Türk tipi hassasiyet: Sert eleştir, uyar ve…- Murat Sevinç

Üç dört yıl önceydi sanırım. Çok sevdiğim, son derece akıllı ve iliklerine kadar muhafazakâr bir öğrencim, konu ifade hürriyeti, kamu düzeni ve meşhur ‘Fazıl Say’ kararına geldiğinde, mealen şöyle bir soru sormuştu: “Fazıl Say’ı sokakta görsem dövmek isterim. Benim gibi üç beş kişi daha olsa, Fazıl Say’ı sokakta dövmeye kalksak, kamu düzeni bozulmuş olmaz mı? Bu durum, Say’ın ifade hürriyetini sınırlamak için bir gerekçe değil midir?”

Öğrenci, Türkiye’de ortalama yurttaşın duygularına tercüman oluyordu aslında. Temel hakların sınırlanması konusuna, olabilecek en çarpık biçimde yaklaşıyor ve ‘kamu düzeni’ kavramını, yalnızca kendisi gibi düşünenlerin varlığını sürdürebileceği bir dünyaya yol açacak şekilde kurguluyordu.

Bir diğer örnekle bakalım: Türbanlı bir kadına tahammül edemeyen ve o baş bağlama şeklini yaşamına bir saldırı olarak algılayan üç beş kişi çıkıp bir kadını dövmek istese kamu düzeni bozulur;  bu durumda türban yasaklanmalıdır! Hoş geldin faşizm.

Aslolan, önceliği  ‘ifade özgürlüğü’ne vermek
Fransa’daki katliamın ardından, Türkiye’de ifade hürriyetine sahip çıkan insanlar, Charlie Hebdo’daki bazı karikatürleri yayınladı ve yayınlayacak. Bunun, son derece doğal bir hak/özgürlük olduğu kanısındalar ve haklılar. Mücadeleyi verenlerin inançlı olup olmayışları, yalnızca onları ilgilendirir.

Ayrıca hatırlatmakta yarar var, aynı insanlar yıllarca, saçma sapan rektörlere ve YÖK başkanlarına karşı, başı kapalı öğrencinin hakkını savunmuşlardı. Birlikte, insan gibi yaşayabilmek için. İfade özgürlüğüne sahip çıkanların diğerlerinden farkı, sırtlarını devlete yaslayıp efelik taslayanlardan olmayışlarıdır.

İnsan hakları hukuku, dinleri değil, bireyleri korur. Bireyin aşağılanmasına, ezilmesine, ayrımcılık yapılmasına karşı önlemler geliştirir. O birey, hemen her zaman ‘azınlıkta’ kalandır. Korunduğu, çoğunluğun inancı (yani hakim olan), siyasi görüşü ve uygulamalarıdır.

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de Müslümanlar azınlık, İslam dini de azınlığın inancı değil. Tabii, buradan ‘Çoğunluk mensubunun hakkı ihlal edilebilir’ sonucu çıkmaz. Her konuda olduğu gibi, hak tartışması ve sınırlama konusu da, bir ‘ölçü’ meselesi. Aslolan ise önceliği her durumda ‘ifade özgürlüğü’ne vermek.

O yerlerin, başka isimleri var
Tabii adına ister laik ister seküler denilsin, nihayetinde kurum ve uygulamalarını dini esaslara dayandırmayan sistemlerden söz ediyorum. Din devletlerinden değil.

Türkiye, Anayasası’na göre laik. Tüm inançlara ve tabii inançsızlığa eşit mesafede durmak zorunda. Bu, bir zorunluluk. Yöneticilerin keyfine bırakılmamıştır. Ancak Türkiye’de diğer pek çok anayasal ilke gibi, laiklik ilkesi de yönetim tarafından görmezden gelinmekte, umursanmamakta, Anayasa açıkça ihlal edilmekte.

Fransız dergisinin yayınladığı karikatürler kalabalık bir kesimi rahatsız edebilir. Can sıkıcı ve münasebetsiz bulunabilir. Çok sinirlendirebilir. Bu satırların yazarı da, böylesi mizahı ‘lüzumsuz’ bulur. Buna mukabil ‘görüş’ünün, yalnızca kendisini ilgilendirdiğinin farkındadır.

İşte ifade özgürlüğü, örnek olayda olduğu gibi ‘rahatsız edici’ ve ‘can sıkıcı’ konularda söz konusudur. Herkesin her zaman aynı şeyi düşünüp dile getirdiği bir yerde, ifade özgürlüğü tartışması yapılmaz. O yerlerin, başka isimleri vardır. Ve sistemi ‘o malum yön’e çekmeye çalışan yöneticiler, bağlı oldukları anayasayı da, uluslararası hukuku ve sözleşmeleri de çiğniyor demektir.

