[FotoÖykü] Lenin Kütüphanesi – Seyda Anat Gökaltay

Fırtınadan sonraki sessizlik… Çıt yok!

Boz bulanık bir su birikintisinin içinde uyandım. Çevrem dört duvar. Tam seçemiyorum ama yüksek olmalı tavan- tavanı göremiyorum. Boyası sıvası dökülmüş tuğlalar,  yıkık duvarlar kat kat göğe yükseliyor. Çürümeye yüz tutmuş. Katların arasında boydan boya demir balkonlar, her katta raflar, rafların içini doldurmuş soluk ciltli kitaplar ilişiyor gözüme. Saçlarım, üstüme giydiğim yün kazak, eteğim- eteğim sıyrılmış bedenimden bacaklarım görünüyor, yer yer morarmış-, çoraplarım delik deşik, ellerim, parmaklarım sızlıyor, bir iki tanesi karıncalandı. Elim, yüzüm, gözüm sırılsıklam. Biri beni gökyüzünden buraya fırlatmış, sırtüstü düşmüşüm de yarıya kadar çamurlu suya batmışım.

“Elena çöpleri atmayı unutma.”

“Kitap okuyorum sonra atsam?”

“Beklerse çürür,  kokmaya başlar.”

“Ne zaman çürür?”

“Çok bekletirsen.”

“Kitaplar da çürür mü anne?”

“Okunmazlarsa çürürler. ”

“Peki ya babam, çürüdü mü o da?”

“…”

“Bu kitabı çürümeden okumalıyım anne.”

Burnuma kokuşmuş et, kan, idrar, kokusu geliyor. Çöp kokusu- çöpler kokar böyle. Çürüyenin, çürümüşlüğün kokusu, burnumun direği sızlıyor acı acı.

“Elena, babanı son bir kez öp gömülmeden!”

Tütün kokan avurtları çökük yanaklarını öperken, yüzüme binlerce diken batardı. Çam iğneleri çiğnerdi, otururken, okurken hatta yatarken. Çürütmeden okurdu kitapları. Hırıltılı hırıltılı konuşurken, tütün ve çam reçinesi kokardı nefesi. İstememiştim son bir kez öpmeyi yanaklarından ama…

Çürümüş et kokuyordu babam. Kusmuştum sonra da. Defalarca elimi yüzümü yıkamıştım, yıkamıştım, arınamamıştım. Babam öldükten birkaç gün sonra ilk defa âdet görmüştüm. Bacaklarımdan sızan ılık kahvemsi kanı önce koklamış, sonra tadına bakmıştım. Ölmüş babam kokuyordu…

Burada, bu çamurlu suyun içinde yatarken, bu koku içime sinmiş, bir parçası olmuşum. Çöp olmuşum, çürümeme ramak kalmış. Etlerim lime lime olmuş,  kurtlar kemirmeden uyanmışım. Ellerim kirlenmiş, çamur bulaşmış ellerime, birbirine sürtüyorum daha da bulaşıyor, arınamıyorum bu kirden.

“Uçak, uçaklar geliyor, herkes sığınaklara!”

Beynim ve bedenime karmaşa,  kargaşa, korku, titreme geldi, donuyorum, kıpırdayamıyorum. Ayaklarımdan biri çıplak, diğerinde üstü berelenmiş kirli siyah bot, iplikleri çözülmüş, çamur bulaşmış üstüne. Gözlerimdeki fluluk dağılıyor, sedef parlaklığında bir perde ağır ağır kalkıyor gözlerimin önünden, arada şimşekler çakıyor, kararıyor görüntüler, sonra yeniden geliyor, dünyaya kesik kesik bakıyorum. Perde kalktıkça daha da netleşiyor gördüklerim. Ya göreceklerim? Şu ana kadar gördüklerimden memnum değilim, görmek istediğimdense hiç emin değilim. Çamurlu suyun yüzeyi bulanık. Bana beni göstermiyor, sır saklı içinde.

“Madam Elena, hayat devam ediyor üzmeyin kendinizi bu kadar.”

