Anne sütü neden antikapitalist bir direniş hattıdır

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, beş yaş altı çocukların ölüm sebeplerinin yüzde 11.6’sı anne sütüyle beslenmemek. Anne sütü, her yıl 800 bin çocuğun hayatını kurtarabilir. Örgütün tavsiyesi, eğer mümkünse iki yıl ve hattâ daha uzun süre anne sütüne devam etmek.

Ne acı ki bu çok basit gözüken faaliyet çeşitli şekillerde ve çok etkili yöntemlerle engelleniyor. Çok uluslu şirketler, en başta da Danone ve Nestlé saldırgan yöntemlerle kendilerine hemen her ülkede pazar yaratmaya uğraşıyorlar. Bunun için reklâmlar hazırlıyor; ardı arkası kesilmeyen kampanyalar düzenliyorlar. Ancak uyguladıkları asıl yöntem, doktorları-hastaneleri bağlamak. Şöyle bir örnekle ne kastettiğimi anlatayım: Kendi kızımın doğumunun üstünden daha 24 saat geçmemişken bir doktor ve iki hemşire hastanedeki odamızı basmıştı. Bize, bebeğin sarılık değerlerinin eşiğin üstünde olduğunu, Azade’yi ya yirmi dört saat küveze (yapay ışık altına) koymak durumunda olduklarını yahut mama takviyesi gerektiğini söylemişlerdi. O ânı unutmuyorum. Doktorun cümleleri daha bitmemişken hemşirelerden biri mama paketini açmıştı bile. En çok da yaşadığım çaresizliği ve endişeyi hatırlıyorum. İki zor yoldan birini seçmek durumundaydık ve mama elbette ki daha kolay bir çözümdü. Kelime edememiştik. Azade bir kaşık aldı, sonra reddetti. Biz o noktada yan çizdik. “Bir düşünelim, bir araştıralım,” dedik. Doktor tahammülsüzdü, kızdı: “Cahil misiniz? Bilim bu! Nesini düşüneceksiniz?” Hakareti yuttuk, araştırdık. Başka hastanelerin başka eşik değerleri belirlemiş olduğunu; farklı ülkelerde bambaşka değerler tavsiye edildiğini öğrendik. Korkacak bir durum yoktu aslında; ama biz korkutulduk. Zira, yine sonradan öğrendik ki, ilk yirmi dört saatte mama verildiği takdirde çocukların önemli bir bölümü emmeye devam etmiyor. Şeker içerikli mamalar bebeğe daha tatlı geliyor.

Şirketlerin doktorları-hastaneleri bağlaması

Doktorların-hastanelerin bağlanması derken bunu kastediyorum. Sonradan bu işin peşine düştük. Bu şirketlerin doktorlara ve hemşirelere “eğitimler” verdiğini, otellerde ağırladığını-gezdirdiğini ve hattâ doktorların bir kısmının akademik kariyerlerinin ilaç-mama şirketlerinin finansmanı ile mümkün olduğunu öğrendik. 2013 yılında İngiliz The Independent gazetesinin ilk sayfasında Danone’nin mama markası Milupa’nın Türkiye’deki büyük bir skandalı afişe edildi.

O haberin hazırlanmasında eşim ve ben bilfiil çalıştık. Olay özetle şuydu: Milupa, 6-36 arası bebeklerin her gün 500 ml. süt ihtiyacı olduğunu iddia eder, buna yönelik dev bir kampanya düzenler. (0-6 ay arası bebeklerin ihtiyacının ise 750 ml. olduğunu söylerler, ama belli ki kampanyanın asıl hedefi 6 ay sonrasıdır.) Görünürde kulağa hoş gelen bir sloganları vardır: “Biz, anne sütünü destekliyoruz.” Fakat devamı şöyle: Ama eğer çocuğunuz kâfi miktarda süt almıyorsa, beyin gelişimi durur; şu olur, bu olur. Bu yolla anne-babaları takviye ürünlere yönlendirirler. 500 ml. yalanını da UNICEF’in tavsiyesi olarak lanse ederler.