Türkiye, Dingo’nun Ahırı değil
İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü gibi anayasal ilkeler, demokratik sistemler açısından hava kadar, su kadar elzemdir. Karikatüre, kitaba, gazete makalesine kızan bir yurttaş, kızdığıyla kalır, kalmalıdır. Eğer isterse, konuyu yargıya taşır ve neyin kural ihlali olup olmadığına yargı organları karar verir.

Hiç kimse kendi yargılamasını yapmakla yetkili değildir. Çünkü Türkiye, Dingo’nun Ahırı değil, temel hakların iyi kötü güvence altına alındığı bir anayasası bulunan hukuk devletidir.

Demokratik hukuk devleti, birbirinden hiç hazzetmeyen ve hazzetmek zorunda olmayan yurttaşların, birbirine katlanmak zorunda olduğu devlettir. Yurttaş, hukuksal sınırlar içinde, ‘diğeri’ne tahammül etmelidir.

‘Hukuk’ dediğimiz de toplum mensupları kendi işlerini kendileri görmesin, canını sıkandan hesap sormasın diye vardır. Kişisel olarak çok sayıda insanı mide bulandırıcı ve tahammül edilmez bulabilirim. Bu, benim sorunum. Katlanmak, boğazlaşmadan yaşamak zorundayım. Beğenmediğimle, hukuksal sınırlar içinde mücadele etme hakkına sahibim.

Hâl böyleyken;

Ülkenin bir bakanı: “Paris saldırısını nasıl kınadıysak, Müslümanlara ve İslam sembollerine yönelik kışkırtma, saldırı ve tahkirleri de aynı şekilde lânetliyoruz. Yüce Peygamberimize atfen şekiller yayınlayarak Müslümanların kutsallarını hiçe sayanlar açık bir tahrik ve provokasyon içindedir. Toplumun değerlerini sorumsuzca hedef alanların içindeki kin/nefreti basın veya sanat formunda dışa vurması saldırganlığın vasfını değiştirmez.”

Ülkenin başbakanı: “Basın özgürlüğü hakaret etme özgürlüğü değildir. Alemlere rahmet olarak gelmiş Hz. Peygamberimize hakaret özgürlük değildir. Bunu birileri basıyorsa bu tahriktir. Kendisine yapılan hakareti hoş gören insanlarımız Peygamberimize yapılan hakareti hoş görmez. Bu ülkede Hz.Peygambere hakaret edilmesine izin vermeyiz. Bu yaptıkları işte başka bir hesap var mı? diye düşünüyoruz. Peygamberimizi kamyonete bindiren paralel çetenin de bu hakarete destek verdiklerini görüyoruz. Gelin bize saldırın diye tahrik oluşturuluyor. Kimse Peygamberimize hakaret etme alçaklığını yapamaz.”

Ülkenin dalkavuk ‘basın’ını boş verelim. Herkesin malumu.

Her rejim gibi faşizm de, göstere göstere gelir
Açıklamalar, sorumluluk sahibi olması gereken hükümet mensuplarına ait. Biri, Fransa’daki yürüyüşe de katıldı! Neyin hakaret olup olmadığına, yayıncıların peygambere hakaret eden alçaklar olduğuna, işin içinde başka hesaplar bulunduğuna vs. çoktan ‘karar’ vermişler. Her zaman olduğu gibi, yargılamayı yapmış, sonuca varmışlar. Geriye, ‘uyarmak’ kalıyor. Uyarıyı dikkate almayanın sonunu tahmin etmek güç değil.

Yazıyı uzatmayacağım. Bu yöneticiler, demokratik devlet açısından laikliğin önemini, her gün bir kez daha kanıtlıyor.

Namuslu bir insan olduğu için düşüncelerini korkusuzca dile getiren Hrant Dink’in, Türklüğe hakaret ettiği düşünüldü. Aziz Nesin’in, dine hakaret ettiği düşünüldü. Ne yazık ki Türkiye, örnek açısından son derece zengin ve bu yol, yol değil.

Sahi, Sivas’ta yakılan insanların ardından, kaç milyon Sünni protesto gösterisi yapmıştı? Fırsat olmadı, belki de!

Ne kadar yinelense iyidir: Her rejim gibi faşizm de göstere göstere gelir. Hayatta sürpriz, pek azdır.

 

Murat Sevinç – Diken.com.tr