Sessizlik vardı önce. Sessizlik ve huzur. Tek hatırladığım, hatırlamak istediğim belki de.

Lenin Kütüphanesi - Seyda Anat Gökaltay

“Burası sizin eviniz, hatta kütüphanenin üst katındaki odalardan birine yerleşebilirsiniz. Misafirhaneye pek gelen giden olmuyor. Hangisini isterseniz ona yerleşin.”

Kütüphane… Hayatım boyunca hep bir kütüphanede yaşamak istemiştim. Gözden, gözlerden uzak. Aydınlığında nefes aldığım. Dünyanın ucundaki fener, bakanın gördüğü.

Beynimin içinde bir bant kaydı, kulağıma sesler getiriyor gaipten. Kim olduğumu, neden bu su birikintisinin içinde uyandığımı söylemiyor. Adım Elena olmalı. Hiç tanıdık gelmiyor kulağıma. Bir serçe kondu aniden, suyun içine düşmüş bir kitabın üstüne tünedi. Meraklı meraklı bakıyor. Şaşırmış olmalı. Cikledi, başını sağa sola yatırdı ama o da beni tanımadı. Ben de tanımıyorum ki, beni. Hareket etmek istedim, korktu, telaşla kanatlandı, yanı başımda duran ağacın alt dallarından birine kondu. Başım hala zonkluyor, etrafıma bakmak için kaldırınca başım döndü, gözlerim karardı yeniden. Sol kolumda bir sancı var,  bakıyorum kan bulaşmış kazağıma. Bej kazağın üstünde kırmızı bir leke. Baktıkça leke büyüyor, çok az oynatabiliyorum kolumu.

“Elena Hanım, yalnız biliyorsunuz, zor zamanlardan geçiyoruz. Ülkemiz işgal altında. Akşamları karartma yapıyoruz. Geceleri mümkün olduğunca ışıkları yakmazsanız…”

Evet benim, kesinlikle Elena benim. Benimle konuşan kim bilmiyorum, tanıdık olmalı, en azından beni tanıyan biri -tanıdık birinin sesi kulağıma fısıldayan. Hala üşüyorum, bir soğuk yel daha esti, geçti üstümden. Yanı başımda duran ağacın yaprakları hışırdadı. Serçe korktu, uçtu. Gözlerim serçede, tek canlı benimle konuşan ve hareket eden. Ben ve ağaç, kımıltısız. Ben yerde yatarken, o yanı başımda dikilmiş bilgiç bilgiç bana bakıyor. Alt dallarındaki yapraklar kurumaya başlamış, bazıları çoktan dökülmüş. Birkaç hafta sonra bütün yapraklar dökülmüş ve çürümeye başlamış olacak. Ağaç da büsbütün çıplak kalacak benim gibi.

Siyah-beyaz bir karenin görünmeyen bir noktasında kıpırtısız boylu boyunca yatıyorum.

“Anne, ben de seninle kütüphaneye gelebilir miyim?”

“Mişka!”

Beynimin içinde benimle konuşan ses ve benim sesimden başka ses yok görünürde ve bir de serçe.

Kütüphanedeyim, kitapların, kitaplarımın arasında. Belleğimde binlerce sözcük ıslanmış, erimiş balçık çamura dönüşmüş, ben de içine düşmüşüm- bildiğim, bildiğimi düşündüğüm, inandığım her ne varsa yitmiş,  gitmiş.  Çürümelerine -engel- olmalıyım.

“Burada güvendesiniz Madam Elena, istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Elbet bu savaş bitecek ve bir gün hepimiz şu ağaçlardaki kuşlar kadar özgür ve eşit olacağız”.

Kara bulutlar damarlandı, çatırdadı, bölündü, dağılmaya başladı. Tavandaki delikten bir ışık seli çağıldadı, aktı. Kütüphane aydınlanır aydınlanmaz serçe bu delikten gökyüzüne uçtu, gitti.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.  

67-Seyda-Anat

 

 

Öykü ve Fotoğraf: Seyda Anat Gökaltay

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page