Paris/Silvan, ötekiler ve biz

Sabah uyandığımda sosyal medya hesabımda arkadaşlarımın Eyfel Kulesi süslü profil resimlerine baktığımda içimde sorular, düşünceler dönmeye başladı. İnsan sormadan edemiyor, her gün en yakınımızda Türkiye’de onlarca insan ölürken ve etrafımdakilerin göründüğü kadarıyla pek de umrunda olmazken neden şimdi hepimiz Paris Paris diye haykırıyoruz?

80

Baştan söylemek isterim ki Paris için haykıralım. 1 ya da 100 kişi, yanıbaşımda ya da dünyanın tanımadığım bir ucunda hiçbir ölüm diğerinden daha değerli değil. Ya da öyle mi? Yoksa öyle mi düşünüyoruz?

Feminist kuram ve kuir felsefenin önde gelen isimlerinden Judith Butler, Amerika’nın 11 Eylül sonrası politikalarını eleştirdiği Savaş Tertipleri” adlı kitabında sorar: “Kimin hayatı daha değerlidir? Kim mağdurdur, kim değildir? Mağdur olarak tanımladığımız insanların ölüm haberlerini okuduğumuzda duyduğumuz üzüntü ve haksızlık duygusu, haklarında tam tersini düşündüğümüz insanların ölüm görüntülerini izlerken nasıl zafer, haklılık ve intikam duygularına dönüşebilir? Bu duygular bana mı aittir? Yoksa birileri beni böyle hissetmem için yönlendirmiş midir?”

Tabii ki kısa süreli bir gaza getirme, beyin yıkamadan bahsetmiyorum burada. Doğduğumuz andan itibaren ailemizde, çevremizde, yaşadığımız toplumda bize öğretilen, doğru/yanlış, haklı/haksız diye belletilen minik, sıkı, örgün ağlardan oluşan kocaman bir sistemden bahsediyorum. Böylece televizyonda izlediğimiz savaş görüntülerinde kendi kayıplarımıza yas tutarken, “karşı” tarafın öldürülme, bombalanma görüntülerini mutluluk ve zafer duygularıyla izleyebiliyoruz. Nijerya’da 10 yıldan fazladır binlerce kişiyi öldüren, kız çocuklarını, kadınları kaçırıp satan Boko Haram’ın haberlerini görmezden gelirken, 11 Eylül saldırısında Dünya Ticaret Merkezi’ne saplanan ve binlerce insanı ölüme mahkum eden uçağın görüntülerinde göz yaşı döküyoruz. Yanıbaşımızda Silvan’da her gün insanların, çocukların ölmesine kayıtsız kalırken neden sadece Paris’teki terör olaylarıyla yasa boğuluyoruz?

Neden bazılarının yaşamasını, bazılarının ise yok olmasını diliyoruz? Neden bazılarının var olmasına tahammül bile edemiyoruz? Edebiyat eleştirmeni ve profesörü Barbara Claire Freeman, The Feminine Sublime: Gender and Excess in Women’s Fiction (Türkçesini bulamadığım kitabın başlığını “Feminen Yüce: Kadın Kurgu Edebiyatında Toplumsal Cinsiyet ve Aşırılık” diye çeviriyorum) adlı kitabında öteki ile karşılaşmamızın, karşılıklı iletişimimizin yoğunluğu ne olursa olsun değişimi kaçınılmaz kıldığından bahseder. Karşılaşmanın getirdiği etkileşim kaçınılmazdır, ister diyaloğa girmek ister yok saymak olsun, her şekilde bir “tepki” veririz. Peki nasıl tepkiler veririz?

