Bana bir Masal anlat abla, içinde denizle balıklar, yağmurla kar olsun, güneşle ay

İşte Hülya, kendinden geçmiş bir şekilde masal anlatıyor. Kimbilir nerde, kimbilir kimlere. Önemli mi, elbette değil. Bu fotoğrafı paylaştıktan sonra altına yazdığım şekil düşünüyorum hala, “Hülya aslında masal olmuş, kendini anlatıyor.”

masal 1 hülya tosun...

Bir mucize kabilinden tanıştığım Hülya’ya, Burcu’ya, Emre’ye, onların yaptıklarına baktığımda aklıma Derviş Zaim‘in çok sevdiğim filmi (her filmini severim, ayrı) Filler ve Çimen‘in final sahnesi tersinden bir kurguyla geliyor. O filmde devletin düştüğü çirkef hale kendi gözleri ile şahit olan komiser telefonunu açıp rastgele numaraları çeviriyor ve her denk geldiğine, “Bu ülkede çok kötü şeyler oluyor, lütfen bir şeyler yapın, bunu herkesle paylaşın” diyordu ya benim de içimden telefonumdan rastgele numaralar tuşlayıp her denk geldiğime HülyaBurcuEmregillerin yapıp ettiklerini ballandıra ballandıra anlatasım, “Bu ülkede, bu dünyada çok ama çok güzel şeyler de oluyor, lütfen siz de katılın, bunu herkesle paylaşın” diyesim geliyor.

Ama aklımdaki soru işaretleri, yüreğimde “acaba, nasıl ama, olur mu ki?” tereddütleri de durduğu yerde duruyor.

Gelin ben size Hülya‘nın, Burcu‘nun, Emre‘nin ne yaptıklarını, dünyayı ne güzel bir hale çevirmek istediklerini kısaca bir anlatayım o esnada da tereddütlerimi imleyeyim.

Para ile işimiz yok diyor onlar, ihtiyacımız olanından gayrı. İhtiyacımız olanı da gün günden azaltma çabasındayız diye ekliyorlar. Eskiden para mı vardı iddiasındalar.

Paylaşmak” diyorlar da başka bir şey demiyorlar. Neyi mi? Nazım ustanın dediğinin hemen hemen aynısını, “Yarin yanağından gayrı her şeyi

Gönüllü bir paylaşım ama onların bahsettikleri, bir sistem kurulsun herkese eşit üleştirsin, gık diyenin tepesine çöksün değil hayal ettikleri.

Misal Hülya, masalları paylaşalım diyor. Gidip bu konuda Judith’den masal anlatma dersleri alıyor. Judith’in masal atölyelerine katılan başkaları ile kadim çağlardan insanlığa miras olmuş bir geleneği gün yüzüne çıkartıyor. Storyteller diyor buna İngilizce konuşanlar, Dengbej demekte Kürtçe kelam edenler,  Masal anlatıcılığı diyor Türkçe söz söyleyenler.

Siz de Hülya gibi Masal anlatıcısı olmak isterseniz Judith'in Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ndeki atölyelerine katılabilirsiniz

Siz de Hülya gibi Masal anlatıcısı olmak isterseniz Judith’in Masalhane‘deki masal anlatma atölyelerine katılabilirsiniz

Nazım Hikmet Kültür Merkezi‘nin anlatılmaz yaşanır çay bahçesinde heyecanlı heyecanlı anlatıyor bana atölyeyi, Judith’i, masal anlatma işçiliğini. “Tamam da Hülya” diyorum ben de en şeytan avukatı kuşkularımla, “Bu devran nasıl dönecek? Sen işinden ayrıldın, “parasız gönlümce yaşayacağım” dedin. Şu an hayatının en mutlu, umutlu günlerini yaşamaktasın, eyvallah, tamam da, bu hep böyle nasıl sürecek. Senin çalışman, “para kazanman”, hayatını sürdürmek için yapmak istemediğin işlerde zaman öldürmen eninde sonunda gerekmeyecek mi?”

Yüzü bulutlanıyor Hülya’nın. Aynı kuşkuların kendisinde de olduğunu söylüyor. Ama şu an istediklerimi yapıyorum, hayatımı, kelimenin tam manası ile “hayatımı yaşıyorum” diyor ve ekliyor, “Benim için önemli olan da bu”

Sonra Burcu, afilli akademik geçmişine, önüne serilmiş “gelecek”! fırsatlarına bakmadan kalkıyor Ege’de bir köye yerleşiyor.

masal 3 burcu

 

Yetmiyor Anadolu Jam‘den yoldaşı Hülya’yı da takıp koluna Anadolu’yu köy köy geziyor. Uğradıkları her köyde çocuklara masallar anlatıyor. Onlardan o köye özgü oyunları öğreniyor sonra gidip diğer köydeki çocuklara öğretiyor. Her köyde çocuklara diğer köydeki arkadaşları için mektuplar yazdırıyor. Mersin Arslanköy’den başladıkları “Bohçamda Anadolu” seyyahlığını şimdilik kaydı ile Kars köylerinde sonlandırıyor.

