Paris İklim Zirvesi ve BM müzakereleri ile ilgili bilmeniz gereken herşey

Parçası olduğumuz İklim Yayıncıları Ağı (Climate Publishers Network) kapsamında ve The Guardian Keep it in the Ground kampanyası dahilinde Fiona  Harvey tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı VoxEurop‘dan Şehnaz Tahir‘in çevirisiyle suınuyoruz.

***

Bonn’da yürütülen BM iklim müzakelerinin ardından 30 Kasım’da başlamış olan, 11 Aralık’a  kadar Paris’te gerçekleşecek iklim konferansının önemine göz atıyoruz.

Fotoğraf: EcoWatch

Fotoğraf: EcoWatch

Bu Aralıkta Paris’te neler olacak?

190’dan fazla ülkenin hükümeti Paris’te iklim değişikliği üzerine olası yeni bir küresel anlaşmayı görüşmek üzere bir araya gelecekler. Bu anlaşmanın amacı küresel sera gazı salımlarının azaltılması ve böylece tehlikeli boyutlara ulaşan iklim değişikliği tehlikesinin bertaraf edilmesi olacak.

Neden şimdi?

Sera gazı salımlarıyla ilgili mevcut taahhütler 2020’de sona eriyor, bu nedenle Paris’te hükümetlerin en azından bundan sonraki on yılda, potansiyel olarak da bunun ötesinde, neler olacağına dair bir anlaşmaya varmaları bekleniyor.

Bu neden önemli?

Bilim adamları sera gazı salımlarının artmaya devam etmesi durumunda küresel ısınmanın bir felaket boyutuna ulaşacağı ve artık geri dönüş olasılığının kalmayacağı eşiği aşacağımız konusunda uyarıda bulunuyorlar. Bu eşiğin sanayi devrimi öncesindeki düzeyin 2 derece üzerinde bir sıcaklık artışı olduğu tahmin ediliyor; oysa mevcut salımlarla yaklaşık 5 derecelik bir sıcaklık artışına doğru gidiyoruz. Bu kulağa pek fazla gelmeyebilir ama bugünün dünyasıyla en son buzul çağı arasındaki sıcaklık farkı 5 derece civarındaydı, o nedenle sıcaklıkta ufak gibi görünen değişiklikler yeryüzü için büyük farklar yaratabilir.

Neden bugüne kadar kimse bu konuda küresel bir anlaşma hazırlamayı düşünmedi?

Düşünün: küresel iklim değişikliği müzakereleri 20 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. İklim değişikliğinin tarihi çok daha gerilere gidiyor: 19. yüzyılda fizikçiler sera gazlarının, özellikle de karbondioksitin atmosferdeki rolüyle ilgili teoriler üretmişti ve bazıları bu gazların atmosferdeki düzeyleri arttıkça ısınma etkisinin de artacağını öne sürmüştü. Ama o dönemde bu bir teori olarak kalmıştı.

Ancak geride bıraktığımız son otuz, kırk yılda bilim insanları mevcut karbon düzeyleri ve sıcaklıklar arasında bir ilişki kurulabilmesi için gerekli ölçümleri yapmaya başladılar ve o dönemden bu yana yapılan bilimsel çalışmalar tek bir yöne işaret ederek fosil yakıtları kullanımından ve sanayi faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazlarının salımlarındaki artışın sıcaklık artışına yol açtığını ortaya koydu.

Küresel ısınma durmadı mı?

Hayır. Dünyada sıcaklıklar bariz bir yükseliş içinde. 1998 yılında ani bir yükseliş, sonrasında da sıcaklıklarda belli bir azalma oldu – ama sıcaklıklar daha önceki on yıllara göre yüksek seyretmeye devam etti – bunun üzerine iklim değişikliği konusunda şüpheci davranan bazı kesimler dünyanın soğumaya başladığını iddia etti.

1998’den bu yana geçen dönemde küresel sıcaklıklar bir önceki 30 yıla göre daha yavaş artış gösterdi. Bu da şüpheciler tarafından küresel ısınmanın “durakladığı” biçiminde yorumlandı.

Ancak unutmayalım ki sıcaklıklar düşmedi ya da aynı kalmadı – artmaya devam etti. Hava sistemlerimizdeki iniş çıkışlar düşünüldüğünde ısınmanın yavaşladığı bir dönemden geçilmesi doğal karşılanmalı.

