İnsan Hakları ve Demokrasi mücadelesi veren sivil toplum, devletlerin kıskacında

Kenneth Roth tarafından Foreign Policy‘de kaleme alınan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Eray Uygur‘un çevirisiyle sunuyoruz.

Dünyada sivil toplum üzerine olan bu yazının odaklandığı ülkeler içerisinde Türkiye bulunmuyor. Ancak yazıda bir Türkiye okuması yapmak hiç de zor değil.

***

Tüm dünyada devletler, güçlerini sorgulayan ve onlardan hesap soran sivil grupların gelirlerini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Sivil toplum yakın tarihin en sert saldırılarıyla karşı karşıya. Dünyanın her yerinde gelişmiş imkanları olan ve bulgularını paylaşarak davalarını savunan güçlü sivil gruplarla yüzleşen devletler, yerel kaynaklar ulaşılabilir olmadığında dahi, bu grupları yurtdışından bağış arama haklarından mahrum ederek susturmaya çalışıyorlar. Afrika’dan Doğu Avrupa ve Asya’ya kadar yöneticiler, bu kısıtlamalara karşı yapılan yerel ve uluslar arası protestoları, yabancıların iç işlerine karışmalarıyla mücadele adı altında savunuyorlar.

Fotoğraf: DIMITAR DILKOFF/AFP/Getty Images

Fotoğraf: DIMITAR DILKOFF/AFP/Getty Images

Sivil toplumun gelirlerinin bu şekilde kısıtlanması riyakârlık ile dolu bir çabadır ve temel ifade ve örgütlenme haklarına aykırıdır. Bu özünde, yönetimlerin organize bir denetim ve gözetimden kaçınma çabasıdır. Eğer dünya bu çabanın başarılı olmasına izin verirse, insanlar kaygılarını dile getirecekleri temel yöntemlerden birinden mahrum kalacaklar ve periyodik olarak seçimler yapılıyor olsa bile demokrasi kelimesinin içi boşaltılmış olacak.

Güçlü ve enerjik bir sivil toplum, hükümetlerin halka hizmet ettiklerinden emin olunmasını sağlar. Sivil gruplar olarak birleşmek, münferit seslerin duyulmasını sağlar ve siyasileri etki altına alma gücünü artırarak hükümetlerin okullar inşa etmesini, sağlık hizmetlerine ulaşım sağlamasını, doğayı korumasını ve kamu yararına olan sayısız adımları atmasını sağlar. Liderler öncelikli olarak kendileri, aileleri ya da eş-dostları için çalışmaya başladıkları zaman, hükümet yolsuzluklarını, suistimallerini ya da yetersizliklerini araştıran, halka duyuran, protesto eden ve düzeltebilen yetkin bir sivil toplum, bir tehdit haline gelir.

Yakın zamanda bu tehdit, daha zorlayıcı bir hal aldı. Özellikle mobil cihazların gelişimiyle yükselen sosyal medya, insanların geleneksel medya unsurlarını pas geçip, bir muhabirin aracılığı olmaksızın geniş kitlelere seslenebilmelerini sağladı. İnsanların sesleri daha geniş dinleyici kitlelerine ulaşabiliyor ve hükümet yanlısı trollerin tüm çabalarına rağmen bu sesleri sansürlemek ya da karşılık vermek gittikçe daha zorlaşıyor. 2010’un sonlarında başlayan Arap ayaklanmaları, 2014’te Ukrayna’da gerçekleşen Maidan devrimi ve Hong Kong’daki Occupy Central hareketlerinin hepsi, sosyal medyayı kullanmakta uzmanlaşan aktivistler ve huzursuz toplum arasında neler yapılabileceğini bize gösterdi. Çin’den Venezuela’ya, oradan Malezya’ya kadar sivil toplum grupları hükümetleri topluma karşı daha sorumlu olmaları konusunda baskı altına almak üzere bu yeni mikrofonu kullandılar.

