Gıdam sana yaramaz (1) – Daha fazla pirinç uğruna

Tarım, kimilerine göre ürün birikimine, sınıflaşmaya ve mülkiyete giden yolun ilk adımı olduğu için “tüm kötülüklerin anası” olarak tanımlanıyor (1). Ancak yakın gelecekte hep birlikte avcı-toplayıcı düzene geri dönmemiz pek ihtimal dahilinde gözükmediğinden, ihtiyaç sıralamamızda temiz hava ve temiz su ile beraber en tepede yer alan sağlıklı ve temiz gıdaya giden yolda tarımın nasıl daha iyi (belki de nasıl daha az kötü) olabileceğini tartışmak gerek.

Son yıllarda tarım ve gıda konularına “sade vatandaş” olarak ilgimiz artsa da başta ekosistem sonra onun parçası olarak insan üzerindeki etkilerinin büyüklüğüne kıyasla çenemizi, etrafımızı saran “gıdamsıları” yerken yorduğumuz kadar tartışmalar için yormadığımızı düşünüyorum. Oysa ki gıda, çoğumuz için doğa ile olan son bağ ama bu bağ hem ekosistem için hem insanlık için giderek parçalayıcı hale geliyor.

Yeni bir tarım için tohumun önemi çok büyük. Navdanya bu konuda en önemli hareketlerden

Yeni bir tarım için tohumun önemi çok büyük. Navdanya bu konuda en önemli hareketlerden

İşte bundan sebep, yediğinin nereden geldiğine meraklı bir “sade mühendis” olarak Yeşil Gazete’nin bu köşesinde “Gıdam Sana Yaramaz” başlığı ile Türkiye’den ve dünyadan örneklerle tarım ve gıdanın sahne arkasına bakarak sofralarımıza gelenleri düşünmeye, aklımdaki bir diğer köşe “Bir Başka Gıda”yla ise ekonomik olduğu kadar ekolojik ve sosyal olarak da sürdürülebilir tarım ve gıda örnekleriyle “başka gıda mümkün” haykırışına katılarak “sofraları bal eylemeye” niyet ettim.

İlk yazımda yeni yayınlanan bir araştırma ışığında pirincin sahne arkasına bakmak için: “Buyurun sofraya!”

Sri Lanka’da Pirincin Bedeli

Sri Lanka ya da daha iyi bildiğimiz eski adıyla Seylan, Hindistan’ın güneydoğusunda bir ada ülkesi. Tarıma elverişli iklimi ve verimli toprakları sömürgecilerin ilgisini çektiğinden beri monokültür(2) tarım zihniyetinin etkilerinin en net görüldüğü yerlerden birisi olan bu ada önceleri Hollanda denetimi altında tarçın üretmekteydi. Daha sonra kontrolü alan İngilizler döneminde binlerce hektar yağmur ormanı kesilerek önce kahve, en son da ilk kez 1824’te olmak üzere çay tarımına geçildi. Ülke bugün dünyanın en büyük dördüncü çay üreticisi konumunda ancak ülkede en geniş alan kaplayan ürün çay değil pirinç ve bu yazı Sri Lanka’daki pirinç üreticilerinin kaderiyle ilgili.

Sri Lanka’da bir pirinç çiftçisi / Fotoğraf: Andrew Caballero-Reynolds

Sri Lanka’da bir pirinç çiftçisi / Fotoğraf: Andrew Caballero-Reynolds

Giderek artan monokültürleşme, yoğun kimyasal girdi kullanımı ve neoliberal tarım politikaları içerisinde küçük çiftçinin rekabet edemeyerek sahneden “atılması” 21. yüzyılın Sri Lanka’da da görülen alışıldık manzaraları. Çünkü “Yeşil Devrim” nimetlerini(!) 70’lerin ortalarından itibaren bu ülkeye de sokmayı başarmış. Ülkedeki pirinç çiftçileri de dünyanın dört bir yanındaki meslektaşları gibi gıda yerine uluslararası piyasalara meta üreterek masraflarını karşılayacak, borçlarını ödeyecek ve insanca bir yaşam sağlayacak bir gelir elde etmeye çalışıyorlar. Ancak ülkenin Kuzey Merkez eyaletindeki çiftçiler için bunun ağır bir bedeli var: Hayatları.

