Eksik kalan bir hikaye… Soma

Bugün Soma Maden Faciası’nın 1. yıldönümü. Yıldönümünde Çanakkale muhabirimiz Güneş Dermenci‘nin facianın birinci ayında gerçekleştirilen Soma ziyareti sonrası kaleme aldığı yazısını paylaşıyoruz.

* * *

O gün bindiğimiz otobüs ilk kez sapacaktı
Çanakale İzmir yoluyla uzun yıllara dayanan tanışıklığımda
önünden hep hızla geçtiğim tabeladan, Bergama’ya.
Yaklaşık bir saat sonra da
coğrafya dersinde yeraltı kaynaklarımızı ezberlemeye çalışırken
yakaladığım bir harf benzerliğinden,
linyit kaynaklarımızda ilk aklıma gelen, Manisa – Soma’ya…
Soma,  çocukken kurduğum bu yarım uyaklık masum oyundan şimdi çok uzakta.
Yüzlerce çocuk var orada oysa…
Çoğu çok küçük, ders kitabımdan öğrendiğim yaştan Soma’yı.
Yağmurdan mı havanın ağırlığı, yoksa değil şehre, ülkeye sinen ağıttan mı?
Şehrin girişinde kara dumanını aralıksız gökyüzüne salan termik santralin ürkütücü bacasından mı?

51

Yakınından geçtik bir kamyon dolusu oyuncakla.
Kitap, defter, kalem, flüt, top, uçurtma… Ve bisiklet.
Tüm bunlar yeter mi kömür karasının bulaşıp eksik bıraktığı hayatlara bir an olsun renk katmaya?

Babasıyla hiç oyun oynayamamış, tanışamamış ya da oyunu yarım kalmış çocuklara dokunmak, sarılmak için çıktık yola. Annelerinin elini tutmaya, konuşmaya,  susmaya, ağlamaya, dinlemeye, acılarını paylaşmaya. Söz vermeye onları hiç unutmayacağımıza…

45

Çanakkale Tabip Odası önderliğinde başladı kampanya.
Soma’da babasını maden faciasında kaybeden çocuklara psiko-sosyal travma noktasında destek vermek amacıyla, özellikle yaz tatilinde dikkatlerini başka alanlara odaklayacak kitap, oyuncak, bisiklet, uçurtma ve kırtasiye malzemeleri gibi yardımlar toplandı iki hafta boyunca…
Çanakkale Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. İlhan Pirinçciler, fotoğrafçı Aykan Özener aracılığıyla eski öğrencisi Soma Galatasaray Taraftar Derneği Başkanı, sürecin, gelişmelerin Soma’daki canlı takipçisi, maden işçilerinin ailelerini ve hikayelerini çok iyi bilen gönüllü Mehmet Ali Işık’la birlikte planladı izlenecek rotayı…
Çanakakale Tabip Odası’nın başlattığı kampanya, çeşitli kamu kurumları, meslek kuruluşları, sendikalar ve halk da büyük destek verince hızla büyüdü Çanakkale dayanışmasına. İki otobüs,
bir kamyon oyuncak ve ne diyeceğiz kaygısıyla vardık Çanakkale’den Soma’ya.

48

Sıla ve abisi Samiyle tanıştık ilk girdiğimiz evde.
Savaştepe köyünde.
Sıla kitaplarına sarıldı, çok sevdi,
babasının iş güvenliği kurallarının hiçe sayıldığı maden ocağına inmeden önce evden çıkarken önünden geçtiği, kapısında uyulmadığı takdirde 5 TL ceza isteyeceği “kurallar” ını yazdığı çizgili defter kağıdının asılı olduğu odasını ve oyuncaklarını gösterdi.
Duvarda Sami’nin sünnet kıyafeti… Neyse ki iki yıl önce giymişti.

55

Babasına son dokunuşu, ona veda ettiğinden, herşeyden habersiz
tabutuna kondurduğu öpücük olan 2 yaşındaki Hira Nur’un evindeyiz şimdi.
Bu anı haberlerde izlerken boğazımız düğümlenmişti.
Uyuyor… Melek gibi…
Annesi lokum tutuyor.
Oğlunun fotoğrafının siyah bantlarla asılı olduğu pencerenin gerisinde, gözü yaşlı,
onun Hira Nur’unu  on yıl nasıl beklediğini, hiç doyamadan gittiğini anlatıyor.
Odanın kenarında, üzerinde Hira Nur’un kıyafetlerinin asılı olduğu bir soba.
Yanmıyor. Nasıl yanar ki bundan sonra?
Ellerim lokum, rutubet ve acı kokuyor…

Hep garibanlar mı ölür?

46

Arada, küçücük bir ev tarif ediyorlar sonra…
Ev diyorum ama tek göz oda, mutfak aynı zamanda.
İçeride dünya tatlısı esmer bir oğlan…  Hasan… 4 yaşında.
Meğer daha büyük bir ev yapabilmek için girmiş babası maden ocağına.
Son çıkarılanlardanmış… Ne anlatayım ki diyor annesi, dert ortağımdı, eşimdi.
Şimdi kimseye bir şey anlatamıyorum, kimse anlamıyor.
En fenası geceleri, boşluğu herkes gidince ortaya çıkıyor.
Oğlumuz doğuştan  hasta, köylüyüz biz, garibanız.
Hep garibanlar mı ölür?
Ne anlatayım diyor yine, bir şey soramadım ki, ne sorulur ki?
Röportaj yapan muhabirlerin “kaç yıldır madendeydi” sorusundan öteye neden gidemediklerini
şimdi anlıyorum.  Ne söylenebilir ki ?
Hiçbir şey Hasan’ın babasını geri getirmez ki…
İki çam fidesi siyah poşette, leğenin içinde, evin önünde.
Başına dikeceğim diyor, ellerimle… Ne söyleyeyim ki…

