Ölüm borazanları karşılıklı çalarken…- Ahmet İnsel

ahmet_inselDağlıca’da PKK militanlarının askeri birliğe kurduğu tuzak ve saldırının insani bedeli çok ağır. PKK’nin bir aydan fazla bir süredir yürüttüğü savunma görünümlü saldırı politikasında bir eşik oluşturuyor. Selahattin Demirtaş, bu saldırı haberini alır almaz Almanya’da yapacağı konuşmayı iptal edip, acilen Türkiye’ye dönerken şu mesajı yayımladı: “Öldürmenin gerekçesi olmaz, insanlarımızı ölüme sürmenin de. (…) Kin ve nefret kusmak yerine, bu felaket tezgâhından çıkışın yollarını hep birlikte bulmak zorundayız. (…)”

HDP Eşbaşkanı, çatışmalar yeniden başladığından beri, sadece hükümeti ve güvenlik güçlerini değil, PKK’yi de ama-fakat demeden çatışmayı durdurmaya açıkça davet ediyor. Bu çağrıya elinde silah bulunduranın üsttenci dilinin baskın olduğu yanıtlar geliyor. Bu çağrıyı değersizleştirmek için, HDP’nin önemini küçümsetme çabası hissediliyor.

1990’larda PKK isyan hareketini esas olarak dağda ve kırsalda verilen silahlı mücadelelerle yürütmüştü. Şimdi ise ağırlık merkezinin orta boy kentlere kaydığını, YDG-H örgütünün ön plana çıktığını ama son Dağlıca tuzağında olduğu gibi, HPG’nin de başka bir koldan saldırmaya devam ettiğini görüyoruz. Bunların saldırı değil, saldırıya karşı meşru savunma eylemleri olduğu iddiasının bir propaganda retoriğinden başka anlamı yok.

HPG, 18 Ağustos’ta yayımladığı bildiride, kentlerdeki olaylarda yer almadığını, “gençliğin amatör eylemlerle kendini savunmaya çalıştığını” iddia etmişti. Bu eylemlerin yapıldığı “mahallelere tanklar ve toplarla girilirse, (…)özerklik serhildanı bastırılmaya devam edilirse” HPG’nin de kentlere ineceğini ilan etmişti. Bugüne kadar 12 kentte demokratik özerklik ilan edildi ve HPG güçleri bu kentlerin bazılarında çatışmalara dahil olmaya başladı. YPG’nin içindeki radikal Kürt gençlerinin denetim dışı olmalarıyla sadece izah edilebilecek bir “serhildan” değil bu çatışmalar ne de amatör eylemler.

Özgür Gündem’de 29 Ağustos’ta yayımlanan bir yazıda, “arka arkaya gelen özsavunma ilanlarıyla, bir aydır bölgede isyan başladığı” iddia ediliyordu. Silahların gölgesinde ilan edilen bu özsavunmanın bir isyan olarak tanımlanmasının hukuki ve siyasal sonuçları, bunun devletin güvenlik güçlerinin operasyonlarına sadece yasal değil, demokratik ilkeler çerçevesinde meşru bir zemin oluşturuyor olması belli ki bunu yazanın umurunda değil.

Bunu hatırlattığınızda, Kürt siyasal hareketinin şahin kanadından gelen yanıt, dünyadaki bütün şiddet fetişisti küçük sol örgütlerin söyleminin bir kopyası. Madem Tayyip Erdoğan’ı diktatör gibi tanımlıyorsunuz, diyor bu ses, o zaman “bu diktatörün faşizmine karşı direnenlerin yaptıklarını terör kategorisi içinde değerlendirmeniz” büyük bir yanılgıdır. “Eller tetikten çekilsin ve AKP’ye teslim olunsun gibisinden bir yol haritasını göstermektedir.” Yani AKP’ye teslimiyet çağrısıdır. Halbuki, diye devam ediyor aynı ses, “Tayyip Erdoğan’ı tekçi ve totaliter bir rejimin temsilcisi ya da yapıcısı olarak görüyorsan, ona karşı da direniş içinde olman doğal hakkındır.” (Özgür Gündem, 7.9.2015) Bu direnişin silahlı olması gerektiği, onun dışındaki direniş yollarının ve siyasal mücadele kanallarının teslimiyet olduğu fikri, sol söylemli silahlı mücadeleyi yüceltenlerin sarıldıkları evrensel meşruiyet örtüsüdür.
AKP hükümeti, kadim güvenlik devleti aklını ve milliyetçi refleks ve korkuları hâkim kılarak, tek başına iktidar olma şansını yeniden yakalamak istiyor. İkidarda kalabilmek için kan akmasını göze alabilen bu güce karşı, PKK direnebilme kapasitesini yitirmediğini, bölgenin ve Kürt siyasal alanının hegemonik gücü olmaya devam ettiğini göstermeye çalışıyor. İki taraf da farklı açılardan HDP’nin temsil kapasitesine sahip olmadığını gösterme çabasında birleşiyorlar.

Ölüm borazanları yeniden karşılıklı çalıyor. Ülkeyi bir kan ve şiddet girdabına sürükleyen bu çılgın güç ve iktidar hırsına ve şiddet fetişizmine karşı, Türkiye’de demokrasiyi, barışı, özgürlükleri, eşitliği savunanların “öldürmenin gerekçesi olmaz” diyen HDP’ye sahip çıkmalarından, onu bütün güçleriyle desteklemelerinden başka çareleri var mı?

Ahmet İnsel – Cumhuriyet