Köşe Yazıları

Ekonomik kriz kapıda mı?

ahmet aşıcıSon günlerin en çok tartışılan konusu bir ekonomik kriz var mı yok mu? Rivayet muhtelif. Hükümete yakınlık-uzaklıkla açıklanabilecek çoğunluk analizlerin dışında objektif ve olayı faiz-borsa-döviz üçgeni dışında ele alan değerlendirmeler yok denecek kadar az.

Anlatılan hikaye kabaca şu: Hükümetin yolsuzluk soruşturmalarına karşı yargı bağımsızlığına müdahalesi, Merkez Bankası bağımsızlığını zedelemesi, piyasa sistemindeki oyuncuların kurumlara olan güvenini azaltmış, cari açığı hızla artan Türkiye’nin geleceğine ilişkin beklentiler bozulmuştur. Bunun da döviz kuruna yansıması doğaldır. Döviz kurundaki dalgalanmanın ekonomik krizi tetiklememesi için Merkez Bankasının faiz artırımına gitmesi anlaşılır bir hamledir. Ancak hükümet baskısıyla bu engellenmeye çalışılmış, sonuçta da geç kalınmış, maliyet artmıştır. Doğru ancak eksik olan bu analizden çıkan sonuç şu: Faiz yükseldiyse bunun sorumlusu faiz lobisi değil, hükümetin kendisidir. Yaşananlar, hukuk devletine, basın özgürlüğüne, kurumların özerkliğine yapılan müdahalenin bir sonucudur. Buraya kadar tamam, ancak yukarıdaki analizi bir adım daha ileriye götürdüğünüzde, sanki hükümet geri adım atsa, söylemlerini yumuşatsa, ekonomik dengeler tekrar yerli yerine oturacak, Gezi öncesi “ekonomisi şahlanan Türkiye” geri dönecek gibi bir beklenti ortaya çıkıyor ki, itirazım buna. Keşke herşey bu kadar basit olsaydı.

Bu yazıda işleyeceğim temel tezim: Hükümetin uygulamakta ısrar ettiği ekonomik model toplumsal ve ekolojik sınırlara gelip dayanmış, tıkanmıştır. Özellikle Gezi sonrası dönemde yürütülen sindirme, ötekileştirme ve en son yolsuzluk soruşturmalarına karşı yargı kurumuna yapılan müdahaleler bu tıkanıklığı aşmak için yapılan hamlelerdir. Yani ekonomik dengeler yargıya müdahale edildiğinden dolayı bozulmamış, bu ekonomik yapı tıkandığı için yargıya müdahale edilmek zorunda kalınmıştır. Bu da güveni zedelemiş, döviz kuru ve faize yansımıştır. Bu çalkantının bir ekonomik krize dönüşmemesi için hükümetin önünde iki seçenek vardır. Mevcut ekonomik yapıda ısrar edilirse, demokrasiden ve açık ekonomiden vazgeçilmesi, fiili bir olağanüstü hal rejimi kurulması gerekir ki, bunun emareleri ortadadır. Ya da yargı bağımsızlığından, basın özgürlüğüne birinci sınıf bir demokratik sistem içinde doğasına, insanına saygılı, daha adil bir ekonomik modele geçilmesi. Gönlümüz tabii ki ikincisinden yana!

Kriz var mı yok mu?

Makroiktisat ne söylüyor? Yazında en çok kullanılan kriz göstergelerinden biri döviz kurundaki yıllık değişme oranıdır. Eğer yerli para yabancı paralar karşısında bir yıl içinde %25’ten fazla değer kaybetmişse bu bir döviz krizine işaret eder. Bugün itibariyle dolar kuru 2.25 TL. Bundan bir yıl önce ise 1.77 TL idi. Bir yıllık yükseliş %27 civarında. Bu göstergeye bakarsak, halihazırda bir döviz krizi içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Döviz krizinin, 2001’de yaşadığımız cinsten geniş çaplı bir ekonomik krize dönüşüp dönüşmeyeceğini söylemek için daha fazla veriye ihtiyacımız var. Bu veriler henüz yayınlanmadı ancak tüm öncü göstergeler, ekonomik kurumların tutumları ve hükümetin olaya yaklaşımı derin bir ekonomik krize doğru hızla gitmekte olduğumuzu işaret etmekte.

