Ben “Kırmızı Saçlı Kadın”ı sevdim

Böyle yazılarda belki de hiç söylenmemesi gereken; ama ben okuyucu olduğum zaman da hep merak ettiğim bir şeyi en baştan söyleyeceğim. Ben Kırmızı Saçlı Kadın’ı sevdim. Nedenlerim de birden fazla.

Kitap için okuduğum değerlendirmelerinden birinde (Taraf Gazetesi) ilk bölümünün yavaş ikinci bölümününse hızlı aktığı söyleniyordu. Benim içinse tam tersiydi. İlk bölümü çok daha hızlı okuyup ikinci bölüme geçtiğimde, evet, artık daha kapalı oynuyoruz diye düşünmüştüm. Polisiyenin açtığı merak duygusu, olaylar birbirine bağlansa da kapanmıyor; tam tersine belki de ilk defa duyduğunuz trajik efsanelerle daha da büyüyordu.

Farklı okumaları olduğu çok açık bir kitap Kırmızı Saçlı Kadın.

Romanın merkezine iki farklı trajediyi koyarak edebiyatta her zaman yapılmayanı, günümüz İstanbul’unun her günkü hikâyesiyle yapıyor Orhan Pamuk. İlk gençlik yılları 1980 darbesine denk gelen Cem’in hikâyesiyle artık kanıksadığımız bir çeşit kültür haline gelmiş toplumsal duyguların, seçimlerimize yaptığı etkiyi sorgulatıyor. Sorgulatıyor diyorum, çünkü romanın özel olarak böyle bir derdi yok. Tarihten günümüze kadar gelen, kangren olmuş diyebileceğimiz toplumsal duygu hallerinin, kişisel tercihlerimize etkisi dediğimiz şey çok muğlak. Kırmızı Saçlı Kadın’ın yaptığı şey de bu muğlaklığı anlatmak değil; iyi bir çağdaş romanın yapması gerektiği gibi, göstermek. Bakanın farklı farklı yorumladığı, gözlerimizden kalbimize ve aklımıza akarken kendi kehanetimizi de gösteren ve belirleyen bir resim Kırmızı Saçlı Kadın.

İlk cümlesiyle, “Aslında yazar olmak istiyordum; ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum.

Diyerek başlayan bu kısa romanda anlatılan kehanetin bu olabileceğini düşünüyorum önce. Malum, ilk cümlelerinde en az bir hayatın değiştiği kitaplar yazan birini okumaya başlıyorum. Cem’in yazar olamayışı, kendisinden yaşça büyük Kırmızı Saçlı Kadın‘la yaşadıkları nedeniyle miydi, babasının terk edişi mi, yoksa yaşadığı usta – çırak ilişkisi mi?

Derken Orhan Pamuk, romanın merkezine iki farklı efsane yerleştiriyor ve Cem’in kehanetinin düşündüğümüzden daha farklı, belki daha muğlak, aslında daha çok şeyle bağlantılı olduğunu sezdiriyor. Resmi görmeye başlıyorum belki de.

**

Cem ve ailesi 1980’lerin başlarında Beşiktaş’ta yaşamaktadır. O sırada üniversite sınavlarına hazırlanmaya başlar. Babası eski solcu bir eczacıdır ve Teşvikiye’de Hayat adında bir eczanesi vardır. Cem, boş zamanlarında eczaneye babasına yardım etmeye, yaz aylarında da Beşiktaş’ta bir sahafta çalışmaya gider. Cem için değişmesi beklenmeyen bu rutin, babasının (2. kez) onları terk edişiyle değişir. Öncelikle annesiyle beraber Gebze’ye taşınırlar. Cem de, o yaz üniversite sınavı hazırlıklarına para yetiştirebilmek için Öngören’de bir inşaat kuyusunda çalışmaya başlar. O yıllarda, inşaatın başlayabilmesi için eski tarzda kuyu açılır, o kuyunun içinden ilerleyerek su aranırmış (Pamuk kitapta resimle bunu gösteriyor). Cem de, Kırmızı Saçlı Kadın’la bu çalışma sırasında Ustasıyla beraber kent merkezine gittiği bir günde karşılaşır. Bir yandan ustasıyla ilişkisinde zorluklar yaşayıp kuyu işinin bir an önce bitmesini beklerken bir yandan da Kırmızı Saçlı Kadını daha sık, daha çok görmek ister. Sonra..