Bir başka devirde, otokratlar sanki demokrasi varmış gibi davranmak zorunda kalmadan, seçimler olmaksızın bizi yönetebilirlerdi. Ama otoriter yöneticiler bir demokrasi yanılsaması oluşturmak üzere seçimler organize etmeye başlamalarından sonra (bir yandan da oyları ayarlarken), şimdi de seçimler arasındaki dönemlerde otoriter amaçlarını engelleyebilecek yetkin bir sivil toplum oluşmasını önlemek için çalışıyorlar. Sivil grupların hareket alanlarını organizasyon, araştırma ve propaganda yapmalarını sağlayan kaynaklara müdahale ederek daraltan otokratlar, sadece kendilerine hizmet için var olan egemenliklerini tehdit eden hatta sadece eleştiren tüm organize çabaların kökünü kazımaya çalışıyorlar.

Böylesi bir strateji sivil toplum için olağanüstü derecede tehlikeli. Birçok ülke sivil gruplara kayda değer finansal katkı sağlayabilecek bir bağışçı havuzu oluşturacak kadar zengin değil. Otoriteleri eleştiren bir gruba böylesi bir destek verecek kadar zengin bireyler ortaya çıktığında, otokratlar onları sık sık vergi denetimleriyle tehdit ederek, gerekli ruhsatları vermeyi geciktirerek ya da devletle olan işlerine kısıtlamalar getirerek niyetlerinden caydırmaya çalışırlar.

Bu sözüm ona istekli bağışçılar korktuklarında ya da yeteri kadar destek olamadıklarında sivil gruplar doğal olarak aradıkları desteği yurtdışında bulmaya çalışıyorlar. Ve işte devletler tam da bu noktada bazı yenilikler getiriyorlar. Genellikle ilk hareketleri, insan haklarını savunan ya da hükümetleri sorumlu tutan grupların gelirlerinin yabancı kaynaklarını kesmek oluyor.

Hindistan, demokratik geleneklerine rağmen, uzun zamandır bu tekniğin uygulayıcılarından. Yabancıların Bağış Düzenlemesi Kanununa göre bir grubun yurtdışından bağış alabilmesi devletin onayına bağlı. Devletin bu tip bağışlara izin vermeye olan istekliliği sivil grubun çalışmalarının hassasiyetiyle ters bir ilişki gösteriyor: İnsani yardım hizmetleri yürüten grupların bağışları engellenmezken, insan hakları organizasyonlarının bağışları sıklıkla durduruluyor. Çok yakın zamanda, Başbakan Narendra Modi’nin yönetimi altında, çevreci gruplar resmi kalkınma planlarına karşı çıkardıkları zorluklar yüzünden özellikle kurban edildiler.

Bununla birlikte, Hindistan elbette tek zorba değil.

Rusya bu tip kısıtlamaları çok sert bir biçimde uyguladı. Önce yurtdışından bağış kabul eden tüm grupları ‘yabancı ülke lobicisi’ olarak yaftaladılar. (Rusçada bu ifade ‘hain’ ya da ‘casus’ gibi bir ima taşır.) Ardından belirli bazı bağışçıları ‘istenmeyen yabancı organizasyonlar’ olarak yasakladılar ve onlarla iş yapacak herkes için geçerli para cezaları uygulamaya soktular. Yasaklanan bağışçılar arasında National Endowment for Democracy (Demokrasi için Ulusal Gelir Sağlama) ve George Soros’un Open Society Foundation (Açık Toplum Vakfı) da var.

Diğer eski Sovyet devletleri de Rusya’yı taklit etmeye başladılar. Kırgızistan parlamentosu Rusya’dan ciddi biçimde esinlendikleri ‘kendi’ ‘yabancı ajanlar’ kanununu görüşüyor. Kazakistan, sivil gruplar için gelen bağışların hükümet tarafından atanan ve fonların dağıtımı üzerinde takdir hakkına sahip olan tek bir ‘operatöre’ yönlendirildiği bir mevzuatı benimsedi. Beyaz Rusya’da tüm yabancı bağışların ilgili hükümet birimine kaydedilmesi gerekiyor. Bağışın amacı, resmi olarak onaylanmış dar listede yer almıyorsa, birim bu bağışı reddedebiliyor.