Son aylarda, hukuk, kent hakları, en son ekonomi alanında, hızlı bir öğrenme sürecinden geçtiğimiz için döviz kurunda yaşanan yükselişin ekonomik krizi nasıl tetikleyeceğini hepimiz az çok öğrendik. Kısaca, kazandığından fazla harcayan, yani büyürken cari açık veren bir ekonomik yapımız var. Bu dış borçların artması anlamına gelir. Kamu, 2001 krizi sonrası mali disipline kavuşsa da, özel sektörün net dış borçları hızla arttı. Ulaştığı nokta 165 milyar dolar civarında. Özel sektör TL olarak kazandığı parayı dolara çevirip ödemek zorunda. Dolar cinsinden borç aynı kalsa da TL’ye çevirdiğinizde hızla yükselmiş durumda. Doların yükselmesini frenleme amacıyla bir hafta geç kalındığı için, olması gerekenden daha fazla artırılmak durumunda kalınılan faiz oranları, dış borçlarını ödemek için içeriye yaptığı satımları artırmak zorunda olan özel sektör için ikinci bir kötü haber. Yükselen faizler bırakın satışları artırmayı düşürecektir. Yükselen faiz borcunu yeni borçlanmayla döndürmeye çalışan kamu maliyesine de ek maliyet yükleyecek, bütçe açığını ve kamu borcunu artıracaktır. Tam bir fasit dairenin içindeyiz yani. Bu gidişat üzerinde herkes hemfikirken, bu “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” durumuna nasıl geldik ve buradan nasıl çıkılacağı konusunda görüşler muhtelif. Her konuda kabak gibi kolayca ortadan ikiye ayrılan ülkede haliyle bu konuda da iki farklı görüş var. İlki, hükümet ve ona yakın kalemlerin, yukarda bahsettiğim gibi, faiz lobisi vs. komplo teorileri sosuyla sunulan açıklamaları. Yerseniz! İkincisi ise, daha ayakları yere basan açıklamalar. Faiz artışının arkasında komplocu aramamak gerektiği, hükümetin özellikle Gezi sonrası izlediği siyaset ve FED’in kararları gibi dış etkenlerin ön planda olduğu açıklamalar bunlar. Bu krizden nasıl çıkılacağı konusu ise daha şenlikli. Hükümet tarafının akıllara ziyan planı hakkındaki en iyi değerlendirme Zaytung’un sayfalarında yapılmakta. Daha geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanı Gül’ün devlet nişanı ile ödüllendirdiği, gelecek yılların Nobel İktisat Ödülü adayı, MIT öğretim üyesi Daron Acemoğlu’nun yaptığı tüm çalışmaların aksine, kendince işleyen kurumları (yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, örgütlenme hakkı vs.) hepten yıpratarak bu krizden çıkılabileceğini düşünüyor hükümet. TÜSİAD’ından meslek odalarına, aydınlarından sıradan vatandaşına, herkesin cevabını bildiği “yargı bağımsızlığı olmayan bir ülkeye yabancı sermaye neye güvenerek gelecek?” sorusunu sormak “vatan haini” ilan edilmenin en kısa yolu olmuşken neyi nasıl tartışacağız?

Faiz Lobisi var mı yok mu? Varsa nereden çıkıp da başımıza üşüştüler?

Temel makroiktisat dersi almış herkes bilir ki, faiz paranın fiyatıdır. Her fiyat gibi, özellikle finansal varlıklar da bu geçerli, düzeyi geçmişte yaşananlarca değil gelecekte yaşanabileceklerle belirlenir. Yani beklentilerle ilgilidir. Faiz yaşanan sıkıntıların bir sebebi değil, yaşanan ve yaşanacak olan sıkıntıların bir sonucudur. Düdüklü tencerenin içindekileri sonsuza kadar ısıtamazsınız. Bir vakit sonra içerdeki basıncı düşürmeniz gerekir, yoksa tencere patlar. Artan gerilim tencerenin içindeki basınç gibidir, tencereyi (siz ülke diye okuyun) patlatmak istemiyorsan ya buhara yol vereceksin (yani faize) ya da tencerenin altını kapatacaksın (yani ülkeyi geren söylem ve icraatı bir kenara bırakıp kurumlara gereken değeri vereceksin). Tencereyi patlatan basınçtır ama basıncı artıran da ocağın altını kapatmayan siyasi iradedir.

