye sordu. OPEC üyesi olan bütün devletlerin eli havadaydı.” diyor Sands. İtiraz eden bir başka ülke Malezya’ydı.

Tecrübeli Fransız politikacı odadakilere üstünkörü bir bakış atıp itirazları bariz bir şekilde görmezden gelerek tokmağını yere vurdu ve sürece son verdi.

Alkışlayanlardan az sayıda insan gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı emisyon artışlarının bu anlaşmanın gerçekleşmesini, yani iklim değişikliği mücadelesini zorlaştıracağının farkındaydı.

Hiçbiri, başlıca kirleticilerin küresel karbon kirliliğini stabilize edecek bir formül üzerine anlaşmaya varması için çeyrek asır bekleneceğini tahmin etmiyordu.

“Biri bana bunları söyleseydi çok sinirlenirdim… böyle bir şey olamaz diye düşünürdüm, ama bu yanlış. Ve halen bu sorunu ortadan kaldırmış değiliz.” diyor Cameron. “Ancak, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin bugüne kadar güncel kalmış bir dizi çalışması var ve daha önceden bahsettiğim gibi, geçtiğimiz Aralık ayında imzalanan anlaşmayla kayda değer benzerlikler taşıyor.”

Bu erken müzakereler aynı zamanda en korunmasız devletlerin artan tepkilerine de tanıklık etti ve iklim değişikliği etkilerinin giderek daha çok hissedilmeye başlanmasıyla beraber bu ülkelerin sesleri daha çok çıkmaya başladı.

“İlk defa bu küçük ada devletlerinin seslerine kulak verildi” diyor Pasifik devlet liderlerinin gücüne Paris konuşmalarında yakından tanıklık eden Werksman.

En korunmasız durumdaki ülkelerin delegeleri, 1991’de Vanuatu’dan Robert Van Lierop tutun 2009’da Maldivler’den Mohamed Nasheed’e ve 2015’te Marshall Adaları’ndan Tony de Brum’a kadar, BM iklim görüşmelerinde kamuoyunun önüne çıkma şansı buldular.

Ve 25 yıl sonra, devletler en sonunda çevresel yönetim alanında ilerlediklerine inanıyorlar, bazı ulus devletlerin hala hangi programları yürürlüğe ne zaman ve nasıl koyacağına dair bilinmezlikler ortadan kalkmış olmasa bile.

“Uluslararası çevre hukuku adında bir alan yoktu, ama şu an var,” diyor 2015 Legal 500 sıralamalarına göre dünyanın en iyi uluslararası hukuk avukatlarından biri olarak bilinen Sands. “Hukuki bilinç konusunda bir değişim yaşandı. Bence bir nebze iyimser hissetmemiz için bir engel yok.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Ed King

Yeşil Gazete için çeviri: Cem Sabuncu

(Yeşil Gazete, Climate Home)

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page