Son iki yıldır ısınma hızı yine artmışa benziyor ama bundan yola çıkarak bir sonuca varmak için henüz erken.

Küresel anlaşmayla ilgili nasıl bir ilerleme gerçekleşti?

1992’de hükümetler  Rio de Janeiro’da bir araya gelmiş ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nı (UNFCCC) oluşturmuştu. Hala yürürlükte olan bu anlaşma hükümetlerin iklim değişikliğinin tehlikelerini önlenmek için adımlar atmalarını öngörmüş, ancak bu adımların neler olacağını belirlememişti. Bunu izleyen beş yıl boyunca hükümetler her birinin ne yapacağını ve gelişmiş ülkelerle yoksul ülkelerin üstleneceği rollerin neler olacağını belirlemeye çalıştı.

Müzakerelerle geçen bu yıllar 1997’de Kyoto protokolünü ortaya çıkardı. Bu pakt, 2012 yılına kadar salımların 1990 düzeylerine göre yaklaşık % 5 azaltılmasını gerektiriyordu. Her gelişmiş ülkeye emisyon azaltımları için hedefler verildi. Ne var ki Çin, Güney Kore, Meksika ve diğer hızla gelişen ekonomilerin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelere hedef verilmemiş ve salımlarını istedikleri gibi artırmalarına izin verilmişti.

O dönemde ABD başkan yardımcısı olarak Al Gore protokolü imzaladı ama çok geçmeden protokolün ABD Kongresi tarafından asla onaylanmayacağı anlaşıldı. Hukuki olarak küresel salımların %55’ini temsil eden ülkeler onaylayana kadar protokol yürürlüğe giremeyecekti. O dönemde dünyadaki en büyük emisyon kaynağı olan ABD protokole dahil olmadığı sürece bu asla gerçekleşemeyecekti.

Böylece bunu izleyen on yıl boyunca Kyoto protokolü sürüncemede kaldı ve küresel iklim müzakereleri hemen hemen durdu. Ancak 2004’ün sonlarında Rusya beklenmedik bir anda antlaşmayı onaylamaya karar verdi – amacı Dünya Ticaret Örgütü başvurusunun Avrupa Birliği tarafından kabul edilmesini sağlamaktı. Bu karar gereken oranı sağladı ve protokol nihayet yürürlüğe girdi.

Demek ki küresel bir anlaşma imzalandı…

Tam sayılmaz. George W. Bush yönetimindeki ABD kesin olarak Kyoto’nun dışında kaldı, bu nedenle BM müzakereleri her yıl düzenlenmeye devam etse de ABD’yi temsil eden müzakereciler dünyanın diğer ülkeleriyle aynı masaya oturmadılar. ABD’nin devreye girerek başlıca gelişmekte olan ekonomileri – ve özellikle artık dünyanın bir numaralı emisyon kaynağı olan Çin’i – salımlarına bir sınır getirmeleri yolunda teşvik etmesi için yeni bir yaklaşım gerektiği açıktı.

Bunun ardından 2007 yılında olaylı geçen müzakereler sonrasında Bali’de dünyayı Kyoto’nun yerini alacak yeni bir anlaşmaya doğru götürecek bir eylem planı benimsendi.

Ne kadar da uzun sürdü… Bundan sonra ne oldu?

Gerçekten çok uzun sürdü. Ancak 196 ülkenin onayını almak asla kolay olmayacaktı. Bu yılan hikayesinin bir sonraki perdesi bu işin ne kadar zor olduğunu 2009 Kopenhag konferansında açıkça gösterdi.

Kopenhag’da neler oldu?

Antlaşma dışında herşey. Dünyanın bütün gelişmiş ülkeleri ve en büyük gelişmekte olan ülkeleri ilk kez sera gazı salımlarını sınırlandırmayı kabul etti. Bu bir dönüm noktasıydı, dünyanın en büyük emisyon kaynaklarının tek bir hedefe doğru birleştiğini gösteriyordu.

Üzerinde anlaşmaya varılan emisyon azaltımları hala bilimsel tavsiyelerin altında kalıyordu ama “olağan senaryoya” göre emisyonların azaltılmasında önemli bir ilerleme teşkil ediyordu.

Ancak bu toplantıda başarılamayan şey STK’ların ve basının özellikle vurguladığı bir nokta oldu: Toplantıdan ayrıntılı ve hukuki açıdan bağlayıcı bir antlaşma çıkmamıştı.

