Köşe Yazıları

Yırca’nın Ekonomi Politiği-2

Ahmet Atıl AşıcıHükümetin 2012 yılında açıkladığı Vizyon 2023 belgesi, Türkiye’ye 2023’te dünyanın en büyük 10. Ekonomisi olma hedefini koyuyor.  Kişi başına düşen gelirin 10 bin dolardan 25 bin dolara çıkarılacağı vaat ediliyor. Ne üreterek bunu başaracağız diye baktığınızda, otomotiv, demir-çelik gibi ilk sanayileşme döneminin ürünlerini görmek büyük hayal kırıklığı yaşatsa da, hükümet bu sürdürülemez ekonomik yapı altında elindeki tüm imkanları seferber etmekten geri durmuyor. Teşvik altında milyarlarca lira dağıtıyor, engel gördüğü kanunları değiştiriyor, denetlemiyor ve sonucunda fiyat sistemini bozuyor. Özel sektör kazanıyor ama Türkiye kaybediyor. Bugün yaşadığımız iş cinayetleri, doğa kıyımları Türkiye ve dünya gerçeklerine tamamen aykırı Vizyon 2023 hedeflerinden kaynaklanıyor. Yeri göğü betona boğan bir büyüme inadıyla demir-çelikte dünya lideri olma sevdasıTürkiye’ye hem ekonomik hem toplumsal hem de ekolojik olarak pahalıya mal oluyor. Bu politikalarla 2023 hedeflerine ulaşabileceğimize hükümet üyeleri dahil kimse inanmasa da, siyasi başarısını buna bağlayan hükümetin geri adım atmaya niyeti görünmüyor.

Boş Vaatler Gerçek Kısıtlar

İçi boş vaatleri bir yana bırakıp 2023’te nasıl bir dünya ile karşı karşıya kalacağımıza bakalım. Yüzlerce saygın bilim insanının kaleme aldığı ünlü İklim Değişikliği raporlarına baktığımızda iklim değişikliği sonucu tarımsal üretimin ciddi biçimde düşeceği, bunun gıda fiyatlarını artıracağı ve dünya nüfusunun yaklaşık %20’lik bir kesimin yoksulluk sınırı altına iteleceği uyarısı yapılıyor. Türkiye coğrafi olarak iklim değişikliğinden ortalama bir ülkeden daha çok etkilenecek dolayısıyla bu uyarıları daha bir ciddiye almamız gerekiyor. Geçen yaz en kurak yıllardan biriydi, ama bu bir istisna olmaktan çıkmak üzere. Bunlar, içi boş hedefler güdümündeki politikaların eninde sonunda toslayacağı gerçek kısıtlar. Tarım, mera alanları gibi tatlı su kaynaklarımızı gözümüz gibi korumamız gerekiyor. İngiltere 1800’lü yılların ortasında mısır ithalatını serbest bırakarak sanayileşmesi için gereken şartları yaratmıştı. Tarım çökmüş çiftçiler fabrikalara ucuz işgücü olarak itilmişti. Aldıkları ücret yaşamlık ücretti, ve bir ayda alınması gereken kalori üzerinden hesaplanıyordu. Hububatın ithali fiyatları ucuzlatmış, sonucunda ekmek fiyatları düşmüş, aynı kalori için işçiye ödenmesi gereken ücret de böylelikle düşürülebilmişti. Artan artık-değer kapitalizmin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştı. Bu stratejiyi günümüzde tekrar etmek mümkün mü? Olmadığına ilişkin birçok kanıt mevcut. Bugün içinde Türkiye’nin de olduğubirçok ülke gıda güvenliğini sağlamak adına Afrika’da büyük toprak parçaları kapatıyor. Bu ülkeler ya Türkiye gibi varolan tarım alanlarını koruyamamış ülkeler ya da tarım üretiminin hepten yetersiz olduğu ülkeler. YSGP olarak Soma’nın Ortaya Döktükleri isimli raporda belirtildiği üzere 1995-2013 yılları arasında Türkiye’de tarım alanları yüzde 11.3, yani 3 milyon hektar azalmış. Hayvancılıkta da benzer bir çöküş yaşanmakta. Türkiye 1928’den günümüze sahip olduğu mera arazisinin üçte ikisini kaybetmiş durumda.Et fiyatları bu kadar yüksekken, yani normalde karlı olması gereken hayvancılıkta yaşanan çöküş, diğer faktörler yanında, meraların tükenişiyle de açıklanabilir. Bu yanlış politikalar sonucunda geçtiğimiz yıllarda ilk defa saman ithal etmek ve Sudan’dan 5 milyon hektar tarım arazisi kiralamak zorunda kaldığımızı bir kenara not edelim. Sanayileşme fetişi sadece o ülke insanını etkilemiyor artık. Bu uğurda tarımını yokedenler Afrika’da toprak kapatma yarışına girdikçe orada yaşayan yerli halklar açlıkla karşı karşıya geliyor. Bu da işin vicdani ve ahlaki yönünü oluşturuyor.

