İngiltere-Sheffield, Heeley City Farm (Kent Çiftliği) ziyareti izlenimleri 1 – Ceyhan Temurcu

Ankara Doğal Besin, Bilinçli Beslenme (DBB) oluşumu kurucularından Ceyhan Temürcü‘nün Heeley Kent Çiftliği ziyareti gözlemleri ile ilgili yazısını iki parça halinde sizlerle paylaşıyoruz

* * *

9-15 Temmuz arasında, Buğday Derneği‘nin de katılımcısı olduğu “Community Goes Farming” Leonardo projesi kapsamında, İngiltere Sheffield’da, Heeley City Farm‘ı (Heeley Kent Çiftliği) ziyaret ettik. Daha önce projenin diğer katılımcı ülkelerinde (Slovenya, Türkiye, Almanya, Polonya) buluşmalar olmuştu, İngiltere’de gerçekleşen buluşma bunların sonuncusuydu. Bizim ekipte bu kez Buğday’dan Mehmet Gürmen‘in yanı sıra yine Buğday’ın nazik daveti üzerine ben, İstanbul’dan Beyhan Büyükçarşılıoğlu ve Çanakkale’den Şebnem Kumtepe vardık.

12 ceyhan...

Öncelikle bu zengin deneyimi mümkün kıldıkları için bütün Buğday ekibine ve çok özel sefer arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Sheffield’da çok iyi ağırlandık (bunu biraz anlatacağım) ve çok eğlendik (bu kısmı bizde kalsın). Ben size neler gördüğümü anlatayım: Ekolojik çözümler, organik tarım, topluma hizmet, eğitim ve en çok da, “ortak niyetli bir topluluk” olmanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili gözlemlerim.

Ev sahibi kuruluş Heeley City Farm idi. Kent bostanı veya bahçesi değil, kent çiftliği. Çünkü içinde çiftlik hayvanları da var. Şehrin merkezi bir yerinde yaklaşık 16 dönümlük bir arazide, 1981 yılında başlamış. O zamanda belediye, boş bulunan bu araziden bir yol geçirmek istemiş. Halktan gelen itirazlar üzerine projeden vazgeçilmiş. John ve arkadaşlarının girişimi ve mücadelesiyle burada bir mahalle bahçesi kurulmuş. Günden güne emek emek büyümüş ve şimdiki etkileyici haline kavuşmuş.

Heeley’de neler yapılıyor, kısa bir özet: 

9 ceyhan...

Çiftlikte organik sebze bahçeleri, seralar, keçi, at, tavuk, domuz gibi hayvanlar için açık alanlar ve barınaklar, bir ekolojik kafe ve bir enerji merkezi var. Zihinsel engelliler, yaşlılar, çocuklar ve dezavantajlı gruplar başta olmak üzere halka çeşitli eğitimler (bahçecilik, hayvancılık, el becerileri, …), ayrıca staj ve geçici/yarı zamanlı iş olanakları sunuyorlar. Giriş ücretsiz. Ziyaretçiler çiftlik hayvanlarını sevebiliyor, bahçe işlerine katılabiliyor. Çocuklara yönelik yabanıl yaşam kursları, herkes için tavuk yetiştirme vb. çeşitli kurslar var. Daha geniş düzlemde enerji verimliği gibi konularda bilgilendirme çalışmaları yapıyorlar. Yani bir tür uygulamalı halk eğitim merkezi gibi çalışıyorlar. Ayrıca dördü mahalle/topluluk bahçesi (“community garden“) olmak üzere kent çevresindeki 20 küçük bostanı yönetiyor veya destek sağlıyorlar.

Çalı Ev

Çalı Ev

6 ceyhan...

Daha fazla bilgi, gözlem ve biraz da yorum istiyorsanız devam edin… 

Sheffield şehri:

Sheffield’ın ilginç bir tarihsel arka planı var. Sanayi devriminin ana merkezlerinden biri. Çelik şehrin simgesi. Belli ki bir zamanlar endüstriyel üretim için, özellikle de savaş endüstrisi için çok önemli bir merkez olmuş. Dünyanın en iyi çelikleri hala burada üretiliyor, çatal-bıçak takımları meşhur. Ben Sheffield’ı bir karşıtlıklar şehri olarak algıladım. Bir yandan sermayenin gelişip palazlandığı, diğer yandan işçi hareketlerinin damgasını vurduğu ve sosyalist düşüncenin geliştiği bir yer. Bir yandan kitlesel/endüstriyel üretimin beşiği, diğer yandan ekoloji hareketinin öncü şehirlerinden biri. (Sosyalist iktisatçı Karl Polanyi’nin “çifte hareket” kuramını anmadan edemiyorum; serbest piyasanın yıkıcı etkilerine karşı toplumun koruma tedbirleri geliştirmesi tezi.) Bir yandan sanayi kaynaklı çevre kirliliğinden çok çekmiş, diğer yandan yemyeşil bir şehir merkezi ve kırsal çevre; serbest otlayan sürüler, yüzlerce yıllık ağaçlar.

Konakladığımız yer Wortley Hall idi. İlk olarak 18. yüzyılın sonunda inşa edilmiş büyük bir malikane veya han. Pek çok kez el değiştirmiş, İkinci Dünya Savaşı’nda askerlerce hor kullanılmış, sonrasında uzun süre metruk halde kalmış. 1951 yılında ise sendikalar (özellikle Trade Union) tarafından işçilerin dinlenme mekanı olarak tahsis edilmiş. Duvarlardaki fotoğraflarda, afişlerde, koridor ve oda isimlerinde, bir ölçüde de yönetim anlayışında sosyalist değerler yaşamaya devam ediyor. Burayı şimdi “kooperatifler sendikası”na üye bir “şirket” yönetiyor. İngiliz tarzı sosyal neoliberalizm mi desek? Yıllarca kullanılmamış olan, Walled Garden isimli büyük bir sebze-meyve bahçesi var. Burayı 2004’ten bu yana Heeley City Farm yönetiyor. Burada da organik tarımla ilgili pek çok etkinlik oluyor ve kurslar veriliyor. 