Öncelikle “öteki tanımı“nı açmak istiyorum. Öteki, bana/bize göre öteki olandır, farklıdır, bilinmezdir. Bilmediğimiz için de korktuğumuz, hayatımıza bir tehdit olarak algıladığımız her şeydir. Neden tehdit olarak algılarız? Diğer isimlerle birlikte başta Butler ve Freeman’in konu edindiği üzere hayatımızın ana dürtüsü hayatta kalmaktır ve buna karşılık kırılganlığımız en temel özelliğimizdir. Her insan, her canlı kırılgandır, hepimiz her an ölebiliriz ve bir gün zaten öleceğiz. Yani her an bilinen veya bilinmeyen bir tehditle karşı karşıyayız ve her an yaşam mücadelesi veriyoruz. Öteki yani bilinmez ise korku verir çünkü onunla karşılaşma kontrol edilemeyen, önceden bilinemeyen bir deneyime bizi dahil eder. Bilinmeyen, kırılgan bedenlerimiz ve hayatlarımız için bir tehdittir. Freeman, “The Feminine Sublime: Gender and Excess in Women’s Fiction” adlı kitabında öteki ile karşılaşmada sıkça verilen insan tepkisinin ötekiyi domine etme, asimile etme, kolonize etme, tüketme ve evcilleştirme olduğundan bahseder. Yani ötekiye duyulan korku bizi savunmaya iter ve bu saldırgan bir tepkidir: Ötekiyi kontrol etmeye, ya kendimize benzetmeye ya da bezetemiyorsak yok etmeye, sindirmeye çalışırız.

Etrafımızda yeşeren, çiçeklenen bitkileri, ağaçları keseriz, doğayı talan ederiz. Ağaçların nereye ne tarafa büyüyecekleri, ne yapacakları, ırmakların nereye akacağı belli değildir. O çiçeklerin koparılıp birkaç günlüğüne evimizde ölü bir estetik vermesi, ağaçların odun olup işimize yaraması, yok edilen doğa alanlarının yerine rezidans, alışveriş merkezi ya da termik santral inşa edilmesi daha mantıklıdır, uygundur, tanıdıktır, karlıdır, bilinendir. Sokak hayvanları yolumuzun üzerinde yer kaplamamalı, hatta bir an vicdanımızda karışık duygular uyandırmamak adına en iyisi öldürülmeli; karşı kaldırımdaki mini etekli ne yapacağı belli olmayan kadına haddi bildirilmeli, hele hiç anlaşılamayan ve her an bizi cinsel olarak taciz edip, heteroseksist kimliklerimize saldıracaklarına emin olduğumuz LGBT bireyler yok edilmelidir. Sokaklarda yaşayan insanlar, şu günlerde sokakta her an karşımıza çıkan Suriyeli mülteciler, görmezden gelinmeli, çok göze batıyorsa toplanıp bir yere götürülmelidir. Şehrimin en gözde semtlerinde görüntü kirliliği oluşturan çingeneler evlerinden sürülmeli; alışveriş merkezli, şık mimarili, yüksek katlı binalı göz zevkimiz bozulmamalıdır. Böylesi kolaydır, güvenlidir.

Butler, kırılganlığı hayatta kalma dürtümüzün ana itici gücü olarak tanımlayarak “Savaş Tertipleri” adlı kitabında sorar: Öteki ile sınırlarım nerede başlar? Bu sınırları kim koyar? Ben/Biz ve “diğer”lerinin sınırlarını nasıl belirliyoruz? Ben ve biz diye tanımladığım güvenli alanım, dikkate değer gördüğüm çemberim ailem ve arkadaşlarım mı? Ya da ek olarak komşularım, mahallem ya da yaşadığım şehirdekiler, ülkem mi? Bu sınır nerede başlıyor ve nerede bitiyor? Bilmediğim ve bilmemekle kalmayıp önemsemediğim, hatta korktuğum ve korkuyla kendime tehdit olarak tanımladığım bu öteki çemberi nerede başlıyor?

Bir şeylere üzülüyoruz, isyan ediyoruz ve öte yandan “diğer” şeylere gözlerimizi yumuyoruz. Butler, “Savaş Tertipleri”’nde bu ikili ahlakın altyapısını anlatır: Kim olduğumuzun yani “kimliğimizin”; ulus, coğrafya, dil ve kültür vs. sınırlarıyla belirlendiği dünyada dikkate aldığımız, koruduğumuz, kolladığımız ve yaşamaya değer gördüğümüz “biz”, bizim gibi gördüğümüz, kendimize benzettiklerimizdir. İlk bakışta tanıyamadığımız, kendimize benzetemediklerimiz çemberin dışında kalır. Onları görmezden geliriz, kendi çemberimize teğet geçmeye hatta çember sınırlarından içeri girmeye başladıklarında ise tehdit olarak görürüz. Bütün bu çemberin içindekiler ve dışındakiler durumu upuzun bir tarihe dayanan, politik süreçler ve uygulamalarla örgülü muhteşem bir oyundur.

