Köşe YazılarıManşet

Nedir bu ‘sürdürülebilirlik’ öyküsü?

Foto: Doğukan Sarıkaya

“Doğal kaynaklar tükeniyor eyvah! Yetişin, küreselleşme kültürleri yok ediyor! Kurtuluş sürdürülebilir yerel ekonomide! Monokültürel tarım toprakları mahvediyor, GDO’lu ürünler bünyeye zarar veriyor!”

Bir süredir doğa koruma alanında çalışmıyor olsaydım ve önüm arkam sağım solum bu terimler olmasaydı bütün bunlar bana ne ifade ederdi diye düşünüyorum. Büyük büyük laflar, anlamadığım terimler, sıkıcı uzun açıklamalar, felaket tabloları… Sonra bütün bunları çok daha sade ve basit bir dille insanlara anlatmanın bir yolu var mıdır diye düşünmeye başladım. Elbette bunu benden önce deneyen olmuştur lakin benim de kendi etki alanıma yönelik böyle bir açıklama yapma girişiminde olmam yadırganmaz sanıyorum. Zira her ne kadar bütün bu anlatacağım sebeplerden ötürü kentten kırsala göçmüş olsam da konunun karmaşıklığı ve soyutluğu anlamayı güçleştiriyor, yalnızca çiçekleri ve kelebekleri daha yakından görmek için kırsala göçtüğüm düşünülüyor (o da var tabi).

Sürdürülebilirlik, Ekolojik denge, Biyoçeşitlilik ve Yerellik

Şimdi, gelelim bu sürdürülebilirlik, ekolojik denge, biyoçeşitlilik ve yerellik öyküsüne. Ölçeği küçülterek en kısa şekilde anlatmaya çalışacağım. Bizim bir evimiz var ve evde 8 kişi yaşıyoruz. Bu evin ihtiyaçlarını bahçedeki bostandan karşılıyoruz. Bu bostan her yıl bize yetecek kadar ürün veriyor ve ertesi sene yeni ürünler ekmek istediğimizde toprağın kalitesini yitirmediğini ve kirlenmediğini görüyoruz. Çünkü toprağa ait olmayan hiç bir ürün, kimyasal gübre, herbisit, pestisit vesaire kullanmadık. Üstelik yiyecek artıklarımız boşa gitmesin diye kompost yapıp toprağı bir güzel zenginleştirdik. Topraktan aldığımızı toprağa geri verdik. Yeni bostan da bize yeni ürünler vermeye devam edecek. İşte, sürdürülebilir bir iş yaptık, kendimizi tebrik edebiliriz!

Bostanda tek ürün yok, çeşitlilik var. Böylece hem çeşitli ihtiyaçlarımızı karşılayabildiğimiz için kendine yeterli bir sistem kurmuş olduk, hem de toprağı korumuş olduk. Toprağı nasıl koruduğumuz kısmı biraz karışık. En kısa yoldan anlatmak gerekirse; bir şeyler yetiştirirken siz ekini ekersiniz ve doğa ona bakar, büyütür. Siz tohumu toprağa attıktan sonra doğanın kuralları geçerlidir. Dolayısıyla doğayla iş yaptığınıza göre, onun kurallarına uymak zorundasınızdır ve doğada çeşitlilik vardır. Toprak ve tüm ekosistem de bu çeşitlilikten beslenir. Doğaya aykırı bir iş yaparsanız ve tek tip ürün yetiştirirseniz toprağı ve tüm ekosistemi günden güne zayıflatır, savunmasız hale getirirsiniz. Sadece makarnayla beslenseydiniz bağışıklık sisteminiz çökmez miydi? İşte bunu da biyolojik çeşitliliğin önemi ve monokültürün zararlarıyla ilişkilendirebiliriz.

Tohum Topları (Foto: Gonca Mine Çelik)

Tohum Topları (Foto: Gonca Mine Çelik)