90’ların ortalarında ortaya çıkarak yavaş yavaş bir salgın boyutunu alan ve en etkili olduğu bölgelerde nüfusun %15’ini pençesine alan bir hastalık eşlik ediyor çiftçiye; yıllardır neden büyük bir sorun olmaya devam ettiği adında saklı bir hastalık: Sebebi bilinmeyen kronik böbrek yetmezliği.

Hasta oğlunun başında bekleyen Sri Lankalı bir anne / Fotoğraf: Rhitu Chatterjee

Hasta oğlunun başında bekleyen Sri Lankalı bir anne / Fotoğraf: Rhitu Chatterjee

Hastalığın bu adı almasının sebebi çok iyi tanınan isim babası kronik böbrek yetmezliği hastalarında karşılaşılan yüksek tansiyon, diyabet gibi risk faktörlerine bu hastalığa yakalananlarda hiç rastlanmaması. Hastalık uzun bir “sessiz evrenin” ardından ilerlemiş seviyede ortaya çıkıyor ve tedavisi olmadığı için yeterli tıbbi bakım olmadığında hastayı öldürüyor. Sri Lanka’da bugüne kadar 25.000 cana mal olan hastalıkla boğuşan 450.000 kişiden çoğu diyalize mahkum bir hayat sürdürmek zorunda.

Hükumet olayın kontrolünden çıktığını anladığında Dünya Sağlık Örgütü’nü yardıma çağırmış ve kurum 2009-2013 yılları arasında kapsamlı bir çalışma gerçekleştirmiş. Ülkenin belli bir bölgesinde, belli bir yıldan itibaren ortaya çıkan bu “sebepsiz” hastalığın gizemini çözmeye uğraşan biliminsanlarının çabalarını da katarsak hastalığın adının yakın zamanda değişmek üzere söyleyebiliriz çünkü failler etrafındaki çember daralıyor. 20 Şubat günü International Journal of Environmental Research & Public Health’te yayınlanan yeni bir araştırma (3) bu konuda çok büyük adım atıldığını ispatlıyor.

Sebebi Bulmaya Doğru

Araştırmacıların ilk ipucu hastaların coğrafi ve sosyoekonomik dağılımı olmuş. Hastaların çoğunun pirinç çiftçisi olması ya da pirinç tarlalarına yakın bölgelerde yaşıyor olması bakışları tarıma çevirirken yapılan ilk taramalar ülkede kullanılan tarım zehirleri ve sentetik gübrelerde sıkça rastlanan arsenik ve kadmiyumun payını işaret etmekteymiş (4). Ancak bu bilgi tek başına hastalığın neden bu maddelerin kullanıldığı tüm bölgelerde değil de yalnızca Kuzey Merkez eyaletinde yoğunlaştığını açıklamaya yetmiyor.

Sebebi bilinmeyen kronik böbrek yetmezliği hastalarının ülkedeki dağılımı (solda) ve bölgelere göre su sertliği (sağda) (3)

Sebebi bilinmeyen kronik böbrek yetmezliği hastalarının ülkedeki dağılımı (solda) ve bölgelere göre su sertliği (sağda) (3)

Bir diğer ipucu ise haritada kolayca fark edilen suyu sert olan bölgeler ile hastalığın dağılımı arasındaki ilişki olmuş. Bu ipucunu destekleyen başka veriler de bulunuyor. Hastaların %96’sı en az 5 yıldır sert ya da çok sert olarak sınıflandırılan kaynaklardan su içtiğini belirtirken, hastalığın yoğun olduğu bölgelerde yumuşak suya erişimi olan köylerde hastalığa hiç rastlanmamış. Ancak haritada görüldüğü gibi suyu çok daha sert olan kuzey bölgelerde de hastalık yok, dolayısıyla suyun tek başına etkisi de söz konusu değil.

Cevap bekleyen belki de en ilginç soru ise hastalığın neden durup dururken 90’lı yılların ortasında ortaya çıkmış olduğu. Tüm bu ipuçları ve sorular ışığında araştırmacılar dikkatlerini ancak sert su ile birlikte etkili olabilecek bir “X etkenini” tanımlamaya ve bulmaya yoğunlaştırmışlar.