Bu önemli mi?

Bakış açınıza göre değişir. Kyoto protokolü çok iyi yazılmış, tutarlı, tamamen hukuki bağlayıcılığı olan uluslararası bir antlaşmaydı ve aynı derecede bağlayıcı olan UNFCCC’nin bir alt antlaşması niteliğindeydi. Ancak asla amaçlarına ulaşamadı çünkü ABD tarafından onaylanmamış, Rusya tarafından onaylandığındaysa artık çok geç olmuştu. Üstelik Kyoto kapsamında taahütlerini yerine getiremeyen ülkelerin hiçbirine yaptırım uygulanmadı.

Öte yandan Kopenhag anlaşması BM tarafından konferansta son dakikada oluşan kaos nedeniyle 2009’da onaylanmadı ama bir sonraki yıl Cancun anlaşmaları adı altında onaylandı. Bu nedenle Kopenhag anlaşması yeşil gruplar tarafından bir başarısızlık olarak görüldü ve alaya alındı.

Ancak Kopenhag’da üzerinde anlaşmaya varılan hedefler dünya liderleri tarafından imzalanan bir belge olarak hala ayakta duruyor.

Paris’ten nasıl bir anlaşma çıkacak?

En büyük emisyon kaynaklarının hangi taahhütlerde bulunduğunu zaten biliyoruz. AB 2030’a kadar salımlarını 1990 düzeylerine göre % 40 azaltacak. ABD 2025 yılına kadar salımlarını 2005 düzeylerinin %26-28’i kadar azaltacak. Çin salımlarını 2030 düzeyi ile sınırlı tutmayı kabul edecek.

Küresel emisyonların %90’ından fazlasından sorumlu olan ülkeler artık hedeflerini açıklamış durumda – bunlara BM diliyle Ulusal Katkı Niyeti (Intended Nationally Determined Contributions ya da kısaca INDC) deniyor. Katkıları farklılık gösterse de buna başlıca bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler dahil: gelişmiş ülkeler açısından katkılar salımlarda azaltmaya gidilmesini içerirken gelişmekte olan ülkelerde “olağan senaryoya” göre salımlara sınır getirilmesinden tutun düşük karbonlu enerjiyi artırma ya da ormanları koruma vaatlerine kadar uzanan bir çeşitlilikte hedefler söz konusu.

BM tarafından onaylanan INDC’lere ayrıntılı olarak bakıldığında bu vaatlerin dünyanın yaklaşık 2,7 ya da 3 derece ısınması için yeterli oldukları görülüyor. Bu bilimsel tavsiyeleri yerine getiren bir oran değil. Ancak iş bu kadarla kalmıyor. Paris anlaşmasının en önemli bileşenlerinden biri emisyon hedeflerinin her beş yılda bir değerlendirilmesi için bir sistem kurulması ve gerektiğinde hedeflerin yükseltilebilmesi.

Bunu tamamlayan bir diğer yakaşım ise salımları BM sürecinin dışında düşürmeye gayret etmek ve bunun için belediye, yerel yönetim ve şirketler gibi “devlet dışı aktörlerin” katılımını sağlayarak daha fazla şey yapılmasını sağlamak.

Eğer başlıca ülkelerin taahhütleri tamamsa Paris’te anlaşmaya varılması kesin mi?

Hiç de kesin değil – salımların azaltılmasının yanı sıra bir diğer önemli konu finansman. Düşük gelirli ülkeler sera gazı salımlarını azaltmaları için temiz teknolojiye yatırım yapmaları ve altyapılarını iklim değişikliğinin getirmesi muhtemel zararlara karşı koruyabilmeleri için gerekli finansmanı zengin ülkelerin karşılamasını istiyor.

Bu son derece tartışmalı bir konu. Anlaşmanın finansla ilgili kısmının son anda çözüldüğü Kopenhag’da zengin ülkeler yoksul ülkelere 30 milyar (20 milyar) dolar tutarında “hızlı başlangıç” finansman desteği sağlamayı kabul etmiş, 2020 yılına gelindiğinde yılda en az 100 milyar dolarlık bir mali akış sağlanacağını söylemişlerdi.