Azerbaycan, öne çıkan bir avuç yabancı bağışçıya cezai soruşturmalar açtı, onlarca bağış alan grubun banka hesaplarını dondurdu, insan hakları hareketinin önde gelen isimlerini hapse attı ve tüm yabancı bağışçıların hükümetten ruhsat almasını ve bağış alan her projenin resmi olarak onaylanmasını şart koştu.

Çin’in en önemli organizasyonlarından bazıları, özellikle insan haklarını savunan gruplar, büyük ölçekte dışarıdan gelecek bağışlara bağımlılar. Ama hükümetin yakında yabancı STK’ların yönetimi hakkında bir kanun çıkarması bekleniyor ki büyük ihtimalle bu kanun yurtdışından gelen bağışların daha sıkı bir şekilde kontrol altında tutulmasını sağlayacak. Böylece hizmet dağıtımından ziyade hakların savunulmasıyla ilgilenen organizasyonlar özellikle daha zayıf kalacaklar.

Bazı Afrika rejimleri bu tip çabaların en uç örneklerini sergiliyorlar. Etiyopya 2009 yılında insan hakları ya da hükümetin denetimi konularında çalışan tüm grupların yurtdışından aldıkları bağışları gelirlerinin %10’u ile sınırladı. Böylece pratikte hükümetin yönetimini izleyen organizasyonların çoğunu engellemiş oldu.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 2007 seçimlerinden sonra çıkan şiddet olaylarından dolayı resmi görevlilere kovuşturma açmasını destekleyenleri ‘dış mihrakların planlarını destekleyenler’ olarak niteleyen Kenya da Etiyopya’ya benzer bir şekilde %15’lik bir kısıtlama öngörüyor. Angola bir hükümet birimi tarafından onaylanmamış yabancı tüzel kişilerden bağış alınmasını yasakladı. Fas ise bir akıllı telefon uygulaması aracılığıyla vatandaş gazeteciliğini geliştirecek bir atölye çalışması organizasyonu için yurtdışından bağış kabul eden beş sivil toplum aktivistine ‘İç güvenliğe zarar vermek’ iddiasıyla soruşturma açtı.

Latin Amerika’da, Venezuela Yüksek Mahkemesi yurtdışından bağış kabul eden bütün grupların ‘ihanet’ ile yargılanabileceğine karar verdi. Daha sonradan hükümet yanlısı çoğunluk tarafından yönetilecek olan millet meclisi ise aynı dönemde, korkularının açık bir göstergesi olarak, ‘siyasi hakları savunan’ ya da ‘devlet birimlerinin çalışmalarını izleyen’ bütün grupların uluslararası yardım almasını yasakladı.

Kendi yönetimlerini izleyen sivil grupların yabancı bağışçılara erişimlerini kısıtlayan tüm otokratlar bunu genellikle ‘yabancıların iç işlerine karışmasıyla mücadele’ adı altında açıklıyorlar. Buna rağmen aynı hükümetler yabancı yatırımları ve yabancılarla yapılacak ticaret anlaşmalarını aktif olarak destekliyorlar. Aynı zamanda, iş yaptıkları şirketlerin kendileri için yararlı kanun ve düzenlemeler için lobi yapmalarına ve kamu düzeniyle ilgili tartışmalarda yer almalarına izin veriyorlar. Bu otokratların birçoğu kendileri ve zaten devletin sağlaması gereken hizmetleri sağlayan yardım grupları için yabancı yardımını hevesle ve ısrarla istiyor. Bu yardımlar beraberlerinde bazı şartlarla gelseler bile.

Ne gariptir ki sivil toplumun yurtdışından bağış alma hakkını kısıtlayan aynı devletlerin birçoğu, kendi uluslararası imajlarını parlatmak için lobicilere ve halkla ilişkiler firmalarına tonla para harcıyorlar. Parasızlık çeken sivil toplum grupları ülkelerinde süre giden baskı rejimlerini hafifletmeye çalışırken, Rusya, Çin, Mısır ve Azerbaycan gibi devletler rejimlerine daha mülayim bir görüntü verebilmek için sadece Washington’da milyonlarca dolar harcadılar. Anlaşılan o ki sınır ötesi bağışlar konusundaki endişeleri, bağışların hükümet cephesini mi yoksa hükümeti izleyenleri mi desteklediğine dayanıyor.

