Dış Köşe

Kentsel domuzların magazin merakı

Geçen yıl bu zamanlardı. Boğazda analı-babalı, yavrulu bir grup domuzun yüzdüğü görüldü. Başka bir ülkede belki de günlerce gündem olabilecek bu ekolojik garabet, bizde bir kaç TV, gazete haberi, vatandaş röportajıyla geçiştirildi.
Bu domuzlar nerden geldi, nereye yüzdüler, sahile çıkabildiler mi, boğazı geçtiler mi, yoksa geri mi döndüler, kaç taneydiler, nereye gittiler, tam olarak anlaşılamadı. Esas önemli olan bu domuzları şehre indiren, boğazda yüzdüren neden neydi. O günlerde bu konu bazı muhalefet milletvekilleri tarafından çeşitli defalar TBMM kürsüsünde dile getirildi. Birkaç hafta sonra Orman ve Su İşleri Bakanlığı bütçesinin Plan-Bütçe Komisyonu’nda görüşmeleri olacaktı. Bu ve bazı konuları sormak için Komisyona katıldım. Domuzlar konusundaki sorumu Bakan “Domuzlarla ilgili konuyu inceliyor arkadaşlar. ‘Niçin yüzerek geçtiler’” diye yanıtladı ve daha sonra yazılı cevaplamayı tercih etti. Aynı günlerde bir de leopar vakası olmuş, bir köylü tarafından vurulmuş talihsiz hayvanın aslında İran Pars’ı olduğu söyleyenler de çıkmıştı. Bu sorum da Bakan tarafından yazılı cevaplandı.

DOMUZDUR, YÜZER

7 Boğazı yüzerek geçen domuzEroğlu verdiği yanıtta şöyle diyordu: “15 değil, 4 yavru, 1 dişi olmak üzere 5 yaban domuzu Anadolu Kavağı’na geçmiştir. Olayı takip eden ekiplerimizce, hayvanların diğer yaban domuzlarının bulunduğu popülasyona karıştıkları tespit edilmiştir. Yaban domuzları beslenme ve üreme davranışları gibi sebepler ile mevsimsel göç edebilen hayvanlar olup, bu yer değiştirme davranışını zaman zaman yüzerek de gerçekleştirebilmektedirler.” Bakanlığın yanıtı bunun doğal bir tabiat olayı olduğu yönündeydi. Görünen oydu ki, İstanbul’un yaban hayatını, faunasını ve florasını besleyen Kuzey Ormanlarının, ‘çılgın’ projeler, üçüncü köprü, havaalanı gibi amorf inşaat faaliyetleriyle yok edilmeye başlamasından doğan doğal hayat sıkıntısı kimsenin ilgi alanında değildi.
TBMM Çevre Komisyonu’nda 4. yılıma girdim, her toplantıda gündeme getirmeme rağmen, bir türlü ülkedeki flora ve fauna biyoçeşitliliği sunumu alamadık. Ülkedeki bunca yaşam alanı ve çevre felaketine rağmen ne yazık ki TBMM Çevre Komisyonu tali bir komisyon olarak çalışıyor. Yapılan iş çoğunlukla Uluslararası Sözleşmeleri imzalamak oluyor. Mesela su ile ilgili düzenlemelerin esas komisyonu Enerji Komisyonu oluyor. Yani su demek, enerji demek. Bugüne değin TBMM Çevre Komisyonuna esastan gelen ‘çevre temalı’ tek yasa da AB Uyum sürecinde öngörülen ancak hala bekleyen “Tabiatı Koruma ve Biyoçeşitlilik Kanunu” oldu. (Diğeri 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu değişikliklerini içerin kanun tasarısı). 24. Dönemin ikinci yılında muhalefet şerhlerimizle komisyondan zorla geçen, 297 Sıra Sayılı, bu sözde koruma yasa tasarısı, zaten giderek tırtıklanarak yok edilen sit alanlarını hepten ortadan kaldırıyor, sivil toplum denetimini sembolik hale getiriyor ve Bakanlığın uygulamalarının denetimini yine Bakanlığın içinde bir birime veriyordu. İlgili STK’ların ve meslek örgülerinin yoğun protestolarına neden olan bu yasa tasarısı tam TBMM Genel Kurulu’na gelecekken Gezi protestoları başlamıştı. Yasayı yekpare haliyle geçiremeyen AKP iktidarı sit alanları ile ilgili yapmak istediklerini torbaların içine atarak veya kararnamelerle amacına ulaşmaya çalışıyor. Zira biyoçeşitlilik” bahane, sit rantı şahane.