Yalan diyorum; çünkü UNICEF’in böyle bir beyanı yoktur. Gazeteci Melanie Newman UNICEF’le temasa geçtiğinde bunun külliyen uydurma bir sayı olduğunu, her çocuğun farklı bir ihtiyacı olduğunu, önemli olanın miktar değil muhteviyat olduğunu söylerler. Anne sütünün (az-çok) her durumda daha iyi olduğunu beyan ederler.

43.tigersAptamil, bu kampanyayı hazırlarken doktorları ve hemşireleri kullanır. Gelen annelerin sütleri ölçülür, ortalamalar alınır. Türkiye’de kadınların ekseriyeti yarım litreden (500 ml.) az süt vermektedir (330 ml. civarında); ama bu aslında bir sorun değildir. Yine de şirket tarafından sorun olarak pazarlanır. Yarım litre bile ince ince düşünülmüştür o anlamda. Web sitelerinde hiçbir bilimselliği olmayan testlerle kadınların verdikleri süt miktarını ölçerler. Emzirme süreleri ve sıklığı üstünden tahminî rakamlar üretirler. Testi birkaç kez de ben çözdüm. Günde saatlerce emzirdiğinizi işaretlemediğiniz müddetçe sonuç hep aynı çıkıyordu: “Eksik var, buyrun şu ürünümüze…”

Haberin hazırlanma aşamasında Sağlık Bakanlığı’na, doktorlara, Türk Millî Pediatri Derneği’ne, Migros’a vesaire kuruma yazıp görüşlerini sorduk. Bunlar kampanyaya destek olmuşlardı. “Ne diyorsunuz,” dedik. Çoğu ya hiç cevap vermedi ya da yuvarlak cümlelerle (biz kurum olarak anne sütünü hep desteklemişizdir vs.) olayı geçiştirdi. Hattâ bir doktor, kendi iç yazışmalarının kullanılmasının (kampanyayla ilgili çatlak sesler çıkaranlar olmuş, bunlar elimize geçmişti) uygun olmadığını beyan edebilmiş, bizi bu konuda bilgilenmemiz için UNICEF’in harcıâlem bilgilerinin olduğu sayfalara yönlendirmişti.

En çok kanıma dokunan da bütün bunların bir eğitim/aydınlatma misyonuyla yapılıyor olması oldu. O dönem (2013 öncesi) yine Danone’nun sahibi olduğu Carrefour zincirlerinde annelere güya eğitim verilir. Türkiye’nin her yerinde… Kızımı alıp birine katıldım. Bir diyetisyen az beslenmenin yaratabileceği sorunları anlattı uzun uzun, ardından bir başkası şirketin ürünlerini tanıttı. Sunumun sonunda yanlarına gidip dostane bir tavırla verdikleri eğitimle ilgili izlenimlerini sordum. Güneydoğu’daki kadınlardan şikayetçiydiler. Anlamıyorlarmış, cahillermiş. “Onları iki tur eğitmek gerek,” dedi ekipten biri. “Önce cahil olduklarına ikna etmek, ardından beslenme eğitimi vermek lâzım.”

Buradaki katmerli sorunların, bilindik ırkçılığın muhasebesini okuyucuya bırakıyorum. Peki bu haber çıktıktan sonra ne oldu? Şu: Ceza alan olmadı, yasal bir süreç işlemedi. Bunun yerine bazı gazetelerde reklâm kokan haberler çıktı. Independent’da çıkan haberin anlaşılması güç bir özeti verildi, ardına (kimi zaman haberden daha uzun) Danone-Türkiye’nin kamusal hizmetlerini, bu konudaki duyarlılığını anlatan resmî bir açıklama eklendi. Bir süre sonra kampanya geri çekildi; yerine “annelere süt” adıyla yeni bir kampanya başlatıldı. Hayat devam etti.

