Köşe Yazıları

Suruç’un ardından dans edip oynamak

Durukan Dudu

“Daha iyi”yi geçtim, birazcık olsun nefes alınabilir bir ülke ve dünya için verilen mücadelenin aslan payı bizim kuşaklara kaldı. İnsan olanı çıldırtacak kadar kara bir

Durukan Dudu

Durukan Dudu

karanlığın, kendini meleklerin en temizi zanneden şeytanların, karadelikleri kıskandıracak kadar yoğun nefretlerin ve başdöndürücü ikiyüzlülüklerin tarihi, insanın tarihi kadar eski, evet.

Ve ama artık özellikle de internetle her şey, sevabıyla ve günahıyla üstü kapanamayacak kadar açık. Ekranlara düşen her bir katliam, “bizim buralar karanlık da, vardır güneşin doğduğu bir diyar uzaklarda” hayallerine iki ucu keskin baltalarla saldırıyor.

Sabır testinden geçiyoruz her gün. En ağır işkence fantezilerini aratmayan bir karanlığın altında sınanıyoruz. İyiyle kötünün savaşında kötülük taktik değiştirmiş, iyiliği yok ederek değil, delirterek kazanmak istiyor.

Suruç katliamının ardından, hayatının bir noktasında son derece sade ve bir o kadar da ulvi sebeplerle kırsala yerleşmiş dostlarımın içinden geçeni tahmin etmeye çalışıyorum. Kendimden başlayarak, kendimi anlamaya çalışarak. Kolektiften bir dostumun olayı öğrendiğinde nutkunun tutulmasını, “Kardeşim de gidecekti Suruç’a, son anda gidemedi. Gitmedi, ölmedi diye sevinemiyorum bile” diyenin yüzüne vuran gölgenin altında kıpraşan duyguları okumaya çalışıyorum. “Kolektif olarak biz ne yapabiliriz?” sorusuna hiç düşünmeden verdiğim “Medeniyeti baştan kuracağız işte, hep konuştuğumuz gibi. Bıkıp yorulduğumuz an da Suruç’ta düşenlerin fotoğrafları gelecek gözlerimizin önüne, yorulmayacağız” cevabının samimiyetini, gerçekliğini, anlamını tartıyorum. Suruç haberini okurken dolup taşan gözlerimin, beş dakika sonra kuruluktaki çekici, kutudaki çiviyi, damdaki buğday çuvalını, meradaki armut ağacını, balyozun sapına sıkıştırılacak takozu ararken fıldır fıldır dönmesini düşünüyorum.

Bu kadar yoğun ve en fenası da kendini “iyi” sanan bir kötülükle kaplanmış vicdanların diyarında attığımız her kahkahanın, kurduğumuz her hayalin, medeniyeti baştan kurmaya taşıdığımız her bir kucak odunun, onardığımız her bir parça toprağın… O kötülüğe kurban edilmiş yaşıtlarımıza yapabileceğimiz en büyük ihanet mi, yoksa en büyük vefa borcumuz mu olduğunu düşünüyorum.

İyimser bir umutla kendimizi kandırıp kötülüğe meydan mı bıraktığımızı, yoksa kötülüğü içten içe kemirip sonunu mu hazırladığımızı anlamaya çalışıyorum.

Bildiğim bir şey var, o da kötülük karşısındaki mücadelenin artık bir gerilla savaşına dönüştüğü. Tarihin elbet bir gün yazacağı epik bir savaş bu. Kötülüğün kara orduları, aklını ve vicdanını yitirmiş zavallıları meydana tek nizam sürerken iyiler kolektifliğin ve yaratıcılığın sınırlarını zorluyor, her bir birey elinden gelenle, yapmayı bildiğiyle, yapmaktan keyif aldığıyla katkı sunuyor direnişe. İki ileri bir geri bir yaşam dansı bu, çeliğin soğuk sertliğini suyla, toprakla, rüzgarla dövüyoruz. Dansımız, elimizdeki tek gerçek silahımız. O yüzden zaten, dans etmeyi bıraktırmaya çalışıyor bize kötülük. Danstan bıkalım da, elimize geçireceğimiz bir delik deşik tenekeyle savaşalım istiyor.

Ben bu hayata aksak adımlarla, sallanarak, açık bir zihin ve yoğun duyguları bir arada tutarak, stratejiyle ruhsal farkındalığı bir arada yoğurarak, insanlığı baştan kuracak bir oyuna “haydi kalk, oturmaya mı geldik? Sanki bi’ daha mı gelecez dünyaya?” nidalarıyla katılmaya geldim.

Suruç’a abisi ve annesiyle giden ve ikisini de patlamadan kaybeden genç çerkes kızın kendi kız kardeşim, ölen ağabeyin de bizzat ben olduğunu bilerek oynayacağım.

Gülen gözlerini yaşarken görsem “Selam =)” diye ürkek ürkek yanaşmak isteyeceğimi bildiğim genç kadının artık vicdanımın yüksek hakim kurulu başkanı olduğunu bilerek oynayacağım.

Kötüye olan öfkesini yansıtan kararlı yüz hatlarında ancak iyilerin görebileceği bir sıcacıkkanlılığı da barındıran yaşıtım adam sanki hep arkamda, düşecek gibi olsam koluma girmeyi bekliyormuş gibi oynayacağım.

İşin fikriyatını ve stratejisini en derinden çözmüş ve belki de bu yüzden esprisi/laf atması eksik olmayan acar adamın içbarışını, onurumu yüceltici – gururumu sündürücü şifa niyetine içerek oynayacağım.

Gençlerin arasına karışmaktan zerre çekinmemiş kır bıyıklı amcanın bugüne dek akıttığı her bir damla gözyaşını yüreğimin örsüne dökeceğim su edip oynayacağım.

“Katkım olsun” diye haftalarca standda boncuk satıp yardım birikteren kadın ve erkeklerin emeğini kendime tevazu edip oynayacağım.

Suruç’u kendi evim bilerek oynayacağım.

Oyunları, renkleri, farklılıkları, mutluluğu ve umudu yok edince kendi nefretinde boğulup yok olacaklarının farkında olmayanlara da deva olsun diye, gülümseyerek oynayacağım.

Ağlamaktan yüksünmeyerek, yasımı tutarak, gözyaşlarım gözlerimi bulandırmadan ve hatta görüşümü keskinleştirerek oynayacağım.

Oyunum bitip de kenara çekilme vakti geldiğinde, şenlik alanına son bir defa bakıp huzurla gülümseyerek gözlerimi kapatabilmek için oynayacağım.

Kırk yıl sürecek bir oyun bu, kaçar mı?

Durukan Dudu