Yazarlar

Endişeli Bişeyler

İlginç zamanlarda yaşıyoruz. Belki de hayatlarımızın geri kalanı için belirleyici öneme sahip bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’nin mevcut krizi sadece yozlaşma ve çeteleşme üzerinden ilerleyen siyasi bir kriz değil, aynı zamanda toplumun tamamını ilgilendiren ahlaki bir yönü var. Bu ahlaki nitelik ise aslında varoluşumuzu ilgilendiren bir krizi kamufle ediyor.

Gidişatı toplumun yozlaşmaya olan tepkisinin belirleyeceği en sık yapılan yorumlardan biri. Bu yorumun arkasında, açıkça ifade edilmese de, umut ama belki de ondan daha fazla endişe yatıyor. Umudu fazla açıklamaya gerek yok. Alttan gelecek toplumsal baskının yolsuzluk iddialarının soruşturulması ve sorumluların cezalandırılması yoluyla sistemin temizlenmesine yol açacağı umuluyor. Beki siyasi ve hukuki yozlaşmaya tepki olarak kurumların çete ve kliklerden temizlenmesi umudu da buna eklenebilir.

Endişe kısmı ise daha karmaşık. Toplumun yozlaşmaya olan tepkisinde normal şartlarda fazla esneklik beklenmez. Belirsizliği yaratan, söz konusu olanın klasik iktisat ölçütlerine göre (bu ölçütler üzerinde yapılan istatistik hileleri değerlendirilmeye katılsa dahi), 11 yıllık iktidarı boyunca ekonomik olarak önemli sayılabilecek büyüme rakamları yakalamış bir hükümet olması. Bu ekonomik kazanımların dağılımı büyük eşitsizlik içerse de toplumun yozlaşmaya tepkisini temelde şu soruya verilen cevap belirleyecek: Türkiye toplumu 2001 krizinden beri ekonomik olarak gelinen yer için ödenen bedelin farkında mı ve eğer farkındaysa bunu ne kadar önemsiyor?

Örneğin, bugün gündemdeki yolsuzluk soruşturmasının çekirdeğini İran’a uygulanan uluslararası ambargonun delinmesi ve bu büyük kara para aklama operasyonu sırasında alınan ‘komisyonlar’ oluşturuyor. Ancak, rüşvet ve yolsuzluk bir kenara, bu aklama operasyonun Türkiye’nin büyümesine olan katkısını tam olarak bilemiyoruz. Basında çıkan rakamlar (87 milyar avro ve belki bir o kadar daha) çok büyük. Bu büyüklükteki para akışının bir ülkenin ekonomisini etkilememesi düşünülemez.

Olayın benzer (moda tabirle ‘paralel’) ve yine yozlaşma soruşturmasına konu olan bir başka boyutu daha var. Son 11 yılın ekonomik büyümesinin en önemli ayağını, Birikim dergisinin müthiş betimlemesiyle, hükümetin uyguladığı ‘İnşaat Ya Resulullah’ politikası oluşturuyor. Bu politika kentsel dönüşüm ve sonu gelmeyen bir dizi mega proje (veya “anticanlı projeler”) üzerinden devamlı bir rant döngüsü yaratmaya dayanıyor. Bugün imar yetkilerinin belediyelerden alınarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilmesi, orman alanlarının köprü, havalimanı, HES, vb. gibi inşaatlara açılması, acımasızca yürütülen kentsel dönüşüm uygulamaları, enerji talebi abartılarak yapılan termik ve nükleer santraller, ülkeyi boydan boya yaracak boru hatları vb… Kısacası hiç bitmeyen inşaat furyasının arkasında bu politika var.

Fakat, bu inşaat furyası bir yandan sınırlı bir kesim için müthiş bir rant paylaşımı imkanı yaratırken diğer taraftan genel büyüme ve istihdama da belli ölçüde katkı  sağlıyor. Elbette bu katkı ekolojik sınırları ihlal etmekle malul olduğu için nispeten kısa vadeli ve sadece günü kurtarıyor. Ekolojik sınırlar hiçe sayılarak ve müştereklerimiz nakite dönüştürülerek gerçekleştirilen bu büyüme ile aslında yaptığımız sadece  geleceğimizden çalmak (bu konuda alternatif senaryoların getirilerini inceleyen kapsamlı bir yazı için buraya tıklayabilirsiniz). Ancak, maalesef, siyasi iktidarlar için çoğu zaman kendi iktidar dönemlerinin ötesi kapsama dışı kalıyor. Buna bir de şimdi iyice ayyuka çıkan yolsuzluk bağlantıları eklenince bu politikaların tercih edilmesinin sebebi anlaşılıyor (Yeşil bir ekonomiye dönüşüm esnasında da yolsuzluk yapılabilir elbette ama ekonomik rantı bir yana koyarsak, işleyen bir sistemin yarattığı siyasi ranta ulaşmak için daha uzun süre geçmesi gerekiyor).

Şöyle özetleyelim: Tüm yolsuzluk ve kanunsuzluk iddialarına rağmen Türkiye AKP iktidarı döneminde ekonomik olarak büyüme kaydetti. Yolsuzluk iddialarının tümü asılsız dahi olsa, bu büyüme bizim ve gelecek nesillerin yaşam standartlarını büyük ölçüde belirleyen doğanın yok edilmesi pahasına gerçekleştirildi. Yaratılan servetin aslan payı iktidar ve etrafına yuvalanan yandaşlarına gitti. Buna rağmen büyüme ve istihdam rakamlarına da bir yansıması oldu. Aidiyet hislerinden ayırırsak, bugün hayret ve istihzayla tekrarlanan “adamlar yiyor ama çalışıyor”un çıktığı bağlam bu işte. Buyurun size “damlayarak kalkınma” teorisi.

Bir an için mevcut iktidarın konsolide olduğunu, cemaati ve diğer muhalefeti saf dışı bıraktığını ve tüm bunlar esnasında bir şekilde ekonomik olarak daha fazla darbe yemediğini varsayalım. Yozlaşmaya tepkimiz ne olur? Toplum (AKP seçmeni ve diğerleri olarak ayırmaya gerek yok, – damlayarak büyümede iktidara en yakın halkaları ayırdığınız zaman geri kalanlar “eşit” – biz, siz, hepimiz) olarak bugüne kadar ne çıkar sağladık? Daha fazla ekonomik büyüme adına müştereklerimizin talan edilmesine daha ne kadar göz yumacağız? Endişeyi yaratan işte bu sorular.

Kategori: Yazarlar