Tigers

Bütün bunları bağlayacağım yer bir film. Bu sene İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Kaplanlar (Tigers) isimli film, Nestlé mamalarının 1990’larda Pakistan’da çocuk/bebek ölümlerine yol açan skandalını anlatıyor. Film bir mama mümessilinin (ismi Ayan) hikâyesi etrafında örülmüş. Doktorların birtakım hediyelerle (yani aslında rüşvetle) nasıl ikna edildiği anlatılıyor. Mümessiller öyle “iyi” çalışıyorlar ki doktorların ailelerinden özel zevklerine kadar her konuda bilgi topluyorlar önce. Ardından yarı arkadaşlık yarı iş şeklinde yürüyen bir ilişki kuruyorlar. Maksat, o hastaneden çıkan tüm annelerin mama kullanmasını sağlamak.

45

Ancak filmdeki mümessil Ayan, mamanın ölümlere yol açtığını öğrenince işi bırakır, şirkete savaş açar. Bekleneceği üzere tehdit edilir, korkutulur, para teklif edilir. İş en sonunda uzun ve dolambaçlı bir hukukî sürece yuvarlanır. En iyi avukatların en pis yöntemlerle iş yaptığı bir alandır bu. Ayan’ın inanılırlığı sorgulanır, karakter infazı yapılır. Kısmen de başarılı olunur; zira uzun bir süre bu önemli olay, Ayan’ın aslında içten pazarlıklı olup olmadığı üzerinden tartışılır. Ayan, Pakistan’da can güvenliği kalmadığı için yedi sene Pakistan’a dönemez, ailesiyle görüşemez.

Nestlé’nin resmî sitesinde konuyla ilgili bir açıklama var. Özetle “olay çarpıtılmıştır, bu çalışanımız kötü niyetlidir” deniyor. Hayat devam ediyor. Bu da bahsi geçen şirketlerin geçmiş sicili için bakınız.

Bu şirketlerin her şeye rağmen bir ihtiyaca cevap verdiği söylenebilir. Kısmen doğru. Ancak hiçbir ihtiyaç bu korkunç pazarlama tekniklerini haklı çıkarmaz. Üstelik bu ihtiyaçların piyasa dışı yöntemlerle çözülebildiği başka uygulamalar hâlâ varken. Evet, süt anneliği! Piyasa toplumu bizi anti-sosyalleştiriyor. Piyasa dışı sosyal ağlar yok ediliyor. Yerine, yolu piyasadan geçen başka ilişkiler tesis ediliyor. Duygusal bir dönüşüm bu aynı zamanda, her mevziye saldırılıyor. O yüzden günümüzde süt anneliği kimileri için (sebep hijyen olur, güvensizlik olur) uzak bir mazi hâline gelmiş durumda.

Dahası, annelerin korkutularak mamaya yönlendirilmesinden evvel denenebilecek başka yollar var. Sütü ilk anda gelmeyen annelere yönelik emzirme eğitimlerini yaygınlaştırmak mesela. Bu konuda o kadar çok teknik var ki… Çoğu zaman işe de yarıyor üstelik. Bu işler, pazarlamaya harcanan akıl almaz paraların çok daha azıyla yapılabilir. Eğer hiçbiri olmuyorsa belirli sınırlar dahilinde mama kullanılabilir, neden olmasın? İşin aslı, bu gıdaların pazarlanmasıyla ilgili hâlihazırda uluslararası yasalar var. Şurada.

Daha fazlası da mümkün. Bu mamûlün sosyalleştirilmesi, yani şirketlerin elinden alınması, reklâmın yasaklanması, standart paketlerde satılması gibi uygulamalar hayata geçirilebilir.

Toparlıyorum. Bu ufak vaka bile piyasa dışı sosyal ağların nasıl hayal edilebileceği üzerine ilham verici bir örnek sunuyor. Daha büyük değişimlerle ilişkilenebilecek birtakım direniş mevzileri ortaya çıkarıyor. Süt meselesi, neden böyle bir toplumda yaşamanın bu kadar boğucu olduğunu gösteriyor.

Bahsettiğim filmin bir gösterimi daha var. Vaktiniz varsa gidin, çünkü film benim anlattığımdan çok daha güzel.

Filmi izlemek isteyenler için: 18 Nisan 2015 / 21:30 / Beyoğlu Sineması

44.Ozan-Zeybek-Yesil-Gazete

 

Sezai Ozan Zeybek

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page