Yeni kısıtlamalarını meşru göstermeye çalışan otoriter hükümetler, kendilerini sıklıkla kurulu demokrasilerin politikalarıyla kıyaslarlar. Örneğin bazı demokrasiler siyasi adayların yurtdışından destek almalarını engellerler. Ama sivil grupların yurtdışından bağış almasını engelleyen kısıtlamalar seçim bağlamından çok daha ileriye uzanıyor.

Bu kısıtlamalar sivil toplumun seçimlerle ilgisi olmayan çok çeşitli birçok sorun hakkında sesini duyurmasını ve organize olmasını sınırlıyor. Birleşmiş Milletler özel raportörü Maina Kiai’nin 2013 yılında yayınladığı raporda açıkladığı gibi, ne uluslararası insan hakları kanunu ne de herhangi bir aklı başında demokrasi anlayışı bağımsız grupların yurtdışı bağış arama çalışmalarına getirilen bu kısıtlamalara izin verir.

Diğer örneklerde, devletler A.B.D.’deki Yabancı Temsilcilerin Tescil Yasası gibi kanunları yürürlüğe sokuyorlar. Bu kanuna göre kurumların bahsi geçen yabancı devlet hesabına çalıştığının kayıt altına alınması gerekiyor. Ama bu kanun sadece yabancı devletin ‘lobicisi’ olan ya da o devletin ‘kontrolünde’ çalışan kişi ya da tüzel kişileri kapsıyor. Sivil gruplara yapılan katkıların yok denecek kadar azı uzaktan kontrollü bir kurum ilişkisi kuracak kadar yeterli oluyor. Dahası, birçok durumda, yabancı bağışçı bir devlet değil özel bir birey ya da vakıf oluyor.

Aralarında Kamboçya, Mısır, Tacikistan ve Hindistan’ın da bulunduğu bazı devletler sivil gruplara yapılan yurtdışı kaynaklı katkıların kısıtlanmasını terörizmle mücadele adı altında meşrulaştırıyorlar. Çin, Pakistan ve Bangladeş de terör tehdidini öne sürerek benzer yabancı-bağışçı kısıtlamalarını içeren tedbir taslakları hazırlıyor. Ama terör örgütleri faaliyetlerini finanse etmek için gönüllü organizasyonlar adı altında kolayca para bulabildiklerinden, ayrıcalık gösterilen uygulamalar diğer endişeleri tekrar ortaya çıkarıyor.

Sivil toplumun yurtdışı bağışçılara erişimini kısıtlama çabaları şeffaflık ya da iyi yönetimle açıklanamaz. Bu çabalar yönetimin organize bir şekilde denetlenmesinden kaçınılması ve yerel kaynaklar olmadığında ya da korkutulduklarında yegâne kaynak olarak geriye kalan bağımsız bağışçıların engellenmesidir. Eğer hükümetler gerçekten toplumlarını yabancı kaynaklardan mahrum bırakmak istiyorlarsa Kuzey Kore gibi inzivaya çekilebilirler. Ama bu devletlerin asıl arzuladığı, yararlı gördükleri ticari kaynaklar ve uluslararası yardımlara izin verirken, kendilerinden hesap sorulması için kullanılabilecek kaynakları kısıtlamak. Ticari ve vakıf bağışları arasında ya da kendilerine ve sivil gruplar yararına yapılan yardımlar arasında gözetilen tüm yönetimsel ayrımlar, oldukları gibi okunmalıdır: Bu ayrımlar, vatandaşların ifade ve örgütlenme özgürlüğü haklarını ve kendilerine karşı sorumlu bir devlete sahip olma haklarını engelleme çabasıdır.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Kenneth Roth

Yeşil Gazete için Çeviri: Eray Uygur

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Foreign Policy)

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Pin on Pinterest0Email this to someonePrint this page