Bizim ziyaretimizden yaklaşık bir hafta önce dernek kurdu madenciler Savaştepe’de.
Hayat… Davullu zurnalı gelin çıkacak birazdan bir evden az ötede.
Derneğin camında düğün davetiyeleri, yanında ölenlerin isimlerinin listesi.
Ayda on beş lira aidat, yirmi beş kuruşa çay.
Bu dernek madenciler çok önemli, ilk yürüyüşlerini o hafta başında yaptılar.
Konuşurken madencilerle, genç bir kadın geldi yanımıza.
Üç kızı var, bundan sekiz ay önce kaybetmiş eşini madende iş kazasında.
Duyulmadı dedi, tekti.
Senin öldüğünü zannetmiştim dedi sonra içlerinden birine, iyi olduğuna sevindim.

47

Sarıbeyler köyüne geçiyoruz oyuncak kamyonuyla.
Acı elle tutulacak kadar büyük burada da…
Evler daha küçük ve bakımsız Savaştepe’ye bakınca.
Tek oğullarını kaybetmiş, barakadan bozma bir evde yaşayan çok yaşlı bir madenci ailesine sarılıyoruz.  Dostlar sağolsun evladım diyor dede.
Yufka açılıyor hemen aşağıda taşların üzerinde.
İkram etmeden göndermiyorlar.

Köyün çocukları kamyonun başında, etrafta flüt sesleri,
bozuk yollarda bir aşağı bir yukarı bisiklet sürenlerin neşesi.
4 yaşında iri gözleri mahcup gülümsemesiyle küçük bir kız çekiyor dikkatimizi.
Adı Ceren, dünya güzeli.
Çok şükür ki babası hala yanında, o da madenci.
Bebeğini çok sevdi, bir de bisiklet istedi.
Onun boyuna göre bisiklet kalmamıştı, başka hediyeler verdik ama çocuk işte…
Çok ağladı, babası ben sana alırım kızım dedi, çaresizdi.
Ağlamasına çok üzüldüğü için gitti, Ceren duymadı ama biz duyduk, keşke ben de ölseydim dedi.
Berçem Ablası giderken ona bisiklet alacağına söz verdi.
Birkaç gün sonra Mehmet Ali Abisi götürdü Ceren’e pembe bisikletini…
Ceren bir daha hiç ağlamayacağım dedi, önce bisikletinin üzerinde poz verdi,
sonra tekerleklerini annesine sildirtip babası gelinceye kadar evde bekledi.
Baba madenden eve geldi, mutluluktan ağladı, Ceren babasına kocaman sarıldı.

54

Çocukların hayatlarına değerken, avuçlarımızda kaldı minik elleri…
Emirhanla Sudenaz gibi…
Anne, anneanne, babaanneyle birlikte yaşıyorlar aynı evde.
Dört kadınlı bir evin on bir yaşında, tek erkeği.
Bisikletleri bahçede kuruldu, Sudenaz’ınkinin bir vidası o an kayboldu. İlhan Hocam vidayı nasıl halledeceğimiz konusunda endişelenirken Aykan Hocam, Emirhan halleder dedi.
Emirhan hemen atılıp, bisikletçinin yerini tarif etti, ben yarın yaptırırım dedi.
Aykan Hocam, ayrılmadan önce, sizi hep bisikletlerinizle hatırlayalım çocuklar diyerek bahçede fotoğraflarını çekti. Benim ömür boyu unutamayacağım kareyse,
Emirhan’ın, bahçenin ortasında kalan babasının iş çantasını kenara kaldırışı,
bir omzu aşağıda, ağır adımları…

Soma’da hayaller de eksik kaldı hayatlar gibi, hikayeler de…
Belki de onun için babalarının mezarları başına bırakmış çocuklar en sevdikleri oyuncaklarını, sallanıp çıkan süt dişlerini, kıyafetlerini, karnelerini, fotoğraflarını…
Madenin içinde kalan parçalarına, yeryüzünden bir hatıralarını.
Arkada kalan sevgililer gözyaşlarını,
anneler parmaklarıyla takip ede ede okudukları dualarını.
Babalar, kardeşler, akrabalar ağıtlarını…
Bugün Soma Faciasının birinci ayı…
Sahi, kaç zaman geçerse unutulur ya da unutturulur acı?

49

Büyük bir boşluk ve yalnızlıkla,
ihmaller zincirinin öfkesi, o madene girme zorunluluğundaki çaresizlik ve
güvensizlikle, eksik kalan hayalleri, dilekleri, aileleri, sevgileriyle yüzlerce insan orada.
Seslerini duyuyoruz, çok yakınımızda.
Ve binlerce maden işçisi, her sabah boyunlarında fenerleri,
çok düşük ücretlerle kömür çıkarmaya iniyorlar insana yakışmayan koşullarda.
Resmi rakamlara göre 301 madencimiz yaşamını yitirdikten sonra öğrendiğimiz ocaklarda,
kıyafetleri gibi, hayatlarını da asıyorlar o paslı zincirlerle kirli kovalara…
Hatta bazen o kovaların içinde indiriliyorlar ocağa.
Bir gün daha çıkarsa yüzünde karasıyla madenci ışığa
şükrediyor ailesine kavuştuğuna…
Yarının garantisi var mı yine böyle bir facia yaşanmayacağına?
Sadece madenler değil, her gün işçiler ölüyor  Soma faciasına sebep olan düzende, koşullarda, iş başında…  Acımız çok büyük, derin…
Dileyelim ki, ışık olsun madencinin başından düşen güneşi tüm karanlıklara.

56.Güneş Dermenci

 

Güneş Dermenci