Türkiye Yırca zeytinlikleri üzerinde üretilecek enerjiye muhtaç değil.Elektrik üretimi için gerekli kömür madenciliğine muhtaç olmadığı gibi. Vizyon 2023 daha zengin değil daha yaşanılabilir bir Türkiye’yi hedeflemeli. Emeğin ve doğanın haklarına saygılı bir ekonomik yapı oluşturmak zor değil. Bu bir tercih meselesi. Elindeki araçları bu hedeflere yönelttiğinde hükümetin büyümenin yavaşlayacağından endişe etmesi yersiz, zira rant peşinde düşük katma-değerli üretim azaldıkça boşalan yeri dolduracak dinamik bir özel sektöre sahip bir ülke burası. Bu yeşil dönüşümde kamu sektörünün de rolünü unutmamak gerekir.

Yeşil dönüşümde bireylerin ve yerel yönetimlerin rolü

Modernitenin insana vaat ettiği özgürlük vahşi kapitalist düzen içinde giderek tüketimin içine tıkıştırıldı. Elimizde kalan son özgürlük kırıntılarını market raflarında ürün seçmekte kullanıyoruz, o da düzenli bir gelire sahipsek tabii. İçinde yaşadığımız şehrin nasıl düzenleneceği, hayatımızı hangi işi yaparak yaşacağımız gibi soruların yanıtları hep piyasa sistemi içerisinde belirleniyor. Yaşadığımız hayatı dönüştürmenin rolü piyasaların bu belirleyici gücünün sınırlandırılmasından ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden geçiyor. Akıldışı ekonomik büyüme modelinin bedelini sıradan insanlar ödüyor. Demir-çelikte dünya lideri olma hevesindeki merkezi hükümet bunun bedelini kesilen zeytinliklerle Yırcalılara, hayat sularından mahrum bıraktığı vadilerle tüm Karadenizlilere ödetiyor. Oysa o yörelerin böyle yüklü enerji yatırımlarına ihtiyaçları yok. Huzur içinde yaşarken israf ekonomisini ayakta tutmak için biranda dikilen rüzgar güllerine ve onun üreteceği elektriğe ihtiyacı olmayan Bozburunlu köylüleri de burada anmamız gerekiyor.

Peki ne yapacağız? Bireysel düzeyde yapılacakları bir başka yazıya saklarsak, yerel yönetim düzeyinde yapılabilecek çok şey bulunmakta. Öncelikle, merkezi hükümet yetkilerinin çoğunun yerel yönetimlere devrinin sağlanması, piyasa sistemi dışında ekonomik örgütlenmelere gidilmesi gerekiyor. Mevzuatın buna uygun hale getirilmesi için  merkezi hükümet üzerinde baskı oluşturulabilir. İhtiyaç duyduğu enerjiyi güneş panellerinden sağlayabilen enerji kooperatifleri ile birçok insan enerji piyasasına köle olmaktan kurtulabilmekte. Kendi enerjisini kendi sağlayan bir yöre, kalkınma adına deresine, tepesine, zeytinliğe dikilecek büyük-ölçekli santrallere karşı daha sağlam mücadele edebilecektir. Bir diğer örnek,  üretici-tüketici kooperatifleri oluşturarak aracıları ortadan kaldırıp daha kaliteli ve hem üreteni hem tüketeni koruyan örgütlenmeler. Yerel ekonomileri güçlendirecek bu örgütlenmelerde sahip oldukları kaynaklarla yerel yönetimlerin sorumlulukları yadsınamaz.

İlk bölüm: Yırca’nın Ekonomi Politiği 1