İngiltere genelinde tarımsal üretim: 

21 ceyhan...

İngiltere genelinde iklim koşulları doğal et ve süt üretimi için çok uygun, çünkü yılın her döneminde bol yağmur var. Serbest gezinen hayvan sürüleri çok. Sheffield çevresindeki gözlem o ki, hayvan ırklarını korumaya özen gösteriyorlar. Bizde sık rastlandığı gibi halı desenli karışık sürüler yok. Örneğin bir sürü tamamen Aberdeen Angus (bizim kara sığırlara çok benzeyen ama boynuzsuz bir et sığırı cinsi). Bir diğer sürü tamamen Jersey (Anadolu’ya da getirilmiş olan, “Cerse” olarak anılan hayvanlar). Sheffield’da yerel et çok lezzetli. Hayvanlar hep serbest yayıldığı için olmalı. İlkim koşulları çoğu meyve ağacı ve güneşsever sebzeler (domates, biber, patllıcan, …) için çok elverişli değil ama bunlar seralarda yetişebiliyor. Yeşil yapraklı sebzeler, soğanlı ve rizomlu bitkiler, şifalı otlar ve üzümsü meyveler için ideal.

İngiltere’nin tamamında endüstriyel tarım ve hayvancılık ürünleri pazara egemen. Çokça da ithal ürün var. Bir arazi edinip doğal/organik tarım faaliyeti başlatma imkanı çok sınırlı, çünkü yüzyıllar alan bir süreçte sermaye sahiplerinin büyük arazileri kapatmasıyla hem şehirde hem kırda toprak çok değerli (yani pahalı) hale gelmiş. Ne olsa de buralar bütün bu “özel mülkiyet” hikayesinin başladığı yerler. 15. yüzyıl sonlarında hayvan sürülerine otlak alanları açmak için başlayan, 17. yüzyıl ortalarında büyük ekim alanları açmak için hızlanan süreç içinde köylülerin yaşadığı, ekip biçtiği araziler devlet eliyle sermaye sahiplerine tahvil edilmiş. Toplumsal yapıyı paramparça eden bu aleni haydutluklar karşısında ayaklanan binlerce köylü katledilmiş. Yani buralar yüzyıllar içinde küçük aile çiftçiliğinin – ve yanı sıra vahşi doğanın – yok edildiği, kırsal arazilerin devlet eliyle sermaye sahiplerine sunulduğu, bu yolla bir yandan da şehirlerde ucuz emek gücünün toplandığı yerler. 21. yüzyıl Türkiye’siyle benzerlik görüyor musunuz?

Bütün bunların “ilerlemenin doğal sonuçları” olduğunu düşünüyorsanız ama pek emin de değilseniz, Karl Polanyi’nin şu değerlendirmelerine kulak veriniz (Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri, Çeviren: Ayşe Buğra, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002): “laissez-faire’in hiçbir doğal yanı yoktu. İşler oluruna bırakılmış olsa, serbest piyasalar hiçbir zaman ortaya çıkamazdı.” Toplumun doğal örgütlenme süreçlerinden kopuk bir piyasa sistemi baştan beri politik bir tasarımdı ve “böyle bir kurumun toplumun insani ve doğal özünü yok etmeden uzun süre yaşaması mümkün değildi.” Az önce Web’i karıştırırken rastladığım şu iki yazı da (Anarşist düşünür Kropotkin’in düşünceleri) tarımsal üretim bağlamında ilginç olabilir:

http://www.anarsi.org/arsiv.php?isl=oku&id=242&tip=1&ust=107

http://meydangazetesi.org/gundem/2014/05/kitap-pyotr-kropotkin-tarlalar-fabrikalar-ve-atolyeler-yarin/

Şimdinin İngiltere’sinde sosyal devlet denen bir şey var ve hala önemli ölçüde gücünü koruyor. Ama bir yandan da Londra’nın orta yeri sermayenin koca gökdelenlerine teslim oluyor.

Tarım-ekoloji-beslenme konularına dönersek, İngiltere kanserin dünyada en yaygın görüldüğü yerlerden biri imiş. Muhtemelen bu sebepten dolayı yerel / organik / doğal gıdalara talep gittikçe arttıyor. Londra’nın kenar mahallelerinde bile doğal ürün dükkanları (“Health Shops“) açılıyor. Kısa Londra gezimiz sırasında bir organik pazara (yerel üreticiler pazarı) da rastladık:

10 ceyhan...

Ne var ki yerel ve organik ürünler ulusal ve küresel konvansiyonel ürünlerle fiyat rekabetine giremiyor. Heeley City Farm’ın bahçıvanlarından Darren’in dediği gibi: “Büyük çaplı konvansiyonel sebze üretim dünyası başka bir dünya, onlarla yarışamayız. Güney İngiltere’de kocaman arazilerde ilaçlı tarım yapılıyor ve göçmen işçiler çok ucuza çalıştırılıyor”. Yani orada da, bizim (ben dahil) bir türlü vazgeçemediğimiz şu “ucuz gıda” arayışımızın açmazlarını görüyoruz. Şu bağlantıda bu hassas konuyla ilgili bir yazım: Gerçek Gıda Ucuz Olabilir mi?

Fotoğraflar: Mehmet Gürmen

Yazının ikinci bölümü 9 Ağustos 2014 Cumartesi günü Yeşil Gazete’de

41-Ceyhan-Temürcü

 

 

Ceyhan Temürcü