Faiz lobisi kimdir nasıl oluşur?Basındaki kimi kalemlerin türlü cambazlıklarla Avrupa’daki LIBOR Skandalı’nı kullanarak varlığını ispat ettiklerini düşündüğü“faiz lobisi”, birtakım malum çevrelerin “düğmeye basmasıyla” ortaya çıkmış karanlık bir çete değil, bu hükümetin çağrısıyla toplanıp gelmiş, “Wall Street çakallarından” başkası değildir. Onlar durduk yere gelmemiştir, hükümet tarafından Türkiye’ye bizzat davet edilmiştir. Gezi olaylarına verilen tepki, 17 Aralık sürecinde yaşananlar Türkiye’yi açgözlü spekülatörlerin insafına bırakmıştır. Gelen mi suçlu, çağıran mı? Faizi yükseltmek için ellerinden geleni geçmişte yapmışlar, gelecekte de yapacaklardır elbet. Onların varlık sebebi budur, bunda şaşılacak bir şey yok. Daha da ötesi, faiz lobisine davetler Gezi ve 17 Aralık’la da sınırlı değildir. ÇED gibi yasal zorunlulukları yerine getirmediği için Avrupa bankalarından çok daha ucuza bulabileceği kredileri yurtiçindeki bankalardan sağlamak adına 2 misli faiz ödeyen de bu hükümettir. Faiz lobisi başımıza üşüştüyse, onları davet eden ve istediğini veren bu hükümettir ve şikayet etmeye hakkı yoktur.

3. Sınıf kurumsal yapıyla 1. Sınıf bir ekonomi olunamaz!

Gezi ve 17 Aralık süreçlerinin ortaya çıkardığı en önemli iktisadi gerçek kanımca budur. Türkiye’yi 2023’te dünyanın en büyük 10. ekonomisi yapmak, Halkbank’ı büyük bir uluslararası marka haline getirmeye çalışmak, milli irade izin verdiği sürece, elbette kihükümetin hakkıdır. Ancak, bu “vizyon” için olmazsa olmaz birtakım koşullar vardır. Üniversitenin özerkliği, yargı, emniyet ve basın özgürlüğü gibi kurum ve kavramların içi boşaltılarak bunlar başarılamaz. Uzatmaya gerek yok, basın özgürce işini yapabilseydi, hükümet ve çevresi hakkında bu kadar yolsuzluk iddiası birikmeyecekti. Üniversiteler ve diğer kurumlar iktidarların siyasi gücünü tahkim etme yerine, bağımsız bir şekilde bilgi ve karar üretme yönünde desteklenmiş olsaydı, varolan sorunları derinleştiren değil, hafifleten ve çözümüne katkı koyan bir rol üstlenebilirlerdi. Yargı sistemi bağımsız, basın özgür, kurumlar etkin çalışabilseydi, bölgesinde siyasi ve ekonomik bir güç olmak isteyen bir Türkiye’de ne Halkbank’a operasyon yapılabilir, ne de MİT’in kontrolündeki TIR’ları bu kadar kolay deşifre edilebilirdi. Bu kurumsal yapı bu vizyonun altında ezilmiş, dağılmıştır. Ya bu vizyondan vazgeçeceğiz, ya da bu niteliksiz, birbiriyle kavgalı kurumsal yapıdan.

Hükümet bu işin ayırdına varmış mıdır acaba? Yani insan sormadan edemiyor: Halkbank’ı uluslararası bir marka haline getirmek, milyarlarca dolarlık petrol paralarını Türkiye’de değerlendirmek için alındığı söylenen onca risk, ayakkabı kutularına girmesi engellenemeyen 4-5 milyon dolar sebebiyle nasıl harcanabildi? İyi niyetli düşünüp, “hükümet atayacağı genel müdürün hangi tiynette olduğunu nerden bilsin, her çuvaldan çürük bir iki elma çıkar” diyelim. Doğrudur , kimse o genel müdürü yolsuzluk yapsın diye oraya getirmez. Ancak, öyle bir iklim yaratırsınız ki, bunlar kaçınılmaz olur. Altyapısız, idmansız bir şekilde madalya kazanmaya zorlanan atlet nasıl çareyi doping yapmakta buluyorsa, 3. Sınıf bir kurumsal yapı altında marka yaratmaya zorlanan genel müdür de, almaması gereken riskleri alır ve bir çuval inciri 4-5 milyon için berbat eder. Benzeri bir tartışma bugün Merkez Bankası’nın faiz artırma kararının zamanlamasıetrafında dönüyor.