38

Kırmızı Saçlı Kadın

Sonrasında Cem, hayatına mühendis-müteahhit olma yönünde devam ederken, daha gençlik yıllarında Beşiktaş’ta karşılaştığı o efsanelerle Öngören’de yaşadıkları arasında bağlantılar kurmayı bırakamaz. Efsanelerden biri Kral Oedipus’un trajedisidir. Kral Oedipus bir falcının yeni doğmuş oğlu için söylediği kehanet gerçekleşmesin diye, onu bir çobana verir. Çobansa çocuk büyüdüğünde onu özgür bırakır ve kehanet bu sayede gerçekleşir. Bilmeden, önce babası Kral Oedipus’u öldürür; sonra da annesiyle birlikte olur. Batı’da oğul, babasını öldürür. Cem’den dinlediği zaman Usta bu hikayeyi hiç sevmez. Kaderden kaçılmadığının sevimsiz bir kanıtıdır onun için yalnızca. Doğu’daki kehanet daha sadedir. Rüstem, bir savaş meydanında – yine bilmeden – oğlunu öldürür. Doğu’da Babalar oğullarını öldürür. Eğer kitabı okuyan biriyle konuşuyor olsaydım, Rüstem’in trajedisini kimin anlattığını sorardım. Bağlamı bir kere daha vermemek adına soruyu buraya koyuyorum, kimin anlattığının ne önemi var?

Kral Oedipus

Kral Oedipus

Babası onu terk etmiş, bir kuyunun başında su ararken kendisini karmaşık bir ruh hali içinde bulmuştur işte. Başarılı bir müteahhit olarak hayatına devam ederken Öngören’deki yazdan beri yüzleşemediği, yazar olmak istediği yıllardan kalma bir ruh hali gibidir bu trajediler. Kendimizce bitiremeden geride bırakmak zorunda kaldığımız bir hikaye kendi trajedimize dönüştüğünde, Kral Oedipus’un oğlunun kehanetine dayanarak başa çıkmaya çalışırız. Cem için de bu şekildedir. Kendi kehanetine ya da hikayesinin acısına dayanabilmek için efsanelere tutunur. Edebiyatın kendisinden ya da başkalarının hikâyelerinden de bazen böyle yararlanmaz mıyız? Kendimize bir hikayenin içinde anlamlı bir yer edinmek için yanımızda taşıdığımız o başka hikayeler, ailemizle; kültürle biriktirdiğimiz bir çeşit duygular tarihine dönüşür, kaderimiz olur ve kimliğimizin kehaneti gerçekleşiverir. “Hayat efsaneyi tekrar eder.” diyor kitapta. Çünkü o acının kaynağı, bizi kehanete hapseden şey, hikayenin kendisi değil; bizim hikayeleştirme eğilimimizdir.

Rüstem

Rüstem

Bunlar, Kırmızı Saçlı Kadını okurken sevmemin nedenleriydi, diyebilirim. Okuduktan sonra beni götürdüğü konular da oldukça ilginçti. Hem böyle bir kitap yazıldığı için; hem de bu kitabı Orhan Pamuk yazdığı için.

Öncelikle böyle bir kitabın yazılması riskliydi çünkü trajedilerin sınırları ve orantısızlıkları var.

Şu an okuduğum kitap* duyguların birkaç dakika sürmesi gerekirken, onları düşüncelerimizle besleyerek 10 – 20 yıl sürmelerine neden olduğumuzu söylüyor. (Evet evet bilimsel olarak, merak yok). Peki ya o duygularla, bilmeden, kendi babamızı ya da oğlumuzu öldürüyorsak? Bir sürü şey oluyordur herhalde. Benim dikkat çekmek istediğim nokta; kendiliğinden olan, hiç tartışılmayan geri dönülemez trajedinin şiddet nedeniyle yaşandığı ve o 2 buçuk dakikanın “şiddetle” öncesine ve sonrasına yayılması, bitemeyişi. Bir anda, duyguların o katı tarihine şiddetsizlik ilkesiyle başkaldırdığımı hissediyorum. Duygularına yenilen kahramanlarla dolu trajediler modern hayatlarımız için, “Gündelik hayatlarımıza çok uzak”. Şiddetsizlikteyse o duyguların ördüğü kadere karşı gelebilme olabilir mi? Şiddetin Kültürü (The Culture of Violence) kitabında Barker, “Egemenin varlığını kayıp bir bütünlük şeklinde kutsaması” nedeniyle trajedileri tarih dışı olarak gördüğünü söylüyor. Egemenin varlığı, Kırmızı Saçlı Kadın’da bir baba olarak gerçekten kayıp diyebiliriz, Cem’in babası onları terk etmişti. Fakat babalık duygusu Cem ve Ustasının ilişkisinde yine de orada. Kutsama var mı, bilmiyorum. Kutsamayı sorgulatma var, diyebiliriz en başındaki gibi. Trajedilerin tarih dışı oluşuysa, olaylara özgü şiddetleri meşrulaştırma olasılığı vermez mi?