Ekolojik Denge

Ekolojik dengeden bahsedelim biraz, hatta adil paylaşıma da değinelim. 8 kişi bir bostan kurduk ama bunu kendi aramızda paylaşamıyoruz. Biri diğerlerinden hep daha fazla ürün almak istiyor, kendi payına düşenle yetinmiyor. Diğerleri de haklı olarak şöyle savunuyor kendini, “bu ürünleri yetiştirirken kullandığımız tüm kaynaklar ortaktı, sen benim de olan bir kaynağı kullanarak bu üretimi yaptın!” Dolayısıyla adil olan, ortak kaynaklarla üretilen ürünlerin ortak paylaşımı (Hindistan’ın su kaynaklarıyla üretilen ürünlerin Amerika’da paylaşılması değil). Ekolojik dengeye gelince… Bizim bahçedeki bostandan biz yiyoruz, komşunun bahçesindeki bostandan komşu yiyor. Eğer biz bostan yapmaktan vazgeçersek ve komşuyu ‘biz size başka şeyler alabileceğiniz miktarda para verelim, siz de bize bostanınızdan yiyecek verin’ dersek işte burada bazı sorunlar başlar. Örneğin komşunun evi uzakta olsun ve ürettiği ürünü bana getirirken motosikletine binsin, bir de şaşalı olsun diye onları naylon poşetlere sarsın. Bu durumda komşu, ekosisteme zararlı bir öğe katmış olur işin içine: karbon. Komşu bu alışverişten çok keyif alıp daha fazla üretmeye başlarsa durum daha kötüye gider. Daha fazla ürün elde etmek demek daha büyük bir alanda üretime geçmek demektir, bu da sadece daha fazla karbon salımına değil aynı zamanda onun, komşularının hakkı olan alana girmesine ve daha önce bahsettiğimiz tek tip, monokültürel tarım yaparak ekosistemin dengesini bozmasına de sebep olur. Üretimi artıracağı için daha hızlı olmak ister, bu da onun işçilerini çıkarıp makineler satın alması anlamına gelir. Daha fazla ürün elde edeceğini zannederek aldığı kimyasal ilaçları kullanır, bu ilaçlara dirençli olan GDO’lu tohum kullanır, benimse tüm bunları ruhum bile duymaz. Kısacası iş büyür, büyüdükçe sadeliğini ve şeffaflığını yitirir. Benim sağlıklı diye aldığım yiyecekler bana ve tüm ekosisteme zarar verir. Komşu da kazandığı parayla aslında ihtiyacı olmayan bir dünya şey alıp mutlu olduğunu sanır. İşte tüm sistem böyle işler.

Küreselleşmeye karşı Yerelleşme

Gelelim küreselleşmeye karşılık yerelleşmeye. Bunu komşu köyle açıklamalıyım sanırım, komşu ev küresel ölçeğe pek uymuyor. Bir kere önceki örnekte olduğu gibi, neden benim kendi kaynaklarım ve kendi zenginliklerim varken komşu köyden domates alayım? Komşu köyün domatesinin reklamları çok tuttu diye mi? Yeni gençlik komşu köyün domatesine özeniyor diye mi? Komşu köyün domatesi daha kırmızı diye mi? Burada medya da girdi şimdi işin içine, değinmeden olmaz. Eğer komşu köyün domates üreticisi gazetelere para veriyorsa, elbet o fotoğraflara baktıkça ağzın sulanacak senin de! Hani derler ya komşunun tavuğu komşuya kaz görünür diye. E üstüne bir güzel de fotoşop ekle, al sana özenilesi domatesler! Peki, o domatesleri sana ucuz, makul bir fiyata satabilmek için traktörün benzin parasını çıkarmak gerek değil mi? (Bak, yine işin içine karbon girdi, köyün güzelim havası kirlendi). Bu benzini çıkarabilmek ve domatesi sana makul bir fiyattan satabilmek için komşu köylü ne yapıyor? İşçileri ucuza çalıştırıyor. Senin yine bir şeyden haberin yok, yiyorsun bir güzel domatesleri (ya da işçilerin hakkını mı demeliydim?). Domatesler tamam, bu sefer de biberine dadanıyorsun komşu köyün. Patlıcanıydı, pamuğuydu derken bir bakmışsın senin köy olmuş komşu köyün tıpatıp aynısı! Yiyeceklerini, ürettiği ürünleri alırsın da kültürünü almaz mısın? Her bi’şeyin benzemiş oraya. Kendi değerlerin, kendi yemeklerin, kendi kültürün yok olmuş zamanla. Daha da kötüsü, bir bakmışsın komşu köyün komşu köyü de benzemiş ona, onun komşusu da ona. Bütün köyler tek tip domates yer olmuş, tek tip entari giyer olmuş. Herkes aynı dili konuşur, aynı masalları anlatır olmuş. Senin ceviz ağacının öyküsü, çoktan unutulmuş. Ne demiştik başta, nerede kaldı doğanın kuralları, nerede kaldı çeşitlilik?

Kendine Yeterlik

Velhasıl kendine yeterlilik konusu, hane, köy, kent ve ülke bazında önemli. Elbette kültürler arası iletişim ve etkileşim olmalı, elbette yeri geldiğinde komşu köyün domatesinin tadına bakmalı, entarisini giymeliyim lakin ekonomik anlamda kendime yeterli olamazsam ne ben, ne de kültürüm ayakta kalabilir. Ekonomik anlamda kendine yeterlilik ise ekolojik anlamda kendine yeterlilikten geçer. Hane ölçeğine geri dönersek bahçede toprağım olmasaydı ne yiyip ne içerdim? Nasıl hayatta kalırdım?

Foto: Doğukan Sarıkaya

Foto: Doğukan Sarıkaya

Efendim bütün bu sebeplerle gençlik şimdilerde kendi üretip kendi tüketebildiği, bunu yaparken doğadan aldıklarını doğaya geri verdiği, yenilenebilir enerji kullanarak yenilebilir domatesler ürettiği yaşamlar kurmaya başladı. Biz de bu gayelerle yola çıktık Ormanevi’nde. Derdimiz komşu köyün domatesine sulanmamak, kendi domatesimizi üretmek. Çiçekler ve kelebekler de cabası!

Esen kalınız.

Bu yazı ilk olarak goncaminecelik.tumblr.com/ da yayınlanmıştır

Gonca Mine Çelik

 

 

 

Gonca Mine Çelik