Merkez Bankası Bağımsızlığı ve İtibarın Önemi

Türkiye 2001 öncesine göre ekonomik kurumsallaşmada bir hayli yol katetti. 1980’den 2000li yılların başına kadar yaşadığımız yüksek enflasyonu ancak Merkez Bankası’nı bağımsızlaştırarak düşürebildik. Bunun sonucunda faizler düştü, AB ile üyelik sürecinin başlamasıyla da ilk yıllarda doğrudan sermaye yatırımlarında ciddi bir artış ve bunun sonucunda da hızlı bir ekonomik büyüme hızı yakalayabildi hükümet. Ekolojik ve toplumsal maliyetlerini bir kenara bırakırsak, oyunun kurallarını anlayıp ona göre oynayan AKP hükümetlerinin bir başarısıdır bu. Ancak, ekonomi yönetiminde, 2008 küresel krizi ile başlayıp 2013’te iyice su yüzüne çıkan görüş ayrılıkları başta Merkez Bankası olmak üzere tüm kurumları baskılamaya başladı. Eski Ekonomi Bakanı Çağlayan ile Başbakan yardımcısı Babacan arasındaki döviz kurunun düzeyi üzerindeki tartışmalar akıllarda. Bir yanda 2023 Vizyonu gereği üretimi ve yatırımı hızlandırmak için faizleri baskılamaya çalışan Çağlayan, öte yanda cari açık ve enflasyon hedeflerini gözettiği için tersini savunan Babacan. Böyle bir ortamda iyice “sünepeleşen” bir Merkez Bankası ile karşılaşıyoruz. Hükümetle belirlediği enflasyon hedefine ulaşmak için yapılması gerekenleri belirleme ve uygulama konusunda yasal güvenceye sahip bir kurum bile gereken kararları zamanında alamadığı için eleştirilmekte bugün. Bir hafta önce müdahale edilseydi çok daha az bir faiz artırımıyla doların artışı frenlenebileceği iddia ediliyor. Belki de yine başarılı olamayacak faizleri varolan düzeylere çıkarmak zorunda kalacaktı. Ama o zaman bir kurum olarak Merkez Bankacılığı jargonunda çok önemli bir yere sahip olan “itibarına” halel gelmemiş olacaktı. Oysa tüm bu yaşananlardan sonra, finansal piyasalar anladı ki Merkez Bankası bağımsız falan değil, hükümetin baskısı altında. Zaten faiz artırımına rağmen dövizin yükselmeye devam ediyor olmasının arkasında da bu yatıyor.

Bunlar bilinen, çoğunluk iktisatçı tarafından değinilen hususlar. Cari açığını kapamak için sürekli yurtdışından para girişine mahkum bir ekonomide, faizler politik söylem ve uygulamalara oldukça duyarlı hale gelir. Yabancı sermayeyi ürkütecek uygulamalar sermaye çıkışına, o da dövizin değerlenmesine sebep olur. Yok eğer, döviz yükselmesin derseniz TL’nin çekiciliğini yani faizi artırmanız gerekir. Faiz artışının dövizin ateşini alabilmesi ise Merkez Bankası’nın itibarına, yani politik baskıdan uzak karar alabilme yetisine bağlıdır.

Gezi, 17 Aralık süreci yaşanmasaydı da ekonomik kriz kapıya dayanmıştı zaten!

Kanımca yukarıdaki değerlendirmeler yaşadıklarımızın ve bundan sonra yaşayacaklarımızın dar bir tasviridir. Tezim odur ki, Gezi ve 17 Aralık süreci olmasa dahi bu sıkıntıları belki Ocak 2014’te değil ama misal Nisan 2014’te illa ki yaşayacaktık. Gezi olayları ve yolsuzluk soruşturmaları gerçeklerle yüzleşmeyi sadece biraz öne almıştır. Zira krize götüren dinamik iddia edilen yolsuzlukları örtmeye çalışan iktidara olan güvenin azalması sonucunda artan döviz ve faiz değil, hükümetin son yıllarda içine sıkışıp ülkeyi de içine tıkıştırmaya çalıştığı ekonomik modelin açmazlarıdır. Bu ekonomik yapının tıkanmış olmasıdır.