Küresel Mucize(!) “Sert Suya” Çarpınca

Bu etkenin son 20-30 yılda bölgeye girmiş olması ve ancak sert su varlığında hastalığa sebep olan özellikler gösterdiğini düşünen Jayasumana, Gunatilake ve Senanayake tarım zehirlerine odaklanmışlar. 1977 yılında ülkede yaşanan politik değişikliklerin ardından uluslararası şirketlere açık hale gelen tarım sektörünün zehir ithalatı verilerine baktıklarında araştıracakları zehir de kendisini belli etmiş: glifosat.

2012 yılında yaklaşık 5,3 milyon litre ithalat ile diğer tüm tarım zehirlerinin toplamından fazla kullanıldığı görülen glifosat bitkilerin çeşitli proteinleri sentezlemesini engelleyerek çalışan, seçici olmayan (yani değdiği her bitkiyi öldüren) sistematik bir tarım zehiri. 1970 yılında Monsanto şirketi tarafından tarım kullanımı için patenti alınmadan önce kalsiyum gibi elementleri sökücü özelliği nedeniyle tesisat ve ısıtıcı sistemlerinde kireç çözücü olarak kullanılan bu kimyasal, kullanımının ilk yıllarında “doğada çözünür” etiketiyle satılan küresel bir mucize olarak görülüyordu. Ancak yoğun kullanımının insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkileri birçok araştırma ile ortaya konmuş durumda (5).

Monsanto’nun RoundUp’ı glifosatlı tarım zehirleri arasında en yaygın kullanılanı

Monsanto’nun RoundUp’ı glifosatlı tarım zehirleri arasında en yaygın kullanılanı

Metallerle kompleks yapılar oluşturabilen ve böylece doğadaki yarıömrü 22 yıla kadar uzayabilen maddenin daha önceki yıllarda sert su ile beraber kullanıldığı bölgelerde etkinliğinde azalma olmasından dolayı bunun sebeplerini ve zehrin etkinliğinin nasıl artırılabileceğini ortaya koyan araştırmalar olmuş. Ancak glifosatın sert su ile etkileşime girdiğinde çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkilerinin ne olduğu herhangi bir araştırmanın konusu olmamış. Ne de olsa “zararlı” otları öldürmek, insanları yaşatmaktan daha önemli.

Araştırmacılar glifosatın bu belirsizliğinden yola çıkarak şu soruyu sormuşlar: bölgedeki sert su kullanımı ve glifosat varlığı böbrek yetmezliğine neden yolan yolun başlangıcı olabilir mi? Sonuçlar bu şüpheyi haklı çıkartıyor.

Kuzey Merkez eyaleti suları ve topraklarında bolca bulunan kalsiyum, bakır, manganez, krom ve nikel ile kullanılan diğer tarım zehirleri ve sentetik gübrelerle toprağa eklenen arsenik, kadmiyum, kurşun gibi metallerin glifosat ile etkileşime girdiğinde yıkımı yıllar sürebilen kompleks yapılara dönüştüğü görülmüş. Araştırmacılar bu nedenle maddenin yıllar içinde su kaynaklarında birikerek içme suları yoluyla insan vücuduna girebildini ve böbrek hücrelerinin iflas etmesine neden olduğunu gösteriyor. Bu birikim süreci hastalığın 90’ların ortasında nasıl ortaya çıktığını kanıtlar nitelikte. Tarım zehirleri yokken böbrekler gayet güzel işliyordu.

Sert su ile hazırlanan glifosat uygulamaları zehirli maddenin deri ve solunum yoluyla da alınmasına neden oluyor. Sert su olmayan bölgelerde ise ayrı derecede risk söz konusu değil. Süreç makalede bir grafikle özetlenmiş.

Glifosat kullanımından böbrek iflasına giden yol. Grafik (3) referanslı makalerden alınmıştır

Glifosat kullanımından böbrek iflasına giden yol. Grafik (3) referanslı makalerden alınmıştır

Madem öyle, ülkenin en sert sularına sahip kuzey bölgesinde böbrek yetmezliğine neden rastlanmıyor? Bunun sebebi politik. Ülkenin kuzeyinde yıllarca faaliyet gösteren ayrılıkçı Tamil Kaplanları’nın patlayıcı imal etmesinden korkularak ülkenin bu bölgesindeki tarım kimyasalı kullanımı sınırlandırılmış. Bu nedenle bölgede sert su ve tarım olsa da glifosat olmadığı için bölgedeki çiftçiler hayatlarını şimdilik kurtarmış durumda. Neye niyet neye kısmet.