Burcu bunları yapıp ederken, sonra internette yazarken, benim gibi dostları arkadaşları ile paylaşırken gözleri mutluluktan ve umuttan o denli çakmak çakmak parlıyor ki ona diyemiyorum bile, “İyi de Burcu bu işin sonu neye varacak” diye. Bugün, yarın tamam ama ertesi gün de bu devranı döndürmeyi başarabilecek misiniz diye.

Derken Emre giriyor sahneye. Emre, Hülya ile Burcu’nun arkadaşı. Arkadaşımın arkadaşı benim de arkadaşım pisagor teorimi vesilesi ile hoşbeş ediyoruz kendisi ile. Daha yüzyüze iki lafın belini kırmış değiliz, gereği de yok zaten. Kalp kalbe karşı durumlar yaşamaktayız yüreğimizin bizi götürmek istediği yolları bizimle beraber arşınlamaya teşne yoldaşlarımız ile.

masal 2 emre

Emre de işinden ayrılıyor, ben gezmeyi, seyahat etmeyi, otostop çekip, hayatın bana sunduğu ile yetinip gönlümce yaşamayı isterim diyor ve iki yıla yakın zamandır da bu şekilde yaşıyor. Kıt kanaat denir ya, işte o da kıt kanaat geçiniyor. Ama Emre kıt’ın da kanaat’in de anlamlarını endüstri devrimi öncesi zamanlara taşıyor. Kıt, yetersiz demek değil onun indinde, Kanaat’ı, gönül böyle olsun istemezdi ama elden ne gelir manasında kullanmıyor. Ekolojistlerin Ekonomistlere söyleyegeldiği durumu yaşayarak deneyimliyor. Dünyanın kaynakları sınırlı ise ben de kendi sınırım kadar kullanırım, ne kadar az ihtiyacım var ise o kadar mutlu, o kada huzurlu, o kadar gönlümce yaşarım diye iddia ediyor.

Bu da yetmiyor arkadaşlarına bir çağrıda bulunuyor Emre, beni biliyorsunuz diyerek ekliyor, “Benim bu yaşantıma sponsor olmak ister misiniz? Gönlünüzden ne koparsa bu çorbaya katık eder misiniz?”

Tabi ben bu talebi görünce irkiliyorum bir, kimseye muhtaç olmadan “kendi ayaklarının üzerinde” durabilmenin fazileti ile yetiştirilmişim ömrüm boyu. Ezberimi bozuyor Emre’nin talebi. “Nasıl yani?” diyorum içimden, “Ben şimdi bu ademe her ay ya da ne zaman istersem o zaman para göndereceğim, beyimiz de vur patlasın çal oynasın yaşayıp gidecek öyle mi? İyiymiş valla”

Daha sonra bu talep üstüne daha derin düşünüyorum. Emre’nin yerine koyuyorum kendimi. Ne zor iş aslında onun bu kalkıştığı. Ben öldür allah kimseden böyle bir şey isteyemem. “”İstemek ya da isteyememek… işte bütün mesele bu” dese sanki daha punduna getirecekti meseleyi Shakespeare abi.

Ardına düşüncemi geliştiriyorum, hadi tamam istedim ya sonra. Bana insanlar para verdikten sonra nasıl olacak? Ben zaten manyağın önde gideniyim, “Bana para da veriyorlar bak, bunu hakketmem lazım” diye iki aya kalmadan sıyırmaz mıyım, sıyırırım. Emre’nin bu kalkıştığı ne zor, ne meşakkat bir iş aslında duygusu çörekleniyor omzuma.

Bu 3 insan hayatın bir lütfu kabilinden benim hayatıma tesadüf edenler. Kimbilir daha kaç insan, kaç oluşum, kaç topluluk var hem dünyayı hem hayatı hem de kainatı tamir etmek, onarmak isteyen.

Yeni Türkü ile başladık (ne güzel bir grup ismidir bu da, isim ile bile masal anlatılabildiğinin en sade kanıtı) onlarla bitirelim. “Baba” kısımlarını “Abla” diye ünleyerek ama. Hülya bize masal olmuş kendini anlatıyor varsayarak…
Ama burda parçayı Oya-Bora’nın Oyas’ı söylüyor ismi ile müsemma sesi ile

*Sulhi Dölek abime, saygıyla

#anavarrza