Derken, siz nasıl devam ederdiniz bu yazıya bilmiyorum. Ben Terry Eagleton’ın “Tatlı Şiddet” kitabıyla karşılaştım. Bu kitapta Eagleton trajik kavramını edebiyatta geçtiği haliyle farklı yaklaşımlar açısından nasıl ele alındığını inceliyor. Kitabın başında Eagleton bazı feminist ve sol eğilimlerin trajediye yaklaşımına değiniyor. Feministler trajik sanatı, “kurban etmeye, sahte kahramanlara, ruhun erkeksi asaletine aşırı düşkünlüğü” ile tanımlanırken sol eğilimler trajediyi “tanrılardan, mitlerden, kan kültlerinden, metafizik suçluluktan ve amansız yazgıdan oluşan rezil bir aura” olarak görüyor. Bir kadın cinayeti haberini Eagleton’ın belirttiği “bazı” feministler ve solcularla izlediğinizi ve istemsiz bir şekilde, “ne kadar trajik!” deyiverdiğinizi düşünün. Yazarının ya da politikasının zaten erkek olduğu bir literatürde, kadınlar, mesela aşkın nasıl yaşanacağını belirleyen özneler değil; edilgen nesnelerdir. Sevilerek ya da öldürülerek onlara verilen rolleri yaşarlar. Tarihsel bir boyutu olduğu için trajedileri dışarıda mı bırakır bu durum; yoksa artık kaydı tutulamayan mega ölümlerin modern zaman trajedisi midir? Trajik olan nerede bitip tarihsel olan nerede başlar?

Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın’la bu kültü yıkmaya çalışmıyor; ama son bölümüyle gösteriyor. Kırmızı Saçlı Kadın’ı bitirenlere, özellikle Orhan Pamuk’un kendisine, bir sorum var: Bu kitabı kim yazdı? Cem mi, Kırmızı Saçlı Kadın’ın oğlu mu, yoksa aslında bütün romanı da Kırmızı Saçlı Kadın’ın kendisi mi?

Orhan Pamuk’un gülümseyerek, “Ben yazdım.” diyeceğini düşünüyorum. Bu da beni kitabı okuduktan sonra ilginçleştiren ikinci nedene götürüyor.

Beni “Tatlı Şiddet” kitabıyla karşılaştıran, bütün bu serbest çağrışımlara neden olan Murat Bardakçı’yı anmadan olmayacak. Yazdığı o korkunç makale trajik olanın muğlaklığının eğlenceli tarafı oldu benim için. Öncelikle Pamuk’un okuduğum hemen hemen her kitabında Bardakçı’nın temsillerin sadece biri olduğu Beyaz Türk cenaha bir damla güzelleme içermeyen sunumu bunun önemli bir nedeni olmalı. (Çünkü bu kitabı Orhan Pamuk yazdı ). Bardakçı, Pamuk’un gazetelerde ailelerin şiddet, tecavüz, ensest gibi olaylar içeren üçüncü sayfa haberlerinin abartıldığını, olsa bile haber olamayacağı için ülke insanlarını dışarıya korkunç, iğrenç aktardığını yazmış. “Çüş”, demiş. Edebiyatçıların aklına onlarca örnek gerebilir, benim aklıma Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ı geldi. Viyana’da geçen romanda başkahraman Ulrict, kız kardeşiyle yakınlaşma yaşar. Musil böyle bir yakınlaşmayı, zamanın Viyana’sının asker, sanatçı ve politikacılarıyla dolu elit, entelektüel ve üst sınıfları içinde ele aldı diye Avusturya için fenalıklar duydunuz mu?

Önemli bir klasiktir Niteliksiz Adam. Onu duymuştum.

Geçmişini ve geçmişinden gelen kimliklerini rahat bırakabildiğinde gerçek barış gelebilecek gibi bir postmodern olasılığı; mega ölümler, bin yıllık kuraklıklar, büyük göçler ve isimsiz savaşların ortasındaki modern hayatlarımızda yaşıyoruz.

Kırmızı Saçlı Kadın da raflarda bir sürü kitap arasında duruyor.

Sanki bana bugüne dair sevilebilecek bir şeylerin hala olduğunu hatırlatır gibi. Kitabı sevdiğimi söylemiştim. Umarım kehanetini de sevebilirim.

 

Taraftaki Yazı : Bazan’ kısa cümlelerle: ‘Kırmızı Saçlı Kadın

*Şu an okuduğum kitap: “Belirsizlik ve Dğişimle Birlikte: Güzel Bir Hayat” Pema Chödrön, Sinek Sekiz Yayınları

“The Culture of Violence, Essays on Tragedy and History” Francis Barker 1993 University of Chicago Press

“Tatlı Şiddet” Terry Eagleton Ayrıntı Yayınları, 2003 Çeviri: Kutlu Tunca

Kırmızı Saçlı Kadının Kapağındaki resim: Dante Gabriel Rosetti – Regina Cordium 1860

 

41-Bahar-Topçu

 

Bahar Topçu

8 Mart

İzmit