Bencil hayatlarımızda bencillğimizden sıyrılmamızın zamanı gelmiş de geçiyorken ve hala egomuza sıkı sıkıya yapışmışken, bu zor ama acil olması gereken sıyrılışın önemini hadi gelin gene bencil bir pencereden yola çıkarak farkedelim: Ötekiden kaçış yoktur, çünkü hepimiz bir yerlerde hayatımızın bir döneminde, bir köşesinde ötekiyiz ve öyle de olacağız. Yani madem ötekiler – ki aslında yazımın her köşesinde canlının her türlüsünü, insanı, hayvanı, doğayı, gezegenimizi kastediyorum- pek umrumuzda değil, onları konfor alanımıza ufak bir müdahele hisseder gibi olsak kısa yoldan ilaçladığımız böcekler gibi temizlemek, yok etmek yok varsaymak istiyoruz o zaman en azından o böceğin er ya da geç bir gün ve bunu izleyen daha bir çok günler kendimiz olacağını kabul etmeliyiz. Çünkü öteki diyerek çizdiğimiz o çemberin ne bir başlangıcı var ne de sonu, bir gün hepimizi içine çekip yutacak. Ve bu ayrılık/farklılık sanrısından sıyrılmadıkça o yutuş daha da yakın, daha büyük ve daha da acılı olacak.

Peki ne yapmalıyız, yapabiliriz? Öncelikle biraz önce sarfettiğim cümlelerden ötekinin çok da farklı, çok da uzakta olmadığını, onun da aynı hayatta kalma dürtüsüyle yaşadığı, onun da mutluluğu, hayatında benzer şeyleri arzuladığını biraz da olsa farkettiğimizi umarak korkunun azalacağını umut ediyorum. Her canlı yaşamak istiyor, mutlu olmak istiyor, bu konuda hiç birimiz birbirimizden farklı değiliz. Sınırlar sadece karşıtlıklar, ayrımlar, ötekileştirmeler ve böylece tehdit ve şiddet yaratır. Saldırı ve savunma ilişkisini kuvvetlendirir. Peki ya bu oyunun kendisini bozarsak? Şu savaş, mücadele psikolojisinden çıksak?

Ne olur? Çok fazla şey olur, çok güzel şeyler olur. Ezberi bozmak çok zor ve çok ani ve büyük hareketler isteyen bir süreç değil. Büyük değişimlerin anahtarı kendi bireysel küçük hayatlarımızın minik adımları içerisinde gizli. Büyük ya da küçük her düşüncemiz, adımımız, tercihimiz anlamlıdır, etki ve etkileşim yaratır ve politiktir. Feminist ve kuir teorilerden devam edeyim: Kişisel herşey politiktir. Performans; yani düşündüğümüz, söylediğimiz her şey, tüm davranışlarımız politiktir ve kimliğimizi yaratır. Kısaca içimden geçirdiğim düşüncelerden başlayarak, sarfettiğim sözler, yüzümdeki mimikler, hayatta insanlara ve çevreye karşı davranışlarım kimlikleri inşa eder, aynı zamanda istemediğimiz inşaları da tersine çevirme ve değiştirme dinamiğinin ta kendisidir. Bilinmeyenden korkmayın, gidin tanıyın. Komşunuza selam verin, sokaktaki köpeğe bir kap su verin, onu okşayın; gidin bir ağaca sıkı sıkı sarılın ve size neler hissettirebileceğine hayretle şaşırın; sokakta yaşayan insanlara yardım edemiyorsanız bile en azından gözlerinin içine bakın ve gülümseyin; giyimini açık saçık bulduğunuz kadına ya da erkek arkadaşını öpen adama yaklaşın ve sohbet edin, düşüncelerini öğrenin. Bakın ne tepki veriyorlar, neler diyorlar, neler hissediyorlar; sizden çok mu farklılar, dertleri, dilekleri nedir; siz gülümsediğinizde onlar da size gülümsüyor mu, bakın korkunun yerine sevginin tohumları yeşermeye başlıyor mu? Şu anki gidişatın çok verimli olmadığı aşikar, en azından bir kereliğine bile olsa bugün ezberinizi bozun ve bakın dünyada neler oluyor.

79-Ayse-Zeynep-Pamuk

Ayşe Zeynep Pamuk

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page