Paris’te varılacak herhangi bir anlaşmanın temel taşı olarak yoksul ülkeler bu vaadin yerine getirilmesi için güvence isteyecektir. Bu güvence birkaç biçimde verilmiş bulunuyor: OECD’nin Ekim ayında yayınladığı rapor gereken finansmanın üçte ikisinin verilmeye başlandığını ortaya koyarken Dünya Kaynaklar Enstitüsü tarafından hazırlanan bir raporda paranın geri kalanının Dünya Bankası, diğer kalkınma bankaları ve özel sektör tarafından sağlanan desteğin artırılması yoluyla bulunabileceği gösteriliyor. Dünya Bankası ve çeşitli hükümetler mali yardımlarını artıracaklarına şimdiden taahhüt vermiş durumdalar, yani 2020 hedefine doğru daha net bir yolun ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Ne var ki iş bununla bitmiyor. Yoksul ülkeler 2020 sonrasında da benzer bir desteğin sürdürülmesini istiyorlar, ancak bunun nasıl yapılacağına dair ciddi bir görüş ayrılığı var. Bazı ülkeler paranın hepsinin zengin ülkelerden gelmesini istiyor, ancak bu zengin ülkeler gerekli fonların yalnızca kamu bütçesinden gelemeyeceği konusunda kararlı. Dünya Bankası gibi uluslararası kalkınma bankalarının devreye girmesini ve finansmanın çoğunun özel sektörden gelmesini istiyorlar.

Anlaşmaya varılması hala mümkün ama bu konu Paris’ten çıkacak anlaşmanın önündeki en büyük engel.

Dünya liderleri anlaşmaya varmak üzere Paris’e gidiyor mi?

Evet. 130’dan fazla ülkenin devlet ya da hükümet başkanları geleceklerini bildirdiler. Bunların arasında ABD’den Barack Obama, Çin’den Xi Jinping, Hindistan’dan Narendra Modi, Almanya’dan Angela Merkel ve Birleşik Krallık’tan David Cameron da var. Henüz kimse Paris’teki terör saldırılarını mazeret olarak gösterip seyahatini iptal etmedi ve kentte güvenlik önlemleri bu konuda güvence vermek üzere artırıldı. Ne var ki Kopenhag’ın tersine bu kez liderler konferansın başında Paris’e gelecekler. Kopenhag’da liderler iki haftalık görüşmelerin en son dakikasında gelmiş, müzakere heyetlerinin kaos içinde olduğunu ve kendilerine imzalayabilecekleri net bir anlaşma hazırlayamadıklarını görmüşlerdi. Bu sefer liderler müzakere heyetlerine net talimatlar verecek ve görüşmelerin sonunda nihai bir anlaşma metni hazırlanmasını bekleyecekler.

Fransa adına konferansa dışişleri bakanı Laurent Fabius ve çevre bakanı Segolene Royal başkanlık edecek, ancak Fransa cumhurbaşkanı Francois Hollande da önemli bir rol üstlenecek. Hepsi bir anlaşmaya varılacağından emin görünüyor.

Paris’te başka neler olabilir?

En önemli sorun güvenlik. Fransa’nın başkentine kısa bir süre önce yapılan saldırılar ve silahlı kuvvetlerin engellediği yeni saldırılarla ilgili haberler yüzünden Paris’teki atmosfer daha önce büyük uluslararası müzakerelere ev sahipliği yapan diğer kentlerden çok farklı olacak. Güvenlik yüksek seviyeye çıkarılacak – Fransız polisi ve ordusu sokakları bekleyecek ve konferans makanında üniformalı BM muhafızları nöbet tutacak – ancak 13 Kasım günü yaşanan cinayetler bütün delegelerin üzerine kara bir bulut gibi çökecek. Bu nedenle belki de dünya liderlerinin katıldığı özel toplantılarda iklim değişikliğinden önce terörizm konuşulacak. Diğer taraftan etraflarındaki trajik koşulların etkisiyle delegeler kendilerini bir anlaşmaya varmak için daha fazla baskı altında hissedebilirler.

Eğer ülkeler bu koşullar altında bir araya gelerek iklim konusunda hakkaniyetli hedefler üzerinde anlaşmaya varabilirlerse bu, uluslararası işbirliği adına, menfaatimiz ve güvenliğimiz için, geleceğe duyduğumuz inanç için ve bu üç unsura zarar vermeye çalışan güçlere karşı bir zafer olacaktır.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı:  Fiona Harvey

Çeviri:  Şehnaz Tahir/VoxEurop

The Guardian / Keep it in the Ground izniyle

(Yeşil Gazete, The Guardian/Keep it in the Ground, Climate Publishers Network)