LEOPARLA AYAZAĞA’DA KARŞILAŞTIK

Oysa bu kanunun amacı ülkedeki biyoçeşitliliğin ve tabiatın korunması. Biyoçeşitlilik konusunda göz boyama amaçlı bir kaç proje dışında çok sayıda tür, vahşi rantizmin (kapitalizm kelimesi AKP iktidarının ekonomi politikalarını anlatmakta kifayetsiz kalıyor) tehdidi altında. Fauna biyoçeşitliliği konusunda bakanlığın lakayt durşu, aslında Leopar sorusuna verdiği cevapta gizli:
“Ülkemizde leoparın yaşadığına dair bilgiler, bu üzücü olay gerçekleşmeden önce bakanlığımıza ulaşmış olup; duyum alınan bölgelerde, 2008 yılından bu yana bakanlığımızca desteklenen fotokapan çalışmaları yürütülmüştür. Ancak, bu çalışmalarda leopar fotoğrafı elde edilememiştir. Leoparlar, özellikle erkek bireyler, çok uzun mesafeler kat edebilmektedirler.
Sayıları da oldukça az olduğundan, tam olarak hangi alanlarda bulunduklarının tespiti güçtür.”
Yani çok ender bir tür olarak bugüne kadar gelebilen leoparın yaşadığı biliniyordu. Muhtemelen aç kalan hayvan köye indi ve bir namlunun ucunda hayatı son buldu. Geçtiğimiz aylarda İstanbul Ayazağa’da bulunan Orman Bölge Müdürlüğüne gittim. Leopar doldurulmuş olarak güvenlik girişinde gelenlere acılı gözlerle bakıyordu; aynı kaderi paylaşan bir kaç doldurulmuş diğer türden arkadaşı ile birlikte.
Ayıların da köylere, insanların yanına geldikleri biliniyor. İspir’de bir ayı saldırısı olmuştu. Erzurum ve İç Karadeniz’de kimi zaman yerel gazete haberlerinde kalan ayı saldırılarının, bölgeyi hallaç pamuğu gibi atan HES inşaatlarıyla ilgisini sorgulayan bir anlayış yok ne yazık ki.

İSTANBUL’UN YENİ SOKAK HAYVANLARI

1 hafta kadar önce Tarabya açıklarından bir domuz çıktı. Garipçe Köyü civarında ormandan denize düştüğü tahminleri yapıldı. Hayvanın kurtarıldıktan sonra Sarıyer Belediyesi ekiplerine teslim edilerek Belgrad Ormanı’nda doğaya salındığını öğrendik. Bir arkadaşım arayıp “görüntüleri seyrettin mi, hayvan çok eziyet gördü” dedi. Niyet kötü değil tabii ama kurtarırken, bir de “domuz bağı” yaparken bir hayli itip kakmışlar. E ne yapacaklardı? Ne yazık ki bizzat tanık olduğumuz veteriner kadrolarının çoğu çok kısıtlı sayıda hayvanla başa çıkmayı biliyor. Belediyelerin barınaklarında bile veterinersizlikten hayvanlar ölürken, bir de vahşi hayvandan anlayan veteriner veya bakım merkezleri aramak şimdilik hayal. Türkiye gibi her şeye rağmen hala zengin bir faunaya sahip bir ülkede vahşi hayvan bakım yeri ve vahşi hayvan uzmanı veteriner sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Çoğunlukla Veteriner Fakültelerinin bünyesinde ya da bu işe ilgi duyan bazı veterinerlerin tercihlerinde sınırlı kalıyor. Belediyelerdeki veterinerler eğer şehirdeyse sokak hayvanları, köydeyse büyükbaş, küçükbaş, kümes hayvanlarına bakıyor. Belediyelere veteriner olarak alının bazı Şafi mezhepten arkadaşların köpeklere dokunmadan çalıştıkları vakalara tanık oluyor gönüllüler.

HAYALLER MAGAZİN, HAYATLAR ÜÇÜNCÜ SAYFA 

Tabii domuzlar İstanbullularla temas kurunca gazeteciler bu durumu Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’ye sormuşlar. O da “Bunlar magazinsel şeyler” demiş. “Çok abartılacak bir olay değil. Bir hayvandır. Sanıyorum ‘85 nüfus sayımıydı. Üsküdar’da bir kamyonun üzerinden domuz düşmüştü. Çocuklar da peşinden koşuyordu. Şimdi ne oldu? Oluyor bunlar. Böyle bir magazinsel şeyler…”
Bakanın dediği doğru olabilir. Son olarak Bebek sahiline inen domuzcuk da burayı boşuna seçmemiştir.  “Bebek Kahve’de kameralara yakalandı” türünden bir manşetle magazin sayfalarına konu olmayı hayal etmiştir; ama neylesin ki olamadan önce Bebek’te trafik kazası geçirip, üçüncü sayfa haberi olmakla yetinmek zorunda kalmıştır.
İroni bir yana işte bu gevşekliktir Soma’lara, Afyonlara, Uluderelere, İnşaat cinayetlerine neden olan. Hayvan ve bitki, insanla birlikte ekolojik zincirin bir halkasıdır. Konu insan olduğunda duyarız katliamı. Oysa kesilen ağaçlar da katliamdır; yok edilen canlı türleri de. Ödük Çayı’ndaki su samuru yok olduğunda, yerini yurdunu bırakıp kente göçmek zorunda kalacak köylünün bir gün bir inşaat asansöründe hayatının son bulması, ekolojik zincirin kırılmasının bir sonucudur. Bunu “gülen bakan” anlamaz.

Bu yazı evrensel.net/ den alınmıştır

Melda Onur

 

 

Melda Onur

 CHP İstanbul Milletvekili

Kategori: Dış Köşe