Ne için ne pahasına

Tüm bu veriler “küresel mucizelerin” tarım gibi toprağa değen, gerçek ve yerel bir konuda neden başarısızlığa mahkum olduğunun bir göstergesi. Onbinlerce çiftçinin hayatına mal olan böyle bir sonucun sularını, toprağını, yerel bitkilerini tanıyan ve toprağın canını almadan üretim yapan çiftçilerin yöntemleriyle ortaya çıkması mümkün değilken, uygulanacağı topraklardan kilometrelerce uzak laboratuvarlarda geliştirilen hap çözümler dönüp dolaşıp yüzbinlerin hayatını karartabiliyor.

Sri Lanka tek örnek değil. Aynı gizemli böbrek sorunu Hindistan’ın Andra Pradesh bölgesinde de, El Salvador’da da, Nikaragua’da da, Kosta Rika’da da görülüyor. Çiftçilerin böbrekleri bir bir iflas ederken sorulması gereken soru şu: Ne pahasına? Bir avuç daha ucuz pirinç.

Peki onbinlerce insanın hayatına ve su kaynaklarının kirlenmesine mal olan pirinç nasıl bir dünyada “ucuz” olabilir? Doğanın ve insan hayatının sonsuz kaynaklar olduğunu düşünen ve görmek istemediği tüm “maliyetleri” dışsallaştıran bir dünyada.

Bu veriler ışığında aklıma gelen sorulardan birisi suları sert olan bölgelerimizde glifosat kullanımı kaynaklı benzer bir sağlık sorunuyla karşılaşılıp karşılaşılmadığı oldu. Acaba bedelleri çok ağır olabilecek bu ilişki üzerine yapılan herhangi bir çalışma bulunuyor mu? Tarım zehirlerine verilen izinler yerel özellikleri dikkate alacak şekilde mi veriliyor yoksa sonuçları bu örnekte olduğu gibi onbinlerce cana mal olabilmesine rağmen evin kapısını çalıp tencere tava satanlara inanır gibi mi veriliyor? Glifosat’a dirençli olacak şekilde genetiğiyle oynanan bitkilerin ekin alanı ve buna bağlı glifosat kullanımı artan bir dünyada bir tabak pirinç sadece bir tabak pirinç olmaya devam edebilir mi?

Navdanya bölgedeki yerel pirinç türlerini ve çiftçilik bilgisini korumak için büyük çaba sarf ediyor

Navdanya bölgedeki yerel pirinç türlerini ve çiftçilik bilgisini korumak için büyük çaba sarf ediyor

Belki Sri Lanka pirincini burada tüketmiyor olabiliriz ancak aynı geminin yolcusu bir tüketici olarak buradaki sorumluluğumun ne olduğunu düşündüğümde gıda satın alma kararlarımı gözden geçirmem ve “ucuz” gıdanın neden ucuz olduğunu iki kez düşünmem gerektiğine karar verdim. Yerel, kimyasal kullanılmadan, sorumlu olarak üretilen gıdaları tercih edenler arttıkça Sri Lanka’lı çiftçilerin de bir şansı olacaktır.

Referans ve Notlar

(1) Bir tarım eleştirisi için: “Gelecekteki İlkel”, John Zerzan. Türkçe baskısı 2000, Kaos Yayınları.

(2) Monokültür: Arazide tek bir türün yoğun olarak ekimi anlamına gelen ve çeşitlilik kaybına yol açarak kimyasal girdi kullanımını kaçınılmaz kılan tarım yöntemi.

(3) Jayasumana, C., Gunatilake, S., Senanayake, P., Glyphosate, Hard Water and Nephrotoxic Metals: Are They The Culprits Behind the Epidemic of Chronic Kidney Disease of Unknown Etiology in Sri Lanka? Int. J. Environ. Res. Public Health 2014, 11, 2125-2147

(4) Rhitu Chatterjee, Sri Lanka Kidney Disease Blamed on Farm Chemicals, http://m.bbc.com/news/uk-19628295

(5) Friends of Earth, Health and Environmental Impacts of Glyphosate, http://www.foe.co.uk/sites/default/files/downloads/impacts_glyphosate.pdf