Köşe Yazıları

2 Merkez Bankası 2 siyasetçi

Erdoğan ile Merkez Bankası (TCMB) arasındaki faiz çekişmesine Alexis Çipras ile Avrupa Merkez Bankası (ECB) arasındaki çekişme eklendi. Konunun yabancısı için izlemesi ve karşılaştırması zor bir durum. Merkez bankaları bağımsız olmalı mı? Fiyat istikrarı tek hedef olabilir mi? Seçilmiş siyasetçiler mi yoksa atanmış ve bağımsızlaştırılmış merkez bankaları mı haklı?

Çipras’ın ECB eleştirisi teknik ve ahlaki düzlemlerde oldukça haklıyken, Erdoğan’ın TCMB eleştirisi bir o kadar haksız.   Erdoğan neden haksız? Haksız çünkü fiyat istikrarını (düşük ve durağan enflasyon) kanun çıkararak TCMB’ye misyon olarak veren kendisidir. Öyle ki, TCMB bu hedefe (enflasyon hedefine) ulaşmak için istediği politikayı uygulamada bağımsızdır. Faiz de en önemli silahıdır. Ekonominin ısınmaya başladığını hissettiğinde faizi yükseltir, durgunluk belirtisinde faizi düşürür. Üretimin belli bir patikada seyrediyor olması makroekonomik dengeler için önemldir. Erdoğan, eğer faizin yüksekliğinden yakınıyorsa, yapacağı şey şikayet etmeyi bırakıp hala kontrolü altında tuttuğu meclisten çıkaracağı bir kanunla TCMB’nin bağımsızlığını sonlandırabilir. Ama gerçekten bunu yapabilir mi? Seçimden önce hiç yapamaz. Yapamayacağı şeyi tekrar tekrar önümüze getirmesini kendine “mağduriyet” sığınağı inşa etmek gayreti olarak görmek gerekir.  Seçim öncesi demek istediği aslında şöyle birşey: “ah şu TCMB yönetimi olmasaydı, faizler inseydi, ben ülkeyi ne kadar hızlı büyütürdüm, ne kadar çok istihdam yaratırdım. Ama izin vermiyor vicdansızlar”. Yerseniz.

Bir önceki başkan Durmuş Yılmaz’a “haddini bildirmeye” çalışırken de haksız Erdoğan. Durmuş Yılmaz kadar Erdem Başçı’da kendilerine verilen görevi layıkıyla yerine getirmiş parlak bürokratlardır. Hükümete seçimleri kazandıran ekonomi politikaları ise, ki Erdoğan her seçim meydanında bunu savunuyor, bu başarıda Erdem Başçı (Durmuş Yılmaz), Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’in katkıları tartışılmazdır. Ülkede bunca şey olup biterken finansal piyasaların görece sakin kalmış olması da yönetimde bu kişilerin kalmış olmasındandır. Böylesi bir değerlendirme, hükümetin ekonomi politikasının şartsız kabulü anlamına gelmez. TCMB’nin izlediği politikaların emekçiden, doğadan yana olup olmaması ayrı bir tartışmadır.

Şimdi, neo-klasik iktisadın yani egemen güçlerin iktisadi anlayışının bir ürünü olan “bağımsız merkez bankası” fikrini değerlendirebiliriz. Merkez bankası bağımsızlığı yüksek ve düşürülemeyen enflasyona çare olarak önerilmiş kurumsal bir çözümdür. Enflasyonla para basımı arasında sıkı ilişki vardır. Ekonomide yeralan her aktör kazancını maksimize etmek amacıyla ürettiği ya da sahip olduğu malın fiyatının gelecekte ne olacağını bilmek ister. Herkesin bir fiyat beklentisi vardır. Bu beklentiler güncel gelişmelerden etkilenir, özellikle hükümetin ekonomi politikalarından. Hükümetler malum sebeplerden dolayı açıktan para basmaya meyillidir, özellikle seçim öncesi. Seçimlerden kaynaklı dalgalanmayı önlemek, yani enflasyon yaratacak para basımını engellemek ancak merkez bankasını siyasetten bağımsızlaştırmakla mümkün. Bir türlü sözlerinde duramayan siyasetçiler kaybettikleri itibarlarını, ve inandırıcılıklarını merkez bankasını bağımsızlaştırarark geri kazanmaya çalışırlar. Bağımsızlaşmış merkez bankalarıyla beklenmeyen enflasyon riskiyle karşılaşma olasılığı düşer, bu da enflasyonu düşük ve durağan bir düzeye indirir. Bankaya yapılacak her tür müdahale bankanın inandırıcılığını zedeler, enflasyonu belli bir düzeye (enflasyon hedefi) çekmeye çalışan bankanın işini zorlaştırır. Başka ülkelerde siyasetçilerin para politikası konusunda kamuoyu önünde konuşurken oldukça temkinli olmalarının sebebi de budur.

Bir merkez bankası fiyat istikrarından başka hiçbirşeyi dert etmemeli mi? başka hedefler ne olabilir. Bağımsız da olsa fiyat istikrarı yanında çıktı açığı ve/veya istihdam düzeyi gibi hedefleri olan bankalar da mevcut dünyada. Bu hedeflere başkalarını eklemek teorik olarak mümkün, mesela biyokapasite açığını asgari düzeyde tutmak gibi.

Çipras’ın AB’nin gündemine taşıdığı sorun da budur. Çipras, mevcut kemer sıkma politikalarıyla Yunansitan ekonomisinin bırak toparlanmayı daha da çöktüğü tespitini yapıyor. Sayılar da bunu doğruluyor zaten. Borcum borç, ama bu şekilde istesem de ödeyemem diyor. Öncelikle bir soluk alayım, çöken ekonomimi toparlayayım, yüksek büyüme dönemlerinde daha fazla, düşük büyüme dönemlerinde daha az biçimde borçlarımı ödeyebileceğim bir düzenleme istiyorum diyor. Haklı olarak. Bugün AB’yi yönetenler de bundan başka çıkışın olmadığını gayet iyi biliyorlar aslında da tek dertleri Yunanistan’a verilecek tavizin diğer ülkeleri de (İspanya, Portekiz, İtalya) kapıda sıraya dizeceğinden korkuyorlar. Oysa korkunun ecele faydası yok. Syriza’nın galibiyetini ilan ettiğini an AB’de oyunun kuralları değişti. İspanya’da Podemos’un, İrlanda’da Sinn Fein’in başarıları bu gerçeği daha da belirginleştirecek sadece. ECB son günlerde oldukça ilginç açıklamalar yapıyor Yunanistan ile ilgili. Alışık olmadık derecede Almanya’nın politikalarına angaje bir çizgide Yunanistan’ı tehdit eden kararlar alıyor. Ve misyonunu ve sahip olduğu araçları kötüye kullanıyor.

Erdoğan eğer kızacak merkez bankası arıyorsa TCMB’yi bırakıp ECB’ye baksın. AB’nin büyük başları tarafından mağdur edilen Yunanistan’a yardım elini uzatmalı, ECB’nin almaya yanaşmadığı Yunan tahvillerinin bir kısmını almalıdır. Kendini konumlandırmaya çalıştığı pozisyon, ya da en azından komşuluk bunu gerektirmez mi?

 

Ahmet Atıl Aşıcı