İlkin şu tespiti yapmak gerekiyor. 2003 yılında iyice küçülmüş bir ekonomi devralan AKP bunu hızla büyütebildi rahatlıkla. AKP’nin elini kolaylaştıran bir diğer unsur 11 Eylül saldırıları sonrası Körfez ve Arap sermayesini Türkiye’ye çekebilmesiydi. ABD’deki genişlemeci para politikasını da burada anmak gerekiyor. Bu kolay paranın varlığı Türkiye ekonomisinin yapısal sorunu olan cari açıkla yeterince ilgilenilmemesi sonucunu doğurdu. Ekonominin yapısal sorunlarına ilişkin yapılan teşvik çalışmaları da genel kurumsal yapının kalitesizliğinden ötürü oldukça etkisiz kaldı. Bunun yerine, vahşi bir üretim ve ihracat atağına girişildi. İstanbul sermayesi yerine Anadolu sermayesi desteklendi, iyice kurumsallaşmış, AR-GE yapıp katma-değeri yüksek ürünler üretebilecek holdingler yerine KOBİ’lerin desteklenmesi ekonomik olmaktan çok siyasi bir karardı. KOBİ’ler ARGE konusunda teşvik edildilerse de bunda başarı sağlanamadı, ancak ihracat her yıl rekorlar kırıyordu, ne gam. Ne var ki, ihraç ürünlerinin katma-değerinin giderek düşmesi engellenemedi. KOBİ sahiplerini uçaklara doldurup Asya’nın Afrika’nın uzak diyarlarında iş bağlantıları kurmakla övünen hükümet, ihraç edilen ürünlerin niteliğiyle yeterince ilgilenmedi. Misal, 100 dolar ihracat geliri için satılması gereken ürün miktarı her yıl arttı, bu da Türkiye doğasının ve insanın sömürülmesinin önündeki engellerin teker teker kaldırılmasıyla kolayca başarıldı. İçerde de benzer bir durum yaşandı. Yerli talep, konut, lüzumsuz ve empoze edilmiş projeler üzerinden canlı tutulmaya çalışıldı. İnşaat için gereken demir-çelik hurda olarak dışarıdan alınıyor, onlar da yine dışarıdan ithal edilen doğalgaz ve kömürle çalışan santrallerde üretilen enerji ile işlenebiliyordu. “Enerji açığı” var denilerek girilmedik dere, termiksiz bir kent bırakmamacasına enerji yatırımları vazgeçilmez olarak sunuluyordu. Hükümete göre, daha çok üretmemiz lazımdı, daha çok üretmek içinse daha çok enerji santrali, ancak bunun için de, ne yazık ki, daha çok ithalat gerekiyordu. Lüzumsuz projeler ÇED süreçlerinden bir gecede muaf tutuluyor, koruma altındaki alanlar her türlü ekonomik faaliyetin emrine verilebiliyordu. Kentlerin kadim mahalleleri kentsel dönüşüm altında yandaş sermayeye peşkeş çekiliyor, kentlerdeki kamusal alanlar, parklar kimseye danışmadan rezidans, AVM’ye dönüştürülebiliyordu. Doğaya ve kamusal alanlara saldırının şiddeti Cumhuriyet tarihinde hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Emek de bu vahşi gelişmelerden payını aldı. Uluslar arası rekabet için emeğin payının, yani ücretlerin düşürülmesi taşeronlaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme ile kolayca sağlanabildi. Nasıl olsa dışarıda bekleyen 3.5 milyon işsiz vardı. Tüm bu gelişmelerin, emek ve doğa cephesinde tepki çekmemesi düşünülemezdi. Örgütlü olmasa da yerel çevre direnişleri, kent hakları hareketleri hükümetin elini siyaseten zorlamaya başlamıştı ki Gezi olayları ve ardından iktisaden sıkışan iktidar koalisyonunun içinde başlamış olan çekişmenin gün yüzüne çıktığı yolsuzluk soruşturmaları fitili ateşledi ve işte bugüne geldik.

Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?

Sonuçta bir ekonomik krizle karşı karşıyayız ancak bununla mücadele için sebep-sonuç ilişkisini doğru kurmak gerekiyor. Yani cevap vermemiz gereken soru şu: Hükümetin yargıya müdahalesi mi ekonomik krize davetiye çıkardı yoksa tıkanan ekonomik sistem mi bu müdahaleleri gerektirdi? Bence ikincisi. Mevcut ekonomik yapı yolsuzluk üretmek zorundaydı. Zira hükümet, derelerde, lüzumsuz projelerde, kentsel dönüşümde, imar izinlerinde sıkışmaya başlamış, adım atacak yeri kalmamıştı. Azalan şeyin değeri artmış, ona ulaşmak için yeni yollar da kolaylıkla bulunmuştu. Ekonomik yapının şişirdiği emlak balonu, arsa maliyetlerini artırmış, varolan imar sınırları içinde kar etmek imkansızlaşınca, iddia odur ki, araya rüşvet çarkı girmişti. İstanbul Belediye Başkanı ve Meclisi, imar değişikliklerini görüşmekten rutin belediyecilik hizmetlerini tasarlamaya vakit bulamaz hale gelmişti. Ne kadar karşı çıksa da, 3. Köprü, havalimanı gibi büyük ölçekli planlarda olmayan lüzumsuz projeler, kanuna aykırı biçimde, merkezi hükümet tarafından planlara kolayca sokuşturulabilmişti zaten.

Halkbank olayına dönelim. Kaynak için uluslar arası bankaların birbirini çiğnediği küresel ortam da Halkbank’ı uluslararası bir bankaya dönüştürmek için elverişli bir ortam değildi. Hükümet sadece coğrafi ya da ekolojik anlamda sıkışmamış, bir de son krizle iyice daralmış uluslar arası finansal piyasalarda kendine yer açmaya çabalıyordu. Bu dar alanda birinin ayağına basmadan adım atmak mümkün değildi. Ama yine de riskler alındı, milyarlarca dolarlık petrol ve doğalgaz gelirlerinin Türkiye’de Halkbank tarafından değerlendirilmesi tam sağlanıyordu ki yatak odalarından fışkıran paralar yolsuzluk soruşturmasına konu oldu, hevesimiz de kursağımızda kaldı. Genel müdürünü denetleyemeyen, hadi onu geçtim, bunu sorgulamaya çekinen bir basın ortamı yaratan, yani kurumları etkisizleştiren bir hükümetin bu olayı komplo teorileriyle açıklamaya çalışması anlaşılır olsa da, sonuç değişmiyor.

Ne yapılabilir?

Hiç bir açıdan sürdürülebilir olmayan bu yapının değişmesi gerekiyor. Uzun vadede, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, Merkez Bankası bağımsızlığı en ileri düzeye getirilse dahi varolan kriz koşullarından uzaklaşmak mümkün görünmüyor. Zira, kurumsal yapının çzöülmesi sırf bu ekonomik yapının iyi işleyebilmesi için bir gereklilikti. Dolayısıyla, evrensel standartlarda tekrar inşa edilecek bir kurumsal yapı ile mevcut ekonomik yapı uyumsuzdur ve sürdürülebilir değildir.

Hükümetin önünde tek bir seçenek vardır, o da evrensel standartlara uygun kurumsal yapıyı kurmak ve onunla uyumlu bir ekonomik modeli uygulamaya koymaktır. Doğasına, insanına saygılı, değer üretirken doğasını insanını sömürmeyen, özgürlüklerini haklarını kısıtlamayan adil bir düzen tasarlanabilir, kurulacak kurumsal yapının ekonomik modele, günümüzde olduğu gibi köstek değil destek olması sağlanabilir. Açıktır ki bu zorlu ve uzun vadeli bir iştir. Kısa vadede, ekonomik çalkantının krize dönmemesi için kurumlara itibarlarının geri verilmesi, yolsuzluk soruşturmalarının hiçbir şaibeye fırsat vermeden sonuçlandırılması gerekmektedir. Bu uzun vadede sorunumuzu çözmez ancak bize bu köklü sorunlarımızı çözmek için zaman kazandırır.

 

Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı, İTÜ Öğretim Üyesi, YSGP MYK Üyesi